Featured Post

Showing posts with label alışkanlıklar. Show all posts
Showing posts with label alışkanlıklar. Show all posts

06 January 2016

Sadeleştim de Duruldum!

Yazdan beri bloga yazmıyorum. Zira yazdan beri ülkemde, dünyada yaşananlar; aklımın, yüreğimin kaldıramayacağı kadar ağır oldu benim için.
"Herkesin delirdiği bir dönemde, belki de yapılabilecek en iyi şey, kendi deliliğine sahip çıkmak" dedim ve günlüğüme döndüm bir süreliğine...
İyi de geldi kendi kendime yazmak...İnsanın en yakın arkadaşı, kim ne derse desin, kendisi. Kafadaki Füsler'i özgürce konuşturduğum bir yer günlük. Demokrasi önce insanın kendisinde başlıyor sanırım...Kendi içimde az buçuk demokrasiyi sağladığıma göre, biraz dış dünyaya açılabilirim sanki?
(Bedri Baykam-Art International/İstanbul)
***
Tamamdır, bu kadar girizgah yeter:) 2015'le ilgili yazılacak çok iyi haber yok maalesef ancak kendi biriktirdiklerimi bloga aktararak, 2015 ile helalleşeyim istiyorum.
***
2016'yı "sadeleşme" yılı ilan ettim kendim için. Birkaç yıldır sadeleşme ile ilgili birşeyler yapıyorum ancak 2016'da kalıcı olsun istiyorum bu sadeleşme...Bir sürü uyaran tarafından sürekli dürtüklendiğimiz, algı yönetiminin had safhada olduğu, herşeyin çok hızlı yaşandığı bu devirde, sadeleşmek çok kolay birşey değil. Birçoğumuz başı kesik tavuk gibi oradan oraya koşturuyoruz. Düşünmek için zaman yok. Sadeleşmemiz istenmiyor sanki!
Kendi tecrübemden gördüm ki; sadeleşmek için önce yavaşlamam gerekiyormuş, yavaşlamadan sadeleşme olmuyormuş. Zira yavaşlayınca birçok şeyi daha fazla farketmeye, görmeye başladım...

Sonra da başladım sadeleşmeye...Sadeleşme derken, neler yaptım, son dönemden başlayarak paylaşayım...

-Eşyalar: Evin tüm odalarını, mutfağı tek tek, elden geçirdim. Fazladan, kullanmadığımız, versem o kişi(ler) için faydalı olabilir diye düşündüğüm herşeyi, torba torba ayırdım, dağıttım. (Kime ne yararlı olur konusu, kafa yorulması gereken bir konuymuş!) Bu arada, evde gereksiz ne çok şey varmış!

-Kıyafetler: Kıyafetler de aynı şekilde. Bu sene farklı bir yere de gönderim yaptım. Kadıköy Belediyesi'nin ihtiyacı olanlar için oluşturduğu "Açık Gardırop"bölümüne de bir gönderim yaptım. (Açık Gardırop'ta; temiz, az kullanılmış kıyafetleri bir butikte sergiliyorlar, ihtiyacı olan kişiler gelip oradan istediğini alıyor.)

-Kitaplar: Kitaplar konusunda hala çalışıyorum. Önceden bir kargo şirketinin, kitapları ihtiyacı olan okullara dağıttığı bir kampanyası vardı. Bu kampanya birkaç sene sürdü ancak bitti, şimdi de kitaplar gerçekten işe yarayacak yerlere gitsin istiyorum...Onlarca kitabın kütüphanemi beklemesi saçma geliyor bana. Tamam, dönüp baktıklarım var ama hepsini de döne döne okumuyorum ki...Üstelik okuduğum kitabı birçok insanın okuması beni sevindiriyor...Bir de muhtarla konuşacağım, öneriniz olursa beklerim!

-Kitap Değiş-Tokuşu: Kitap değiş tokuşu da yapmaya başladım arkadaşlarımla. Okuduğum kitapları arkadaşlarımla tartışabilmek güzel...

-Film Değiş-Tokuşu: Kitapla aynı şekilde...Bazen tavsiye edilmesi bile yeterli, internetten o filmi bulmak da mümkün olabiliyor...

-Marka mesajlarına son!: Şirketlerden gelen abuk subuk mailleri ve mesajları da büyük bir sabırla yok ediyorum! "Üyelikten ayrıl, unsubscribe, iptal..." Oh sen sağ ben selamet! O kadar da çoklar ki...Üye olmadığım yerlere de ulaşmışlar namussuzlar ama bu konudaki sabrımı takdir ediyorum! Kontrol bende walla, sizde değil..."Sizi çok özledik" mesajlarınızdan kusmak üzereydim, çekilebilirsiniz!

-Gereksiz almıyorum: Bunu çok uzun süredir yapıyordum ama şu an daha da dikkatli yapıyorum. Gereksiz hiçbirşey ALMIYORUM. Kıyafetler yıllarca idare edebiliyor, dışı değil, içi önemli olan. Bedeni, kafayı iyi tutmak lazım, enerjin iyi olunca, zaten kıyafeti de güzel geliyor insana...Bir de ne kadar az kıyafetin olursa, o kadar düzenli oluyorsun:) Çocuk kıyafetleri de, mümkün olduğu kadar çok çocuk tarafından eskitilmeli diye düşünüyorum, orada dönen bir zincirimiz var neyse ki...

-Ev ekonomisi ne kadar önemliymiş!: Pazardan, marketten aldıklarımı bir hafta içinde ne kadar tüketiyoruz? Tüketmediklerimizi paylaşabiliyor muyuz? Attıklarımız var mı? Neler onlar? Bunları bozulmadan ne şekilde değerlendirebiliriz? Ev ekonomisi ne kadar önemliymiş...Artık okullarda bu ders okutulmuyor değil mi? Çok yazık... "Ne için çalışıyoruz? Ne için yaşıyoruz? Nasıl yaşıyoruz?" felsefik tartışmalarına bile uzanabiliriz buradan...Tartışma boyutundan aksiyon boyutuna geçmeye çalışıyoruz ailecek...

-Kaynakların kullanımı: Kaynakların anlamsızca harcanması beni sinirlendiriyor. Mesela evde boşa yanan elektrik lambasına tahammülüm yok. Farkına vardığım herşeyi daha ekonomik kullanmaya çalışıyorum. Misal, gün içinde evde değiliz, çıkarken kaloriferleri kapatıyorum. Boş yere doğalgaz gitmiyor. Eve gelince yakıyorum, hemencecik ısınıyor ortalık zaten. (Bugünlerde biraz soğuk ortalık, salonu açık bırakıyorum, o kadar gaddar değilim ama prensesliğin de lüzumu yok. Defne ve Mithat da çoktan alıştı bu düzene:).
Bir de geri dönüşüm konusundan bahsetmek istiyorum. Kadıköy Belediyesi birkaç yıl önce bizim apartmanda her kata geri dönüşüm kutusu koydu. Bütün kağıt/cam/plastik çöpümüzü o kutuya koyuyoruz. Nasıl bir kullanımımız olduğunu görmek açısından bile öğretici. Sizin oralarda bu uygulama var mı bilmiyorum ama isterseniz, belediyenizden talep edin, belki yaparlar?

-Sosyal Medya'nın da Bir Sınırı Var Canım! Facebook, Instagram gibi sosyal medya kanallarında henüz istediğim noktada değilim ancak kendimce önemli adımlar attım. Enerjimiz kısıtlı, o yüzden tüm fotolara, tüm haberlere bakamam. Bakınca zaten balık gibi oluyorum...O yüzden bazı arkadaşları takipten çıkarmak, fikirlerine önem verdiğim bazı kişileri, arkadaşım olmasa dahi takip etmek, bana daha iyi geldi. Notifications kısmını çok önceden kapatmıştım zaten:) Bir de bu sosyal medya için zaman sınırı koymak şart!

-Eski medyaya dönüş!: Haberler için sabahları genelde Açık Radyo dinliyorum. Gazeteyi, dergileri basılı halleriyle okumaya çalışıyorum. Medyayı kendi seçtiğim zamanda, başka bir uyaran olmadan almaya gayret ediyorum.

-Hediyenin bir anlamı olmalı!: Sizce de kuşak olarak abartmadık mı bu hediyeleşme işini? Bizi geçtim, çocuklar için de hediye almanın heyecanı, sürprizi azaldı bu kadar çok hediye alınınca diye düşünüyorum...Toplumda kendi kendime yaşamadığım için, bu konuda çok radikal adımlar atamadım henüz ama az olsun gönülden olsunculardanım...Mesela, anneannem bayramlarda bize sadece mendil verirdi ve o mendiller çok kıymetliydi benim için. Her bayram hangi renk mendil vereceğini merak ederdim. Tamam o günlere de dönemeyiz belki ama hediyede nicelikten çok incelik arıyorum ben, illa maddi birşey olması da gerekmiyor...

-Zihin haritaları ile gün planı: Zihin haritalarını birkaç sene önce bir arkadaşım göstermişti bana. O dönem değerini pek anlamamışım, sonra üzerine okudum ve çok sevdim.  Zihnimden geçenleri bir sayfada toparladığım bir plan. Her hafta yapınca, neleri yapıp neleri salladığımı görüyorum, fazlalıkları da... Zihnimi sadeleştirmemde işime yarıyor. İş için, günlük hayat için, herşey için uygulanabilir bir plan. Bu konuyu başka bir yazıda ayrıntılı yazacağım.

-Yaz hafifle!: Bloga bir süredir yazmayıp içimde tuttuklarım var. Eteğimdekileri önce silkeleyip, 2016'da biriktirmeden yazmayı istiyorum...

Bunlar ilk etapta aklıma gelen şeyler ama gidecek yolum çoktur eminim...Bu hali bile beni oldukça hafifletti... Birşeyleri sadeleştirince, hayatımda başka şeylere de yer açabildim. Yer açtıklarımı da başka bir yazıda yazarım. Sizin de sadeleşme ile ilgili yaptıklarınızdan önerileriniz olursa beklerim:)

26 November 2014

Konsantrasyon İçin 20 Dakika!

Beyin üzerine kitaplar okuyorum bu ara. "Beyni; bilgiyi depolamak için değil, bilgiyle etkileşime geçmek için kullanın" diyen uzmanları dinleyerek, depoyu biraz boşaltayım istiyorum. Zira onları yazmadıkça, kafamın bir yerinde sırada bekleyip duruyorlar. Dökülsün eteğimdekiler...1.taş...
*
20 Dakika!
Bir işe konsantre olabilmemiz için ihtiyacımız olan minimum süre: 20 dakika! İster yemek yap, ister bir proje üzerinde çalış, ister kitap oku. Bölünürsen (yok telefonun çalması, cep telefonuna gelen uyarı sesi, arada maillere bakmaca...), aptallaşırsın! O zaman da bir cacık olmaz senden...

Bunları, ben söylemiyorum. (Cacık hariç:). Bu seneki Peryön konferansına konuşmacı olarak gelmiş futurist, teknoloji uzmanı, gazeteci... Ben Hammersly söylüyor. (Bu arada adama bayıldım. Konferansın ilk günü benim için, "batı cephesinde değişen birşey yok, her sektör hala aynı tas aynı hamam" şeklinde hayal kırıklığı ile geçmişti. Ertesi gün, "dur bakayım, söylerse bu futurist adam belki iyi birşey söyler" modunda gitmiştim ki, 12'den yakaladı beni!)

Ben Hammersly kim derseniz, buradan detay inceleme yapabilirsiniz ama konuşmasından bende kalanları yazayım kısaca:
-Teknoloji şu an fena bir boyutta değil ama çok yakında sizin yaptığınız birçok işi de yapacak boyuta gelecek.
-Hala işe robot gibi çalışan insanları alıyorsanız, yanlış yapıyorsunuz!
-Romantik birini mi gördünüz, gidip onunla konuşun.
-Biri şiir mi yazıyor, onu bulun, çılgınları arayın. (Henüz zombileşmemişleri bulun diye yorumladım.)
-"İşbirliği, yaratıcılık, insan psikolojisi, güzellik, sevgi" gibi insani konular geleceğimizi şekillendirecek.
-Modern teknoloji şu haliyle çöptür. Cep telefonlarınızın notification kısımlarını kapatın! (Bazıları sessizdeydi ama hepsini sessize aldım, rahatladım:)
-Telefonlarınızın, bilgisayarlarınızın ekranı mavi-beyaz rengindedir. Bu renk, beyne her zaman gündüz uyarısını verir. Yani gece bu aletlere baktığınızda da, beyin, zamanı gündüz gibi algılamaya devam eder. Sonra da niye uyuyamıyorum? (Soruyu ben ekledim:). 
-Teknolojinin kölesi olmayın, teknolojiyi köleniz yapın!

Kölelik sistemine tamamen karşı olsam da, teknolojiyi hayatımı kolaylaştıracak şekilde kullanmak istiyorum ben de...Notification'ları sessize almak bile iyi geldi... Facebook'a, diğer sosyal medya sitelerine girmek için de, belirli zamanlar belirledim kendime. Rahatladım. Hatta ödül gibi oluyor o zamanlar, sen sağ ben selamet...
Tavsiye ederim...








10 April 2014

Bahar Temizliği

Sabah facebook'a şöyle bir göz gezireyim dedim. Takıldım kaldım, bir arkadaş blog yazıyormuş, onun yazıları okudum. Keyifli yazmış, hoşuma gitti. Hatta buraya da yazayım, okuyun isterseniz siz de...tık!
*
Sonra birkaç bloga daha baktım. Baktım bloglarda; g+, facebook, twitter vırt zırt bağlantısı gırla gidiyor.
"Hadi ben de blogumda birşeyler yapayım bari" dedim.
Aman demez olaydım, ne çok detay varmış.
1. "g+": Google+ yapayım dedim ama bu sefer google hesabım farklı bir hesabıma bağlanıyor, tüm kişisel bilgilerim blogda da görünüyor. İstiyor muyum? Hayır. Neye yarayacak g+ olmak, onu da pek kestiremiyorum ya...Neyse, o zaman geçiniz.
2. Popüler yayınlar: Başka blogları okuduğumda bunları okumak hoşuma gidiyor ama kendi bloguma baktığımda, populer blog yazılarımın, google'da en çok aranan başlıklar olması sebebiyle, popüler olduğunu görüyorum. İstatiksel popülerlik...Benim en sevdiğim yazılarım bunlar mı? Kendim seçemiyor muyum popüler sayfalarımı? Neyse, şimdilik koydum sayfama bu popüler yayınları ama her an çıkarabilirim.
3-Search: Bazen arama yapıyorum blog sayfalarında. Kendime kolaylık olsun dedim.
4-Etiketler: Bu etiketleme işini de daha yeni öğrendim sayılır. Eski yazılarımdan itibaren yazıları konu başlıklarına göre etiketlemeye başladım. Bitirince sevineceğim.
5-Fotoğraf: Pek bi karanlıklarda kalmışsın sanki Füs. Yeni bir foto koysam iyi olacak...

İşte böyle düşüncelerle zaman geçip gidiverdi.

Kendi halimde yazıp giderken, kaşındım ama sonuç pek değişmedi sanırım:)

Çok merak ediyorum, insanlar hem facebook, hem twitter hem instagram hem linked-in hem vırt hem zırt nasıl takip edebiliyorlar? Bunları takip ederlerken, yaşamaya, iş yapmaya nasıl fırsat bulabiliyorlar?

Ben pek iyi değilim bu sosyal medyayı takip işinde, yakaladığım kadarı bana yetiyor belki de, öyle öyle...

Ne yazacaktım bugün, ne yazdım? En iyisi; ben önce şu maillerimde, blogumda, evde bahar temizliğini yapayım, sonra tekrar geleyim...Hadi sağlıcakla kalın...

konu başlığına uysun diye...










11 December 2013

İstanbul'da yapılacak ilk 50 şey...

Birkaç hafta önce, annem gazetede sevdiği bir yazıyı kesip saklamış. Bana da "sen bunların çoğunu biliyorsundur ama bir bak istersen" diye gösterdi sakladığı yazıyı.

Yazının başlığı: "Hayatınızda bir kere olsun İstanbul'da mutlaka yapmanız gereken 50 şey!"

Bu "mutlaka yapılması gereken şeyler" beni biraz kaşındırır esasen. Ancak farklı görüşteki insanlardan fikir alınarak oluşturulduğu için, merak edip hızlıca göz gezdirdim. Fena değildi liste. Aslında birkaç ay önce, İstanbul'da sevdiğim şeyler ile ilgili bir yazıya başlamış ancak bitirememiştim.

Bu yazıyı görünce gaza geldim. Ben de kendi listemi yaparım dedim. Ve yaptım. İtiraf etmeliyim ki, 1 günde 50 şey bulmak kolay değilmiş. (Füs, kim dedi sana illa 50 şeylik liste yap diye?) Bir de "şunu yapın, bunu yapın" demek biraz ukalaca geldi ama formatı bozmayım artık dedim. Yoksa ne haddime...Mutlaka unuttuğum şeyler vardır ancak İstanbul deyince aklıma gelen ilk 50 şey aşağıdaki gibi döküldü yazıya...Siz de İstanbul'da severek yaptığınız şeyleri söylerseniz çok mutlu olurum:)

Hayatınızda bir kere olsun İstanbul'da yapsanız iyi olur diye düşündüğüm 50 şey...

1-Kuzguncuk İsmet Baba'da rakı balık keyfi yapın.
 Kuzguncuk'ta, mahalle kültürünün hala yaşadığı yerde, İstanbul koşuşturmacasından biraz uzaklaşıp, demlenin. Semtin küçük dükkanlarını, güzel evlerini, kahvelerini görün. Günü, İsmet Baba'da Boğaz'a karşı sevdiklerinizle sohbet ederek uğurlayın. (Gökhan'a da benden selam söyleyin, size iyi masa versin:)

2-Burgazada Kalpazankaya'da güneşin batışını seyredin.
Adalar benim için huzurdur, mutluluktur. O yüzden benim için adaların her mevsimi makbuldur. Yazın herkesin şehre döndüğü vakit adaya gidin. Pazar akşamüstü mesela...Yürüyerek Kalpazankaya'ya çıkın, mis gibi ada kokusunu içinize çekin. Kalpazankaya'da sevdiklerinizle muhteşem gün batımını seyredin. Biraları da yuvarlamayı unutmayın tabi...Şehre dönmeden, Ergün pastanesinde çilekli milföy+vişneli mini acıbadem+çay güzel gider:)

3-Hamama gidin, kendinize kıyak geçin.
Hayatınızda bir kere olsun, kendinize "benim sultanlardan ne farkım var? diyin ve kendinize hamam keyfini bağışlayın. Muhteşem kokulu sabunlarla köpüklü masajı da ihmal etmeyin.
(Ölmeden önce görülmesi gereken 1001 yerden biri olan Cağaloğlu Hamamı'na gitmişliğim vardır ancak biraz hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Hamam etkileyici ancak hizmet için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Biraz da hüzünlü geldi. Diğer 1000 yere bakabilirsiniz:) Kılıç Ali Paşa hamamını övmüşler yazıda bir de. Ama bana sorarsanız en iyisini kendiniz tecrübe edersiniz.)

4-Belgrad ormanına sabah erkenden gidin ve ormanın mis kokusundan mest ola ola 6 km'yi yürüyün.
Benim mutluluk yerlerimden biridir orman. Yürürken doğanın sesini dinleyin. Kendinizi doğaya bırakın yeter...

5-Polonezköy'de, Belgrad Ormanı'na nispet yaparak 5 km'lik yürüyüş parkurunu tamamlayın.
Mevsimine göre; kestane kebapları, böğürtlenleri, dağ çileklerini de kütletmeyi unutmayın. Polonez pastaları da lezzetli. Çocuğunuzu kıra bayıra salabileceğiniz yerler de halaa mevcut Polonezköy'de...

6-Turist gibi Sultanahmet'i dolaşın. 
Sultanahmet'i, turist gibi farklı gözle görmeye çalışarak gezin. Ayasofya ve Sultanahmet'le ilgili kendi hikayenizi yazın. Sultanahmet köftecisinin cumbalı masasında köfte yiyin.

7-Yerebatan sarnıcında huzura erin.
İstanbul'un yıllarca su ihtiyacını karşılayan, bu tarihi, büyülü mekanı ziyaret edin.Yerebatan'ın o tatlı nem kokusunu içinize çekin. Medusa'yı okuyun. Para atıp dilek dilemeden sarnıcı terketmeyin:)

8-Topkapı Sarayı'ndan, İstanbul'un doyumsuz manzarasını seyredin.
Padişahlar, şehri nereye kuracaklarını ne iyi bilmiş. Buradan; "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul" diyip Yahya Kemal Beyatlı'ya bir selam gönderebilirsiniz;). (Ama Konyalılar'da pek fazla birşey yemenizi tavsiye etmem, zira oldukça pahalı, çay için:)

9-Kapalıçarşı'ya gidin.
Mücevher ustalarının sanatını görün, kendilerine hayran kalın. Kapalıçarşı'nın içinde kaybolun, içinde yeni yerler keşfedin. Kapalıçarşı'dan Mısır çarşısına inin, baharat kokularıyla kendinizden geçin...

10-Çukurcuma'da Masumiyet Müzesi'ni gezin.
Bir kere Çukurcuma'ya hakkını verin, kendine has dükkanlarını görün. Küçük kafelerinde kahve için. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabından yarattığı müzeyi gezin. Eskilere dönün...

11-Gemi yanaşmamışken İstanbul Modern'de bir kahve için.
İstanbul Modern'i gezmeyi en çok, limanda gemi yokken seviyorum. Çünkü müzeyi gezmek ekmek kadayıfı ise, kafesinde kahve içmek de, kaymaklı ekmek kadayıfı gibi geliyor bana. İstanbul'un koşuşturmacasına inat, şehir vapurlarının iki yaka arasında tıngır mıngır yaptığı ahenkli yolculuğu seyredin. (Perşembe günleri İstanbul Modern'e giriş ücretsiz.)

12-Süleymaniye'nin gölgesinde kuru fasulye pilav yiyin.
Esas olayım yeme içme gibi olmaya başladı sanki:) Ama öyle değil tabi, Süleymaniye'nin heybetini bir görün, ondan sonra kuru fasulye-pilava alalım sizi.
Süleymaniye


13-Çocuğunuzun forsuyla Sakıp Sabancı Müzesi'ni gezin.
Müzeye çocukla giden yetişkinden ücret alınmıyor. Hem çocuk hem büyük için ne hoş bir jest değil mi? İstanbul'u bir de Emirgan'dan seyredin.

14-Erguvan zamanı Rumeli Hisarı'nı kaçırmayın.
Her senenin nisan ortası-mayıs başı zamanlarında, boğazda yaşanan erguvan şölenini kaçırmayın. Bir süreliğine de olsa, işinizi gücünüzü bırakın, erguvanları seyretmeye dalın...


15-Sokak çiçekçisinden çiçek alın.
Ne büyük mutluluktur o rengarenk çiçekleri görmek, o mis kokuları içine çekerek mest olmak...Sadece bakmakla kalmayın, alın bir demet çiçek, eviniz şenlensin. Mesela şimdi nergisler çıktı, yaşasın:)

16-Kadıköy'de bir gün geçirin.
Beyaz fırından kuru poğaça ve çay alarak güne başlayabilirsiniz. Kitapçıları dolaşın. İncik cincik şeyler tasarlayan dükkanları gezin. Fazıl Bey kahvecisinde bir kahve molası verin. Kadıköy balık çarşısında dolaşın, canınıza can gelsin:) Adını unuttum ama köşedeki balıkçıda bir hamsi-salata ikilisine ne dersiniz? Balık yemeseniz Halil'de kesin 3 lahmucun yerdiniz... Arada Rexx başkasinema'da gösterilen bir filmi seyredin. Ya da Oyun Atölyesi veya Moda Sahnesi'nde bir oyuna gidin. Akşama midede yeriniz kaldıysa Çiya. Çiya'ya aç gidilmesi tavsiye olunur. Çok ağır gelmezse, Baylan'ın kup griye tatlısını yer, koşarak eve gidersiniz:)
Defne bile, kup griye için "biraz ağırmış" dedi:)
17- Bir film festivaline gidin.
"İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar"'ı söylemeye başladım içimden...İstanbul'u bana sevdiren en önemli şeylerden biridir film festivalleri. Önceden biletiniz yoksa da, dert etmeyin, kapıda mutlaka bilet bulursunuz...Ve o bulduğunuz biletle, hayal bile edemeyeceğiniz başka başka dünyaların kapılarını açarsınız...

18-Yıldız Parkı'nda sincaplarla yürüyün.
Evet şehrin göbeğinde, halaaa kendimizi doğada hissedebileceğimiz yerler var, az da olsa...Köpekler, kuşlar, sincaplar...Bu kadar rahat sincap görmedim, insandan çekinmiyorlar. Şehirli sincaplar:)Yürüyün doya doya parkta, köşklerde çay molası vermeyi de ihmal etmeyin:)

19-Açıkhava'da bir konsere gidin.
Artık zevkinize uygun hangi sanatçı varsa...Yaz vakti, hele de dolunay varsa, açıkhavanın keyfine doyum olmaz...

20-Lale zamanı Emirgan Parkı'na gidin.
Cennet var ise, böyle bir yer olmalı. Ama zamanında yani nisanda gidin. "En sevdiğimiz lale hangisi olacak?" oyunu oynayın aranızda:)

21-Anadolu Kavağı'nda şıp deniz keyfi yapın.
İstanbul'un ritmine inat, sakin bir zaman yaratın kendinize. İlle de açık havada oturun. Şıp deniz dedik ya:)Vapurlar da gidiyor artık kavağa, üşenmeyin, gidin, gittiğinize değecek...

22-Hatta Anadolu Kavağı sizi kesmesin, Anadolu Feneri'ne uzanın, Kaptanın Yeri'nde bahar zamanı bir keyif yapın.
İstanbul'un yanıbaşında, kendi halinde bir mekanda, sevdiğiniz bir kişiyle derin bir sohbete dalın:)

23-Beyoğlu'nda plansız bir gün geçirin.
Tamam öğrendim artık dediğimiz Beyoğlu her gün yeni birşey öğretir bize. O yüzden tünelden salın kendinizi, o sizi nereye isterse götürür...Sergiler, kitapçılar (Robinson'a ayrı bir özen gösteriniz), kafeler, sinemalar, barlar, meyhaneler, balık pazarı...
Narmanlı Han

8 sene Beyoğlu'nda çalıştım ama Narmanlı Han'ın kapısına asılmış bu bilgileri, daha geçen gün farkettim...
24-Fener-Balat tarafına bir tur yapın.
Fener- Balat'ın, farklı yapılarını ve kültürünü tanıyarak, İstanbul'un bambaşka bir yüzünü daha keşfedin.

25-Beyoğlu'ndaki St Antuan kilisesinde mum yakıp dilek tutun.
Hangi dine inandığınız önemli mi? Ya da inanıp inanmadığınız? Bence hiç önemli değil, sadece bana iyi geliyor arada sırada burada mum yakmak...Belki size de iyi gelir?

26-Tünel'deki Galata Mevlevihanesini gezin.
Daha geçen gün gezdim. Dışardan küçük görünen ama içine girince büyüyen bir yer:) Tarihteki tarikatlar, Mevlevilik hakkında bilgilenmek isterseniz görün derim. Mevlana'yı daha çok okumak istedim. Semazen gösterisi sadece pazarları imiş, ilgilenenlere...

27-İstanbul'da tarihi yarımadada bir gün kalın.
Artık Galata mı dersiniz, Sultanahmet civarı mı, Beyoğlu mu bilemem ama gönlünüze ve kesenize uyan sevimli bir otelde, bir günlük kaçamak yapın.

28-Galata Kulesine çıkın.
Çıkmışsınızdır muhtemelen, İstoş'a ara sıra yukarıdan bakıp onu gözüp gözetmek iyi geliyor benim bünyeme...Sonra da Galata civarındaki esnaf lokantalarına dalın.

29-Sabahın kör vakti, daha kimseler yollara dökülmemişken, Rumelihisarı veya Emirgan'da kahvaltı yapın.
Bu Fırat'ın bana yap yap diye çok dil döktüğü bir istekti ama yaptım Fıradım, merak etme sen:).
Moda Çay Bahçesi'ni es geçsem, Moda'ya ayıp olurdu. Çengelköy Tarihi Çay Bahçesi de geldi aklıma. Her iki semtte de, fırından simidinizi, bakkaldan peynirinizi, manavdan domatesinizi aldınız mı, çaylar emrinize amadee:)
Sabah vakti İstanbul bir başka güzel...

30-Caddebostan sahilinde bisiklete binin veya yürüyün, kumsaldaki salaş cafede kitabınızı, derginizi okuyun, bir şeyler yazın...
Anadolu yakasında Pendik-Fenerbahçe arası bir sahil yolu var. Ama bu yolun en güzel bölümü, arabaların arka yolda kaldığı Caddebostan sahili. Deniz kokusu çok parlak olmasa da, deniz kenarında olmanın keyfi başka...

31-Caddedeki Remzi Kitabevi'nde kitapların arasında kaybolun. 
Yanınızda çocuğunuz varsa, onu da salın çocuk kitaplarının oraya, bırakın o da kaybolsun içlerinde...Kendinize ödül olarak kitabevinin yanındaki cafede hazırlanan şahane keklerden birini hediye edin. Remzi Kitabevi'nin sürekli okuyan, ilgili, tatlı personeline de selam söyleyin!

32-Hala binmediyseniz Beyoğlu nostaljik tramvayına, Taksim-Tünel hattı tramvaya binin.
Oturarak gidin ki, etrafı daha rahat izleyin. Tramvayda yavaş yavaş giderken, dışardaki insan hallerini gözlemlemek çok keyifli. Belki bir tanıdığınızı da görürsünüz:)

33-İstanbul'un tiyatrolarına taze kan getiren, bağımsız tiyatrolardan birine gidin.
Dot, İkincikat, Altıdan sonra, Krek, Craft gibi tiyatro topluluklarının oyunlarını seviyorum. Konulara farklı yönlerden bakmamı da sağlıyor bu tarz oyunlar...İyi ki varlar, destekleyelim...(Bu toplulukların çoğu devlet desteği almıyor.)

34-Boğaz köprüsünü geçerken bir dilek tutun.
Bir zamanlar çok yapardım. Hatta boğazı geçerken, neyi okuyorsam bırakır, sadece İstanbul'u seyrederdim...Şimdi de kızıma dilek tutturuyorum zaman zaman:)

35-Kar yağdığında, gırç gırç yürüyerek İstanbul'un keyfini çıkartın.
Bu karlı günlerde, bu madde listenin alt sıralarında yer alsa da, gönlümde yeri başkadır karlı İstanbul'un. Henüz istediğim kıvamda ve şekilde yağmadı bizim yakada ama yarından ümitliyim:) Özellikle gece vakti sükunetinde, lapa lapa yağan karda sevdiklerinizle yürüyün. Birbirinizle kartopu oynayın, karın tadını çıkarın.

36-Zübeyir'de kendinize bir ocakbaşı ziyafeti verin.
Arka fonda Zeki Müren, dostlarla kebabın keyfine varın. Kebap bana uymaz diyorsanız, Yakup 2'de mezelerle coşmaya ne dersiniz?

37-Karaköy'ü Karaköy yapan güzellikleri yaşatın.
Galata'dan Karaköy'e uzanın. Tarihi hissedin. Salt Galata binasını görmek bile, sizi etkileyecektir. Karaköy balıkçılar çarşısına gidin.
Karaköy Balık Lokantası'nın turkuaz renkli canlı duvar çinilerini görün, Karaköy Güllüoğlu Baklavacısı'nda baklava yerseniz, yüzerek karşıya geçin;)

38-İstanbul hakkında yazılan kitapları, şiirleri okuyun. İstanbul için yazılan şarkıları dinleyin, söyleyin...
Sizin için önemli olan yerlerin, semtlerin sevdiğiniz yazarlar/şairler için de önemli olduğunu öğrenebilirsiniz ya da yeni yerler, duygular keşfedebilirsiniz İstanbul ile ilgili...

39-Bir kere olsun İstanbul'da denizde yüzün.
Artık boğazda mı, Kilyos'ta mı, adada mı bilemem. Denizanalarına çok takılmayın, torunlarınıza "İstanbul'da bizim zamanımızda halaa denize girilebiliyordu" demek için bile, bir kere İstoş'ta denize girilir:)

40-Yurtdışından gelen bir müzik grubunun konserine gidin. Ya da bir müzik festivaline...
Yaşınız kaç olursa olsun, festival havasında genç kalın!

41-Semt pazarından alışveriş yapın.
Hangi semtte olursanız olun, İstanbul pazarlarının zenginliğini kaçırmayın. Çocuğunuzu da yanınıza alın, onun da gözü gönlü açılsın. Hatta meyve-sebzeleri bırakın, o seçsin:)


42-Bir kere olsun boğaz turu yapın.
Boğazdaki yalıları, Kuleli'yi, İstanbul siluetini bir de denizden görmek için, akşamüstü vakitlerinde tura başlayın, İstanbul'un romantik gece halini de görerek turunuzu tamamlayın. Bir de mehtaba denk gelirseniz, yaşadınız:)

43-Müze kart alın, müzelere gitmek için bahane yaratın. 
Arkeoloji Müzesi'yle başlamaya ne dersiniz?

44-"Dün akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un" deyin, bir kez olsun sarhoş olun.
Artık nerede sarhoş olursunuz bilemem ama gerçek fasıl yapılan bir mekanda tatlı tatlı sarhoş olmak en güzelidir bana sorarsanız...

45-Kandilli'de yoğurt yiyin.
Önceki yıllarda pek sevmezdim bu yoğurdu ancak geçen aylarda gittim, pudra şekeriyle pek de güzel oluyormuş. Boğaz manzarası da cabası:)

46-Büyükada'da Aya Yorgi'ye tırmanmanın mutluluğunu yaşayın. 
Muhteşem manzaraya bakıp, yaşadığınıza tekrar şükredin:)

47-Beyoğlu Üçüncü Mevki'de yemek yiyin.
Öğrenciliğimden beri severek gittiğim kendine özgü bu minik lokantada, farklı bir yemek deneyimi yaşatın kendinize. (Yemeğin sonunda, çikolatalı muhallebisini yemeyi unutmayın.)

48-Hisar'dan Bebek'e yürüyün. 
İnsanın içini titreten Hisar'ın rüzgarını, yürürken iliklerinizde hissedin.

49-Ali Muhittin Hacıbekir'den (Beyoğlu-Kadıköy) rengarenk akide şekeri alın. Çocukluğunuzu hatırlayın. 
Favorim, fındıklı akide şekeridir. Azar azar her renkten alın, sevdiklerinizle paylaşın.

5o-Aşık olun!
Ayrı gayrı durmayın bu martılar gibi:)
Aşkın her mevsiminde size kol kanat geren başka şehir bulunur mu?

51-Vapurdan martılara simit atmayı da unutmayın tabi:)
51. maddeyi eklememe sebep olan Barış arkadaşıma, verdiği fikir ve fotoğraf için çok teşekkür ederim:)

İstanbul'da hepi topu 21 senelik bir geçmişim var. Yaşı yüzyıllarla ölçülen bir şehirde 21 sene nedir ki? Ama bu kısa zaman aralığında bile, İstanbul'un canına can katan gençliğimin mekanları birer birer yok oluyor...Benim için film festivali Emek Sineması demekti...Alkazar sessizce gitti zaten. AKM'deki programlar hep takibimizdeydi. Birçok sanatçıyı, eseri, ben buradaki gösterilere giderek öğrendim. Emek'siz, Alkazar'sız, AKM'siz bir öğrencilik hayatını gençler bilmese de, onlarsız İstanbul eksik geliyor bana...Eksiklik demişken...Ben küçükken, babam bizi İstanbul seyahatlerimizde Rejans'a götürürdü. İlginç gelirdi burası bana. Mereng adlı tatlısını ve yaşlı müzisyen teyzeyi hala hatırlarım, sarı votkaları da unutulacak gibi değil ama o da kısa tarihimde kayboldu gitti...Haydarpaşa da yandı bitti kül oldu...Daha pek çok giden değer var da...

Gidene üzülmekle, gideni geri getiremiyoruz. En iyisi; İstoş'u sevelim, İstoş'a sahip çıkalım...



27 November 2013

cins olan gelsin!

Hakkında yazmaya niyetlendiğim kitaplar, yaklaşık 2 aydır saksılarla birlikte masanın köşesinde dekor olarak duruyor...Yazmayacaksan kaldır kitapları kitaplığa değil mi? Yok yazacağım bir gün diye kaldırmıyorum, onları her gün orada görüp kendime eziyet çektirmekten hafif bir haz alıyorum...
Ama bugün de onları yazmayacağım. (İşkenceye devam!)
Bu kitapları ayrıntılı yazmak istiyorum ancak o ayırmayı düşündüğüm muhteşem vakit bir türlü gelmiyor. Ucundan azıcık azıcık başlayacağım ama bugün daha light bir konu yazasım var:)
*
Geçen gece yatmadan önce, her zamanki gibi dişimi fırçalayıp diş ipi kullandım. Sonra diş ipine takılan ufak kırıntıları gördüğüm için keyiflendiğimi farkettim:) "Heyt be, iyi ki diş ipi kullanıyorum, bu sayede bütün düşmanları temizliyorum, yok ediyorum! " havalarında gördüm kendimi...
Mutlaka vardır sizin de böyle garip mutluluklarınız... (Var değil mi?:))
Biraz düşündüm, başkası için belki çok fazla anlam ifade etmeyecek ancak bana minik hazlar veren neler yapıyorum diye...
Aklıma ilk gelenleri yazıvereyim istedim...Belki siz de sizinkileri yazarsınız?

Kendime göre sevdiğim durum ve hallerden bir demet:

-Bulaşık makinesinden yeni çıkmış sıcak bardaklara, kaplara dokunmak ve onları o haliyle dolaplara yerleştirmek...
-Pazardan aldığım avakadoları odada bekletip, her gün olgunlaştı mı diye kontrol etmek ve olgunlaştığı gün keyifle elime bıçağı alıp, salataya yumuşak yumuşak doğramak...
-Metrodaki rutubet kokusunu tatlı tatlı içime çekmek...
-Seyahat ederken yolda bir koyun sürüsü görebilmek daha doğrusu koyun sürüsü içindeki kuzuları farkedebilmek...
-Sabun satan bir dükkana girdiğimde hapşuruncaya tıksırıncaya kadar sabunları koklamak...
-Klastrofobik bir tip olmama rağmen uzun tünellerin içinden geçmek ve tünellerin sonundaki gün ışığını görmek...
-Alkolsüzken trafikte alkol kontrolüne yakalanmak...
-Okumayı istediğim bir kitabın jelatinini keyifle ince ince yırtmak...(DVD için de geçerlidir.)
-Pıtırcıklı bir koruma poşeti yakalarsam, o pıtırcıkları tek tek patlatarak korumaları etkisiz hale getirmek...(bunun bir adı vardır muhtemelen ama pıtırcık diyorum ben)
-İki kişi birlikte yürürken, çaktırmadan o kişinin sağından yürümek...
-Wireless'i bulunan bir cafeye, eve... gittiğimde oranın şifresini girmek ve bu noktalardaki bir sonraki ziyaretimde otomatik olarak wireless işaretini görmek...
-Zeytinleri hep çift sayıda yemek...(Babamdan geçen bir alışkanlık, bulaşıcı olduğunu söyleyebilirim:) Kaza ile tek sayıda zeytin yersem, huzura eremiyorum...)
-Top oynayan çocukları gördüğümde, top ayaklarından kaçsa da bana gelse diye düşünmek ve gelen topa da hiç kaçırmadan şut çekmek...

"Ne cins kadınmış!" demiyorsunuz değil mi?:) Diyorsanız, hadi sizin cinslikleri de görelim...Ben ne cinslermiş demem, bilakis cinslikleri severim:)




26 August 2013

ağustos böceği

ağustos böceğinin gerçek hikayesini bilir misiniz? sunay akın'ın anlattığı versiyonu severim ben:

"Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir lavrada ortalama olarak 12 yıl bekler. Evet, tam 12 yıl. 12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılıdır: Ağustos.
Yani topu topu bir ay... Şarkı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir.
Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine eş seçecek ve çiftleşecektir. Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay...
Buldun, buldun... Bulamadın, bir daha yok.
Siz olsanız çalışır mıydınız, şarkı mı söylerdiniz?"

nereden çıktı bu ağustos böceği hikayesi derseniz, kendimi bu ay ağustos böceği ilan ettim! erkek- dişi takılmayın. kendimce, belli zorlukları aşarak, iş hayatımda bir karar noktasına geldim. aslında bu kadar afilli yazmama da gerek yok, işten ayrıldım:) önümüzdeki dönemde başka iş alanına geçmeyi düşüneceğim ama bu ay hiçbirşeyi düşünesim yok. 39 yıllık ömrümde, en azından bu ağustos ayında, kendime kıyak geçme hakkı verdim. gelecekle ilgili hiçbir şey düşünmeyip sadece bugünü yaşıyorum. ne şahane birşeymiş böyle yaşamak...gözümden sis perdesi kalktı. hep böyle yaşamalı be insan, ağustos böceği gibi şarkı söyleyerek, her günü dolu dolu hissederek, sindirerek...ben daha ziyade başı kesik tavuk gibi yaşıyordum son dönemlerde:)
*
ağustos ayında yardımcı teyzemiz köyüne gitti, her sene bir ay gider zaten. çalışırken bu dönemde, defne'yi ayarlamakta zorlanırdım ama bu sene nefis oldu gitmesi...
evde gerçek işlerle haşır neşir olmak bana bu dönemde çok iyi geldi.
-bir kere yardımcı teyzemizin değerini daha iyi anladım. (her çalışan kadın, böyle bir dönem geçirmeli bence ki, yardımcı teyzelerinin değerini iyice anlasınlar, dırdırlanıp durmasınlar.)
-evde her gün yemek yapıyorum. hiç yemek yapmayan biri değildim elbet ancak ne yalan söyleyim, yemek yapma konusunda titrek bir kadındım. ablam ve annem ne kadar becerikliyse, ben de o kadar ezik hissederdim bu konuda. walla konuyu abartmayıp, yemek yapmaya bodoslama dalınca, bayaa da iyi yemek yapabildiğimi gördüm. defne ile mit hevesle masaya oturup, o yemekleri bitirdi mi mest oluyorum, kendime güvenim geldi:). kek işini halaa beceremiyorum ama, kabarmıyorlar bir türlü! olsun kızlar yaparken eğlendi o gün...
portakallı ıslak kek:) defne: sosu koymadan daha mı iyiydi anne?
-ne çok çamaşırımız oluyormuş yahu. çamaşır yıka, çamaşır as, ütü yap. bu rutin işleri bu dönemde bolca yapıyorum. ama hayatımın aydınlanmalarından birini de, bir gün ütü yaparken yaşadım. onu da başka bir yazıda anlatırım.
-ne iş yaparsam yapayım, müzik dinliyorum. annem de iş yaparken radyodan müzik dinler, sanatçıya eşlik ederdi... ay ne keyifli birşeymiş müzikle iş yapmak...o şarkıların dünyasına dalarak, moddan moda sekmek...
-evi her gün topluyorum, arada da süpürüyorum.
-çiçekleri çok ihmal etmişiz, onlar da kendine geldi şimdi.
-defne ile bol bol vakit geçiriyoruz birlikte. hem onun arkadaşlarıyla hem benim arkadaşlarımla birlikte görüşüyoruz, arada minik arızalar çıksa da, bayaa eğleniyoruz.
-defne de, evde gerçek işlerle meşgul olmayı seviyor. becerikli bir kız (belki ben de öyleydim, ah o kodlanmalar, kıracağım ulen tüm kodları!). yemek hazırlıklarından, ev süpürmeye, ütüye kadar herşeyi yapıyor. hatta geçen gün tam 1 saat ütü yaptı, o kadar iyi yapıyordu ki, bırakmışım kendi haline, koltukta sızmış kalmışım...




-pazara gitmeyi özlemişim. pazarda eskiden alışveriş yaptığım pazarcılar beni tanıyınca, çok sevindim. defne ile pazarda resmen kendimizden geçiyoruz. ne cennet ülkede yaşıyoruz!
-araba kullanmam minimuma indi. her işi mahalle içinde halletmeye çalışıyorum. defne'nin sık görüştüğü arkadaşı, zaten bir paralel sokağımızda. manav, kasap, bakkal 5 dakika. yürüyüş yaptığımız park biraz yokuş yukarı ama o kadar da olacak, spor niyetine...
-neyse özet olarak; fiziksel olarak kıçımın çıktığı ama kafamın da bir o kadar berraklaştığı bir dönemdeyim.
-kitap da okuyorum, henüz tam istediğim kıvamda değil, olsun. olanı kabul edip, şükrettiğim bir dönem...
okuduğum kitaplar:)
tembellik hakkı:) (paul lafargue)
bozkırkurdu (hermann hesse)
how to be idle:) (tom hodgkinson) 

kitaplardan ayrı bir yazıda bahsedebilirim.
yarın bir haftalık tatile çıkıyoruz. tatile çıkmadan en azından bu yazıyı yazayım istedim. döndüğümde malum eylül olacak:) aman her ayı hakettiği şekilde yaşayacağız işte, melankoli gelirse kapıya, git mi diyeceğiz? onun da kendine göre bir güselliği var...

coştum gece gece, belki bir yazı daha patlatırım;)

hadi iyi geceler...

09 December 2012

sabun köpüğü

dün koşturmalı bir gündü, yazamadım. bugün 2 yazı yazarak arayı kapatayım diyorum:)

ilk konu biraz sabun köpüğü tadında gelebilir size ama mutluluk biraz da bu minik şeylerden aldığımız tadlarda değil mi?
sabun köpüğü derken gerçekten sabundan bahsedeceğim. sabun kokusu sever misiniz? ben bayılırım. çocukluğumda annanem, yeşil defne sabunlarıyla bizi hatturu hutturu yıkardı. saçlarımızı da sabunla yıkadığını söylememe gerek yok sanırım. o vakitler  hiç hoşlanmadığım yeşil sabunları, şu yaşımda bu kadar keyifle kullanacağımı söyleseler gülerdim. banyo yapmasam bile, zaman zaman banyodaki sabunları gidip kokluyorum, kokularını mis gibi içime çekiyorum. bunu yapınca hem çocukluğum geliyor aklıma, hem de güzel koku güzel bir his veriyor bana. favorim defne sabunu ama erguvanlı, güllü, lavantalı sabunları da seviyorum.
kokusu güzel şeyler insanı ne kadar keyiflendiriyor değil mi? gün nasıl geçerse geçsin; bir nergis, bir lavanta, bir kekik kokusuna ya da bir kahve kokusuna kayıtsız kalabilir mi bir insan?
peki siz hangi kokuları seviyorsunuz?
*
kokudan bahsedince, "scent of a woman" filmi geldi aklıma, buyrun tangoya...


bir de "günün sözü" işini çıkardım başıma ama her gün bir şekilde karşıma çıkıyor bir söz, bu da sözümüz olsun:

we grow neither better nor worse as we get old, but more like ourselves.
(may lamberton becker-american writer and critic)

diğer yazıda görüşmek üzere...

30 November 2012

kaldığımız yerden devam...

görüyorum ki, tutarlı bir şekilde tutarsız aralıklarla yazıyorum...beni okuyan az sayıda kişi bilir, geçen sene aralık'ta, tam bir ay boyunca, her gün yazmış idim. bu sene de aralık'ta her gün yazmaya niyetlendim.

bugünkü yazı; kısa bir toparlama yazısı olsun. yarın, artık gün ne getirirse bize, onu yazarız...

yazmayalı neler yaptım? en son yazımda, mr'a girdiğimi yazmışım. nice mr çekimi ve doktordan sonra boyun fıtığı olduğum ortaya çıktı. yaklaşık 20 gün taktığım sevimsiz bir boyunluk, anlamsızca aldığım ilaçlar ve sadece lokal teşhis koyup, bende bir türlü iyileştirme sağlayamayan doktorlardan sonra; isyan ettim ve kendimi ancak kendimin tedavi edebileceğine hükmettim. yıllar önce okuduğum "düşünce gücüyle tedavi" kitabını aldım elime. hastalığın sonucundan ziyade, hastalığa sebep olan şeyler(!) üzerine yoğunlaştım. bu şeyleri çözdüğümde, ağrılarım da sızılarım da geçti. bir yeriniz ağrıyorsa, bu kitaba da bir göz atmanızı tavsiye ederim.
Kitap kapak resmi çok sevimli olmasa da, takılmayın, faydalı bir kitap!
bir konuyu belirtmeden de geçmeyim. hastalık sırasında 15 günlük fizik tedavi gördüm. fizik tedavi nedir diye merak ederdim. bana göre fizik tedavi; şefkat gösterme ve iyi hissettirme merkezi. öncelikle; 1 saat boyunca dünyayla tüm ilişiğini kesip sadece yattığın için, dinleniyorsun. sonra omzuna ılık ılık düşük voltajda bir elektrik akımı veriliyor, üzerine de, bir güzel masaj yapılıyor omzuna. en sonda da, rahatlatan hafif egzersizler yapıyorsun.
bu fizik tedaviden öğrendiğim; kendini sağlıklı tutmak istiyorsan; fiziksel egzersizini, hareketini aksatmayacaksın, enseyi hiçbir zaman karartmayacaksın, masaj, hamam gibi güzellikleri kendine çok görmeyeceksin. şanslıyım ki; defne çok güzel masaj yapıyor. ailemizin masözü oldu kendileri:)
neyse, sabahları artık hem boyun egzersizlerimi hem de tibet hareketlerini yapıyorum. güne iyi başlıyorum...

önce sağlık, diğerlerini zamanı geldikçe yazarım...

bakalım bu bir ay neler yapacağım?
yapmak istediklerimi yazayım gene de, bir şekilde lafta kalmasın, yapayım:)

-her gün blog yazacağım.
-her gün TED Talks'dan bir konuşma izlemeye çalışacağım. (izleyeceğim desem ya:)
-her gün egzersizlerimi yapacağım. (yarım saat yürüyüşü de ekleyelim buna füs)
-her gün beğendiğim bir sözü sevdiklerimle ve blogda paylaşacağım.
-her gün foto çekeceğim. (bundan hala emin değilim ama özeniyorum güzel foto çekmeye)
-her gün sevdiklerime, çevreme minik de olsa, bir hediye vermeye çalışacağım.(bu mithat'ın da yazısında belirttiği gibi; üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu bence...)

hadi bakalım, bugünün sözüyle kapatayım yazıyı...

insanda güzel olan sözdür.
yüzde güzel olan gözdür.
ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür...

mevlana

02 April 2012

çok yaşayın!

Burunlara serum fizyolojik uyguladıktan sonra; sıra özel karışım kara burun damlasını uygulamakta:
-Defne, geldi mi burnuna?
-Hı hı...
-Pek akıyo gibi gelmedi bana ama...
-Yok oldu, oldu.
Uygulamayı bitirdikten sonra;
-Aaa Defne kapağı kapalı kalmış damlanın, nasıl burnuna akmış olsun ki?
-Amaaan takma kafana anne.

5 gün süren ağır gripten sonra artık Defne de "yeter!" durumlarına girmiş belli ki... Kendince haklı, çok sevimli uygulamalar değil gerçekten. Gene de bu ağır gribi antibiyotik almadan atlattığımız için mutluyum.

Hastalığımızın iyileşmesinde (ben de Defne'den kaptım biras) en büyük etken, bugün gideceğimiz İstanbul Film Festivali oldu. Düne kadar 39 derece ateşlerle hönkür hönkür öksürüp, her öksürüğüyle içimi cızlatan Defne," hadi gitmiyor muyuz festivale" diye heyecanla ve neşeyle kalktı sabah. Ondaki istek, beni de heyecanlandırdı. Hala öksürüyordu bugün ama en azından diğer günlerdeki gibi öksürüğe takılıp kalmıyordu.

İnsanın iyileşmesinde, onu motive eden birşeylerin olması çok önemli etken zannımca. Bugün vapura  binip geçecektik karşıya. Hem hava durumları hem de bizim durumlar nane molla olunca,  Nişantaşı City's'e arabayla gitmeye karar verdik. Yolda Açık Radyo'yu dinledik. Defne, dinleyici destek programı sebebiyle, sürekli konuşan sunuculara çok söylendi. "Az müzik, çok konuşma, çok sıkıcı" diye hayıflandı. Bana da zaman zaman bu kadar anons fazla gelse de, amaçlarını anlattım Defne'ye. Anladı sanırım? Radyoya destek veren birkaç isim okunurken, kendi tanıdığı ve sevdiği bir kişinin de adı okununca şaşırdı ve çok hoşuna gitti. Kimdi acaba o? :)

Uzatmayayım, Açık Radyo destek programını seviyorum ben, destekçilerin sevdikleri müzikleri çalması da çok güsel. Demin baktım sitelerine; 3000 kişi olmuş destek verenler...Bu yazıyı destek şenliği bittikten sonra yazmak da bi cinslik ama illa bu dönem içinde destek vermek durumunda değilsiniz, her daim destek verebilirsiniz. Destek için: Açık Radyo

Filme dönecek olursak; gideceğimiz "Miyav" filmi, benim de bu sene festivaldeki ilk filmim. Bende şöyle bir düşünce olur her festivalde; "ilk gittiğim film iyi çıkarsa, bu sene festivalde hep iyi filmlere gideceğim". Zallan zort bir düşünce belki ama ööle bir inanışım var işte...
Neyse, film öncesi fest'ten çok tatlı bir kız Lale Kart satmak istedi. Ben de "ilk filmimiz, şimdi salona girsek, çıkışta konuşsak olur mu?" dedim. Tamam dedi, film sonrası için sözleştik.
Filme girmeden önce;

-Anne, patlamış mısır alalım mı?
-Alsak da, festivalde patlamış mısır pek yenmez Defne.
-Aaa niye?
-Festival seyircisinin ilgisi dağılır patlamış mısır sesinden.
-Olsun alalım, öncesinde yerim.
-Olur.

Film, City's de olduğundan mıdır nedir, mısırla salona girmemize izin verdiler. İçeri girdik, film Flamanca olduğu için, içeride seslendirme yapılacaktı. Hem seyirciler, hem yer göstericiler bizi ön tarafa yönlendirdi ama Defne çok öne gitmedi. Ortalarda bir yerde, köşe sıraya oturdu, "burası iyi, görüyorum da" dedi. Çok net konuştuğundan ısrar da edemedim. Ne ilginçtir ki, ben de hep köşelerde oturmayı severim sinema salonlarında. Defne'nin de böyle köşede oturması hoşuma gitti. Film başladı. İçeride bir sürü çocuk olmasına rağmen, çıt yok salonda. İnanılmaz! Film de keyifli, akıcı bir film. Ben de kaptırıp seyrediyorum. Bir sıra;

-Anne ne zaman ara olacak?
-Aa söylemeyi unuttum değil mi? Ara yok festivalde!
-Hımm,tamam.

Film sonunda "Aa güselmiş be film" dedi. Hem Defne'nin festivale ilk defa gelmesi hem de filmi sevmesi beni çok mutlu etti.

O gazla; çıkışta Lale Kartı'nı aldık. Hatta dönüşte, sevdiğimiz biri için de, Açık Radyo'ya destek olduk.

Bugün iyileşmemizi sağlayan; İKSV ve Açık Radyo, çok yaşayın!

27 March 2012

sass

"Daha sade bir hayat" kitabını bitirdim. Yasmin'in dediği gibi, bilmediğim şeyler değildi çoğu ama insanın bilip de uygulamadığı şeyleri, zaman zaman hatırlamasında fayda var...

Kitaptan...
Evimizi (bir yandan büyütürken), hayatımızı (koşuşturmaktan bitap düşüp yeterince uyuyamadığımız halde) ve bilincimizi (24 saatlik haber yayını, bloglar, Blackberry'ler, sürekli değişen gündemle) tıka basa dolduruyoruz. Hayatlarımız bu hıza ayak uyduracak şekilde hızlandıkça, sadece çocuklarımızı yanımızda sürüklemekle kalmıyor, aynı zamanda bu hızla ilgili endişelerimizi onlara da yansıtıyoruz.
...Oysa endişelerimiz yerine tutkularımızla (mesela dünyayı koruma arzusu gibi) motive olsak, hareketlerimiz daha tutarlı ve sürekli olabilir.
konuya sert girdik, baharla yumuşatalım:)
"Kıssadan hisse, bu kitaptan neleri uyguladın hayatına?" diyecek olursanız, buyrun...
-Defne'nin oyuncaklarının çoğunu çıkardım odasından. Zaten birçoğunu uzun süreden beri gözü görmüyordu. Bir kısmını, daha küçük çocuğu olan arkadaşlarıma ayırdım, bir kısmını da ihtiyacı olabileceğini düşündüğüm birilerine verdim. Aslında çocukların pek oyuncağa ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum ya neyse, 1-2 şey ilgilerini çekerse, bir süre onunla oyalanabiliyorlar o kadar. Özellikle yaş büyüdükçe, oyuncak iyice anlamını yitiriyor. Defne de oyuncağa çok düşkün bir çocuk olmadı hiçbir zaman. Odadan gereksiz oyuncakları çıkarınca, ondan önce ben rahatladım,...oooh be!

-Sıra geldi Defne'nin kitaplarına. Kitaplığındaki kitapların içinden, aradığımı ben bile bulmakta zorlanır duruma gelmiştim. Defne nasıl bulsun? Kitaplıktaki kitapların 3'te 1'ini; gelecek sene kendi okumak isteyebilir diye ayırdım, diğer 3'te 1'ini; freecycle'dan bir üniversite öğrencisine verdik, meğer o da Van'a gönüllü giden öğrencilerden biriymiş, sevindim kitapların işe yaramasına... Kalan kitaplarla, kitaplık nefes aldı şu an. Okumak istediğimiz kitapları rahatça seçiyoruz, kafamız karışmadan, temiz!

-Defne'nin DVD ve VCD'lerine gelince... Bazıları seyredilmekten bozulmuş, iflah olmaz, at gitsin. (Bu CD ve DVD'lerin geri dönüşümü var mı acaba? Çünkü çok büyük çöplük bu bozuk DVD'ler). Sağlam olanların çoğunu da seyretmiyor artık. Hepsini yokedemedim Defne'nin gözü önünde ancak ufak ufak ortadan kaldırıyorum seyretmediklerini. Mesela seyretmediği 2 DVD'yi okulun kütüphanesine bağışladık. Onun da hoşuna gitti. Her hafta düzenli olarak okulun kütüphanesinden; kitap ve DVD alıyor. Kendi de alıştı bu düzene. Artık her kitapçıya gittiğimizde, illa kitap ve DVD alalım diye ısrar etmiyor. Hepimiz rahat bir nefes alıyoruz:) Ooh ki ne oh!

-Defne'nin kıyafetlerini zaten uzun bir süredir abartmadan alıyorduk. Giyeceği kadar, ee ablamlardan da geliyor az çok kıyafet, tamamdır. Küçülen kıyafetlerinin de, arkadaşlarımın çocuklarında işe yaradığını görmek keyifli:)

-Yazar(lar)ın çocuğa sorumluluk verme önerilerinden bazılarını da denedim. Mesela çorap söküğünü Defne'ye diktirmek hiç aklıma gelmemişti önceden, düğme dikmişliği vardı kızımın, "çorabını diker misin?" dediğimde, öyle keyifle dikti ki, ikimizin de işi görülmüş oldu. Şimdi de güsel güsel giyiyor kendi diktiği çorabı.

Bir de boncuktan kolye yapma hikayemiz var ki...Defne boncuklarıyla meşgul, mutlu mesut kolye yaparken, ben de diğer odada, rahat rahat kıyafetleri elden geçiriyordum. Oh ne güsel, koptu gitti boncuklarla diye seviniyordum. Defne güsel kolyeler yapmış olmanın keyfiyle, boncuk dolu kutuyu artık kaldırıyor olmalıydı ki, birden yüzlerce boncuğun, pıt pıt pıt, pıtpıtpıtpıtpıt.... diye kutudan düşme seslerini duydum yandaki odadan...Eee bu da işin cilvesiydi, odanın dört bir yanına dağılan boncukları tek tek toplayarak, pilates'in ileri seviyesini de yapmış olduk:)

-Hep Defne'yi yazdım ama biz de zaman zaman hayatımızda bazı sadeleştirmeler yapıyorduk. Uzun süredir, okuduğumuz çoğu kitabı başkalarına veriyoruz. Seyrettiğimiz DVD'leri de aynı şekilde, tutmuyoruz. Bir daha dönüp seyretmiyoruz, okumuyoruz ki, çok nadir oluyor o tür geri dönüşler, işte o kıymette gördüklerimi saklıyorum bir tek. Uzun süredir pek kıyafet de almıyoruz üstümüze. Kilo almadığımız sürece, bu kıyafetler yıllarca işimizi görür diye düşünüyorum:)

-Bu sadeleşme işinde aslında yaptığım en önemli şey, yaptığım programları azaltmak oldu! Şimdi beni tanıyanlar "hadi canım, sen de füs" diyeceklerdir. Ama gerçekten... Program azalttığımda, o bir yerlere yetişme stresi de azaldı içimde, daha huzurlu bir insan oldum:)

-Zaten iş gereği, ister istemez Blackberry canavarına maruz kalıyorum, en azından onun dışında kalan zamanlarımı(!) daha özgür geçireyim. Mesela, son yıllarda hafta sonları spor merkezine gidiyordum. Normalde bu mekanları çok ruhsuz bulurum ancak toplu derslere katıldığım zamanlarda, itiraf etmeliyim ki, hareket etmenin güzelliğini yaşadım. Sporla yetişen bir insan olmadığım için de, kendimi disipline etmek için uzun bir süre spora gittim, faydasını da gördüm ama yeter artık, yeterince disipline oldum. Derse yetişeceğim diye koştur, Defne'yi bir yere bırakmak ya da spora götürmek için düşün dur, dönüşte trafiğe takıl, eee ne anladık bu spordan? Biraz geç bir uyanış oldu ama uyandım:) Yürüyüş yapmak da güsel, Defne ile koşmak da, hem de evin etrafında arabaya binmeden gidilebilecek yerler var. "İnsanın kendine ettiğini kimse etmezmiş" diye bir söz var, ne doğru...

-Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinden de mümkün mertebe uzak durmakta fayda var. Twitter'la zaten işim olmaz. Bakmayın bugün bu kadar uzun yazdığıma, kısa ve duru yazılar yazmak istiyorum aslında... Blog dolaşmalarını da sınırlamak lazım. Herşey kararında güsel...

-Evde hiçbir program yapmadan oturmak da çok rahatlatıcı. Kitapta sevdiğim şeylerden ikisi de; yazarın çocukların can sıkıntısı yaşamalarını hararetle tavsiye etmesi ve sıradanlığa övgüde bulunması oldu.

-Benim Sass tanımlamamla birebir ters bir açıklaması var bu kitabın yazarının:) Bir gün aktif(A) geçirdiyseniz, ertesi günü sakin(S) geçirin diyor haklı olarak. Bir günü çok aktif(A+) geçirdiyseniz, 2 günü sakin(SS) geçirin diyor. Hepimize iyi geliyor bu reçete...

-Kendimle ilgili bir başka dikkat ettiğim konu da, "daha az konuşmaya çalışmak!" Defne'ye yıllarca tane tane herşeyi anlatmaya çalıştım, ama zaten Defne beni çoktan çözmüş durumda. (Çok konuşan bir insan olduğumu düşünmesem de, aynı durum Mit ve diğer yakınlarım için de geçerli sanırım:) Daha az ve net konuşunca, hayat da daha basit. Sen sağ ben selamet...

Bu sadeleştirme harekatının film festivali zamanına denk gelmesi çok iyi olmadı tabi benim açımdan ama onda da yapacak birşey yok, sade sade gideceğiz artık filmlere...

Hadi hepinize iyi geceler...

12 March 2012

daha sade bir hayat

Bir süreden beri biriktirdiğim, yazmak istediğim konular var. Ama bugün okumaya başladığım "Daha Sade Bir Hayat" kitabı, yazmak istediklerimi sadeleştirmeme yol açabilir:)
Oldukça koşuşturmalı bir hayatın içindeyim. Tabiatımda da birçok şeyi yapma isteği var ancak bir düzenleme getirmesi gerekiyor insanın kendisine. Herşeye yetişmeye çalışmak insanı yıpratabiliyor. Daha sade bir hayat için; iyi seçimler yapmak, hatta bazı şeyleri seçmemek lazım zannımca. Bunun farkındayım, her zaman yapamasam da, zaman zaman hayatımda birtakım sadeleştirmeler yaparım, özellikle bahar döneminde...
Kitabın ilk sayfalarında okuduğum kadarıyla, burada daha sistematik bir sadeleştirme harekatından (Waldorf eğitim sistemi prensipleri) bahsediliyor. Heyecanlıyım, bakalım farklı bir şeyler bulacak mıyım kitapta? Kendi hayatımı sadeleştirmeyi başarabilirsem, çocuğumun, ailemin hayatını da sadeleştirebilirim. (Kitap aslında çocukların hayatını sadeleştirmekle ilgili ama bunun için önce bizden başlamak gerekiyor tabi ki:)
Müsadenizle biraz okuyayım, beğendiğim kısımları sizinle paylaşırım...
*
Bertolt Brecht'in "İyilik Neye Yarar?" şiirinden beni etkileyen bir bölümüyle hepinize iyi geceler diliyorum...

İyi insan olacağınıza, 
Öyle bir yere götürün ki dünyayı,
İyilik beklenmesin

Bertolt Brecht

02 January 2012

30 gün değerlendirmesi...

Günlüğümden, geçen seneyle ilgili dileklerimi okudum. Bazılarını gerçekleştirmişim gerçekten, bazılarında ise istek seviyesinde kalmışım. Mesela, spora haftada 2-3 gideceğim hatta yüzmeye de yazılacağım demişim, netekim yüzmeye yazılmışım ama gitmemişim:)
Belki blogda bu seneyle ilgili dileklerimi yazarım demiştim. Çok kişisel istekler olduğu için, yine günlüğüme yazdım. Ama Defne'nin 2012 dileklerini paylaşmak istiyorum, dileklerinin yıllık mı günlük mü olduğuna, buyrun siz karar verin:)
-"Sinemaya gitmek" ( "ee gidiyoruz işte..."(sinemada yer bulamadık ama)
-"Spor "("ee yürüdük işte", Polonezköy'e gitmiştik bugün de, foto da oradan)
-"Efe'yle kudurmak"
-"Sizinle hep beraber olmak"
*
Gelelim 30 günde yeni birşeyler deneme girişimime...Bu 30 günde, aslında biraz kendimi tanıdım diyebilirim. Çünkü kendimle ilgili birşeylerin takibini, böyle bir bilinç düzeyinde hiç yapmamışım önceden.
Neler yapayım demişim, neler yapmışım, hadi değerlendirelim:) Hatta puan bile veriyorum kendime, çabamdan dolayı çok kıt tutmadım puanları, bakalım siz nasıl bulacaksınız?

neler yapacağım?
-bloga her gün yazacağım, az da olsa her gün!bazen sadece merhaba da olabilir tabi:)
yazdım mı yazdım. her gün yazmak bir şekilde alışkanlık kazandırdı bana. bir insan bir işi düzenli olarak 21 gün boyunca yaparsa, o konuyla ilgili alışkanlık kazanıyormuş diye duymuştum. her gün çok kayda değer şeyler yazmamış olabilirim ancak bloga yazmaktan da artık öcü gibi korkmuyorum. yazmak, bu yolla sevdiklerimle veya bilmediğim, tanımadığım insanlarla iletişim kurmak çok keyifli. insan yazarken kendini tanıyor. gene de her gün yazamayacağım yeni yılda. her gün yazı yazabilecek kadar rahat bir tempom yok. ayrıca, yazı yazmak için de; okumak, dinlemek, dinlenmek, görmek, düşünmek yani kısacası beslenmek gerekiyor. içimden geldiğinde yazacağım.
bloga yazma işini düzenli yapabildiğim için; kendime 10 üzerinden 8 veriyorum.

-her gün foto çekeceğim (bu aksiyon fikrini matt abiden aldım ama hoşuma gitti, belki her gün çektiğim fotolardan bloga koyarım;)
kabul etmeliyim ki, ilk başlarda bu foto çekme işi biraz zorlama oluyordu. o günkü fotoyu çekmeyi unuttuğumu farkedince, apartmanın bahçesinde çekebileceğim birşeyler aradığımı itiraf edeyim. ama günler ilerledikçe, gerçekten ilgimi çeken şeyleri çekmeye çalıştım. fotoğraf makinem, digital eski bir makine, çok beğendiğim görüntüler oldu ancak makine benim gördüğüm şekilde görüntüler vermedi bazen. mesela bir gün, tam köprüden geçerken harika bir ay manzarası yakaladım, araba sürerken çektim, çıkan kare hiç de benim gördüğüm kare değildi. neyse, süper fotolar çekmesem de, birşeyleri görmeye çalışıp, rutin hayattan zaman zaman kopabildiğim için, bu işi sevdim. belki bu sene daha iyi bir makine alırım. fotoğraf sergisini öyle abarttım ki, sergilemeye korkuyorum, fotoların yükünü azalatabilirsem sergimi yapacağım ama, güleriz:) 
bu konuda 5 veriyorum kendime.

-her gün yarım saat yürüyeceğim. (spor yaptığım günleri yürümeye sayarım.)
son hafta, şebnemlerin de gelmesiyle, yürüme işini biraz salllasam da, genel olarak kendimden memnumum. çünkü biz spor ile büyüyen bir kuşak olmadık, hadi kuşağı bırakalım, ben düzenli spor yapan bir insan değildim. son 3 senedir spor işini hayatımda düzenli yapmaya çalışıyorum. hareketin iyi geldiğini hepimiz biliyoruz ama iş yapmaya gelince üşeniyor insan bazen. aslında başlayıncaya kadar...bu yürüme işinde de, hep bir hedef verdim kendime. yani deli danalar gibi bir yerde tur atmak çok hoşuma gitmedi. bir yere araçla gideceğime, yürüyerek gideceğim durumlar yarattım kendime. yürümediğim zamanlarda da, evde dans ettim biliyorsunuz. hatta bu dans işi, evde bizim bir ritüelimiz haline geldi. defne, "bugün yürüdün mü?" diye sormaya başlar oldu. çünkü biliyor ki, yürümediysem, evde dans var:) hep beraber dans etmek; evde, bambaşka bir hava yarattı:) defne, okulda öğrendiği figürleri bize öğretti, çocuk masumiyeti, müzik, dans, hareket...hepsi birleşince çok keyifli zamanlar yaşamış olduk aralık ayı boyunca...
gene de salladığım günlerden dolayı, notumu kırıyorum biraz, 7.

-her gün en az 50 sayfa kitap okuyacağım. (kitap okuyorum elbet ancak bazen elime alacak halim olmuyor yorgunluktan, böyle sayfa okuma baskısına da gelemem ben ama, neyse şimdilik 50 diyeyim, kitabına göre bu artar azalır, pek net olmadım sanki?:)
daha okuyacağım derken, yan çizmişim. bu konuda kendimden istediğim verimi alamadım. kendimi anlatma derdim ağır bastı sanırım. Sadece 5. anlaşmayı okumadım ancak istediğim daha çok okumaktı. bu dönemde(sadece aralık ayı değil) okuduğum 2 kitap daha var. onlar da beni oldukça etkiledi. en azından adlarını vereyim. varolmanın gücü (çok tavsiye ediyorum, egolardan kurtulup özümüze dönmemizle ilgili gerçekten etkileyici bir kitap)  ve  çocukların unutulan dili. ikinci kitabı halen okumaktayım. bu kitaplar biraz daha insan psikolojisiyle ilgili kitaplar, her zaman bu tarz kitapları okumuyorum, bu dönem raslantısal olarak biraz arttı bu tür okumalarım ama bir sonraki kitabım roman olsun istiyorum.
okuduğum kitabın emek emek özetini çıkarıp yazdığım için 4 veriyorum kendime. 


  -her gün en az 5 bardak su içeceğim. (su içiyorum ama günde ne kadar içtiğimin farkında değilim.)
bunda da başta iyi başladım. sonra havalar soğuyunca ya da tuvalete gitme sıklığı artmaya başlayınca, tempodan düştüm sanki. bu konuda tembelliğe kaçıyorum hala. 
5 bardağa 5 vereyim. her zaman içmedim sonuçta.

neleri yapmayacağım?
bu maddeler hemen aklıma gelmedi, geldikçe yazarım;
-gece çok geç yatmayacağım. hemen hemen hiç yapmadım. eksilerdeyim. 
-internete saatlerce takılıp kalmayacağım. eh.


Yapmayacaklarımdan çok, yapacaklarıma odaklanmışım:) İşte böyle, bakalım 2012'de neler deneyeceğiz?
Bugün bir dergide okuduğum sözü yazarak aranızdan ayrılıyorum.
"Kendini tanıma, mutluluğun bir yasasıdır" demiş ünlü psikolog Alfred Adler. 


Hepinize mutlu günler, geceler...

30 December 2011

postacı

Senenin son günlerine girerken, "seneye çalışırız, iş bu senelik yeter!" modundayım...Modumu pek sallayan yok ama modumu değiştiremeyeceğim...
30 günlüğüne yeni birşeyler denediğim günlerin de sonuna geliyorum.
Yarın, bu ay çektiğim fotoların bazılarını bloga koyarak, muhteşem bir sergi açmayı düşünüyorum blogumda:)
Senenin son günü de, 30 günün değerlendirmesini yaparım sanırım.
*
Defne'lerin okulunda, yeni yıl için her sınıfa bir posta kutusu koydular. Bizden de, posta yoluyla çocuklarımıza kart göndermemizi istediler. Ben Defne'nin sevdiği yakınlarımıza da haber verdim. Söylediğim herkes kart göndermiş. Hatta öğretmen, "Defne'ye bugün de Viyana ve Sarajevo'dan kart geldi" dediğinde "Hı? emin misiniz?" diye kalakaldım bir gün. Meğer gezgin Fırat, gittiği her yerden Defne'ye kart atar imiş:)
Okulun her yaptığını onayladığımı söyleyemem  ancak bu gerçekten hoş bir uygulama olmuş. Her gün çocukların hevesle posta kutusuna nasıl baktıklarını tahmin edebiliyorum.
Sizi bilemem ama bizim posta kutusuna yıllardan beri faturadan başka pek birşey gelmiyor. Tamam teknoloji sayesinde, iletişim kurma şeklimiz epey değişti ama posta kutusunda; kart, mektup, kitap gibi şeyler bulmak insanı gerçekten çok mutlu ediyor!
*
Şebnem başımda boza pişiriyor, bu günlük bu kadar diyerek aranızdan ayrılıyorum. Yılbaşı zamanı sevdiğim şeylerden birinin fotoğrafını koyuyorum bloga. Her gördüğüm yerde, bu kar taneli bibloları illa elime alıp ters aşağı döndürüp oynarım. Bir gün birinden azar işiteceğim ya neyse...

Hadi iyi geceler,

19 December 2011

temel reis

Eskişehir'den ailecek hafif nezle olarak döndük. Yazamayacak kadar fena bir durumda olmadığım için bugün 5. anlaşmayı da yazıp, artık kitaba veda edeyim diyorum.
Kitabın 5. anlaşma kısmı biraz uçuk, hatta zaman zaman "uçmuş, hiçbirşey anlamadım, koptuk gidiyoruz" gibi notlar da düşmüşüm bazı bölümlere...
O yüzden olur da kitabı okursanız ve yazılan herşeyi anlamazsanız, dertlenmeyin. Anladıklarınız bile oldukça işinize yarayacaktır. Beni en çok 5. anlaşma etkiledi desem yeridir. Belki de 4 anlaşmayı daha önceden okuduğum ve kısmen de olsa uygulamaya çalıştığım için, sonuncu anlaşma benim için vurucu oldu. Yazarın görüşlerine katılmadığım noktalar da oldu ancak genel olarak hayatımın şu döneminde, bu kitabın bana iyi geldiğini söylemeliyim.

5.Anlaşma:

Kuşkucu ol ama dinlemeyi de bil!
Kuşkunun Gücü:
-Kuşkunuz sayesinde her mesaja inanmamış olursunuz, sembollere bağlanmazsınız ve imajınız sembollere bağlı değilse, kendi içinizdedir.
-Kuşkuculuk, duyduklarınızın hepsine inanmamaktır. İnanmama nedeniniz de hakikat olmayışıdır, o kadar. Kuşkucu olmanın yolu yalnızca tüm insanlığın yalanlara inandığının bilincinde olmaktır.
-5. anlaşmayı anlıyorsanız, görebildiğiniz bir şeye inanmanızın neden gerekli olmadığını da görürsünüz. Hakikat sözlerle gelmez. Hakikat sessizdir. Öylece bildiğiniz bir şeydir; kelimeler olmadan hissettiğiniz, sessiz bilgi denilen bir şey. Sessiz bilgi sembollere imanınızı bağlamadan önce bildiğiniz şeydir. Kendinizi hakikate açıp dinlemeyi öğrenince, tüm semboller değerlerini kaybederler ve geriye sadece hakikat kalır. Bilecek, haklı çıkartılacak hiçbir şey yoktur.
İlk Dikkatin Düşü (Kurbanlar)
-Yetişkinler bizi toplumumuzun bir parçası olmaya hazırlar ve bunun tamamen yalanlarla idare edilen bir toplum olduğunu hiç şüphe duymadan söyleyebilirim. Biz de onların yaşadıkları düşte yaşamayı öğreniriz; imanımız o düşün içine sıkışıp kalır ve normal düşümüz haline gelir. Ebeveyninizin sizin için en iyisini yaptığından kuşkunuz olmasın. Daha iyisini yapamadılarsa, bilemediklerindendir.
-Bu dünyadaki en büyük korku nedir? Hakikat korkusudur. Öyle çok yalana inanmayı öğrenmişiz ki, hakikatten korkarız.
-Siz gerçek siz değilsiniz çünkü kendi çarpıtılmış imgeniz ruhunuza sahip olmuştır.
-Gerçek şu ki, siz ölüsünüz. O zaman hayata dönmenin çaresi nedir? Farkındalık!
İkinci Dikkatin Düşü (Savaşçılar)
-Savaşçılar dünyası bir şeyler yapmaya gayret etme dünyasıdır.
-Hayatınızı değiştirmenin tek yolu eylemi değiştirmek. Arkasından tepki de değişecek.
-Söz göremediğiniz bir kuvvettir ama onun tecellisini, sözün ifadesi olan kendi hayatınızı görebilirsiniz. Sözünüzün özenli olup olmadığını ölçmenin yolu duygusal tepkilerinizdir. Mutlu musunuz yoksa acı mı çekiyorsunuz? Düşünüzden zevk almanız ya da acı çekmenizin nedeni onu öyle yarattığınızdandır. Cenneti veya cehennemi yaratabilirsiniz. İkisinin de içinizde var olan zihinsel durumlar olduğunu hatırlayın.
-Birisinin gelip sizi kurtarmasını bekliyorsanız, o kurtarıcı kendiniz olacaksınız.
-4 anlaşmayı uyguladıktan sonra, kendi yarattığınızı başka bir açıdan görürsünüz. "Yarattığım hikaye çok güzel ama artık ona inanmıyorum. Ne kendimin ne de başkalarının hikayesine inanıyorum. Bunun sadece sanal olduğunu görüyorum." dersiniz.
-4 anlaşma, kişisel cennetinizi ikinci kez yaratmak için dikkatinizi kullanma araçlarıdır. 5. anlaşma ise, sembollerin zorbalığına karşı savaşı kazanmanın aracıdır.
-Kendinize inandığınız zaman birlikte doğduğunuz her içgüdüyü izlersiniz. Ne olduğunuza dair hiçbir kuşkunuz olmaz ve sağduyuya geri dönersiniz.Tüm samimiyetinizin gücü sizindir; kendinize güvenirsiniz, hayata güvenirsiniz. Her şeyin yolunda gideceğine inanırsınız, hayat böylelikle son derece kolaylaşır. Artık zihin her şeyi anlama gereğini duymaz; bilmeye ihtiyacı yoktur. Bir şeyi ya bilirsiniz ya da bilmezsiniz ama bilip bilmediğinize dair kuşkunuz yoktur. Bilmiyorsanız, bilmediğinizi kabul edersiniz. Uyduracak haliniz yoktur. Tamamen samimi olduğunuzda, kendinize kuşkusuzca hakikati söylersiniz: Hoşuma gitti, hoşuma gitmedi. İstiyorum, istemiyorum." Tam istediklerinizi yaparak hayattan zevk alırsınız.
-Sahici olmak, yapabileceğiniz en iyi şeydir. Sahici olunca istediğinizi yaparsınız; kendinize inanmak değil, neye inanmak istiyorsanız ona inanırsınız.
-Kimseyle rekabete girmek zorunda değilsiniz, kendinizi kimseyle kıyaslamak zorunda değilsiniz. Yalnızca neyseniz, o olmanız gerek, sevgi olmanız gerek ama gerçek sevgi. Gerçek sevgi doğuştan sizinle gelendir. Gerçek sevgi olduğunuz haldir. 
Üçüncü Dikkatin Gücü (Ustalar)
-Nihayet kendinizi tüm bilgi birikiminiz olmaksızın gördüğünüzde, sonuç:Ben'dir. Ben neysem oyum; sen neysen osun; farkı yaratan, senin sen olmaya dair tam kabulundur. Ne olduğunuzu tam kabullendiğinizde hayatın keyfini çıkartmaya hazırsınızdır. Artık yargılama, suçluluk, utanç, pişmanlık yoktur.
-Sembolleri bir kenara bıraktığınızda, geriye kalan saf ve basit çıplak gerçektir. Ne olduğunuzu bilmeye ihtiyacınız yoktur ve bu mükemmel bir açılımdır!
-Varlığınızı gerçekten hissetmeniz için tamamen farkında olmanız gerek; tüm yaradılışınızı tamamen başka bir açıdan, her şeyin çok basit olduğu bir yerden görmeniz gerek.
Duru Görülü Olmak
-Artık büründüğünüz kişilik olma zorunluluğu kalmayınca, tamamen özgürleştiğinizi bileceksiniz. Bu derin bir özgürlük, gerçek siz olma özgürlüğü ve kendinize verebileceğiniz en büyük armağan.
-Yalnızca kendiniz olmayı, kimseyi ikna etmeye çalışmadığınızı düşünün. Sadece kendiniz olmakla mutlu olduğunuzu, nereye giderseniz cennetin sizinle geldiğini, onun içinizde olduğunu hayal edin. Bu tür bir özgürlükle yaşadığınızı düşünün. Evet hakikat sizi özgür kılacaktır ama önce onu görmeniz gerekir. 
-Kendinizi olduğu gibi kabullendiğinizde artık yargılamazsınız. Başkalarını oldukları gibi kabul ettiğinizde, onlarla ilgili yargılarınız da artık yok olmuştur. O zaman dünyanızda inanılmaz birşey olur: Huzur bulursunuz. Ne kendinizle ne de başkalarıyla çatışma halindesinizdir artık.  
-Sizi kontrol etmeye çalışırsam, sizi kontrol niyetiyle kendi özgürlüğümü yitiririm. O halde benim özgürlüğüm, sizi kendi halinize bırakmaktır, istediğinizi yapmanızdır. Sizin sanal gerçekliğinizi değiştirmek benim işim değil. Benim işim kendimi değiştirmek.
-Hayata teslim olunca, her şey sihirli değnek değmişçesine değişir. Bedeninizden akan, zihninizden akan o kuvvete teslim olun ve hayata bakışınız değişsin.
-Konuştuğunuz lisanı değiştirerek hayatın daha iyi bir yansıması olabilirsiniz. Kendiniz ve başkalarıyla iletişim kurma biçiminizi değiştirerek mesaj verme şeklinizi değiştirebilirsiniz.
-Verdiğiniz ve çevrenizdekilerden aldığınız mesajların bir kez farkında olunca, bakış açınız güçlü ve sağlam bir şekilde değişir.
-Farkındalığa bir kez sahip olunca artık masumiyet iddiasında olamazsınız. Ne yaptığınızı çok iyi bilirsiniz ve bu hala mükemmeldir ama kendi kararınız ve seçiminizdir. Artık soru şudur; Ben nasıl mesajlar dağıtmayı seçtim? 
-Kendinize verdiğiniz mesaj değişince, daha mutlu olursunuz ve sadece mutlu olmanızdan, çevrenizde yaşayanlar da yararlanır. Çabanız aslında herkes içindir çünkü coşkunuz, mutluluğunuz , cennetiniz bulaşıcıdır. Siz mutlu olduğunuzda, çevrenizdeki insanlar da mutlu olur ve bu onlara kendi dünyalarını değiştirme ilhamı verir. 


Bu kız da,  hemen hemen tüm kitabı yazdı diyorsunuz belki , bu kısımlar altını çizdiğim, notlar aldığım kısımlar. Parça parça anlatımlarla anafikri verebildim mi bilmiyorum, belki de en iyisi kitabı sizin okumanız. Hepimizin kitaptan alacağı farklı fikirler olabilir. Teorik olarak belki bildiğimiz şeyler ancak daha önce bu tarzda okuduğum kitaplardan daha çok etkiledi beni bu kitap bir şekilde. Dediğim gibi, belki ruhen de hazırdım ve çektim bu kitabı kendime.

Ben de "hayata nereden baktığımıza bağlı olarak, hayatımızı cennet gibi de, cehennem gibi de yaşamak mümkün", derdim. Kitapta da buna benzer bir yaklaşım olması hoşuma gitti.
"Hakikat sessizdir" sözünü de çok beğendim, çok doğru bir söz. Gerçekten hakikat orada öyle tüm gerçekliğiyle uzanırken, kuru gürültüye hiç gerek yok.
Kendini, karşındakini olduğu gibi kabul etmek, sevmek, hayata teslim olmak...çok rahatlatıcı, bu şekilde davrandığımda, hayatımda gerçekten huzurlu bir duruma kavuştuğumu hissediyorum.
Her zaman böyle değilim elbet ancak çabalıyorum ve bu çabaya değer olduğuna inanıyorum.

Neden başlığa Temel Reis yazdığımı soracak olursanız, yazarın, en sevdiği çizgi roman kahramanı Temel Reis, yazar onu çok bilge buluyor, çünkü Temel Reis her zaman şunu söylüyor: "Ben neysem oyum ve bütün olduğum budur!":)

Hepinize iyi geceler,