Eveeet, gelelim kitaplara...
Tatile gitmeden önce, bir arkadaşım "senin bir Murakami okumanı çok istiyorum, bence seversin sen onun kitaplarını" dedi. Okumayı severim ama kalın kitaplar beni hala başta ürkütür biraz. Haruki Murakami'nin de tuğla gibi bir kitabı olduğunu bildiğimden dolayı (1Q84), şimdiye kadar kendisine mesafeli duruyordum. Halbuki başka kitapları da varmış. Arkadaşımla kitapçıdayken, kapağını da beğendiğim daha ince bir Murakami kitabını aldım: "Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında"
Kitap okurken su gibi aktı. Ne kadar sade, samimi ve doğal yazmış romanı. O sadeliğin altında yatan derinlik beni çok etkiledi. İnsan duygularının, özellikle bir erkeğin kaleminden bu kadar açık, dobra bir şekilde dile getirilmesi hoşuma gitti. Murakami, kahramanının gel-gitlerini, duygu dalgalanmalarını, iç konuşmalarını oya gibi işlemiş, okuyucuya en şeffaf haliyle sunmuş...
*
Bir kitabı okurken, kitapta sözü edilen müziklere, yazarlara, kitaplara, ressamların eserlerine vs genelde bakarım. Hatta artık kitabı okurken, bunları kitabın ilk sayfalarına not olarak düşüyorum. Okuduğum sırada bakamasam da, hikayeyi hissetmeme yarayacak bu kaynaklara mutlaka bakıyorum. O zaman kitabı daha iyi özümsüyorum. Bu kitabın da müziklerini dinledim. Bazı müzikler hayalimdekine çok uymadı ama uysa da uymasa da, yeni keşifler yapabilmek güzel...
*
Tokyo'da iyi bir işi olan, sevdiği eşi ve 2 çocuğuyla sakin bir hayat yaşayan Hacime'nin sıradan görünen ama sıradan olmayan hikayesi...Kitap bittiğinde bile Hacime'nin sonraki hayatını merak ettiren bir hikaye...
*
Kitabın içinden bir alıntı yapıp yapmamaya karar veremedim. Zira kitabı bütün olarak okuduğunuzda tam anlamı yakalıyorsunuz, şimdi bir parça yazarsam kitabın etkisi düşer mi emin olamıyorum ama ufak bir parça koyayım en iyisi:
"Hafıza ve duyular bu kadar belirsiz ve her yöne eğilimli olduğundan, olayların gerçekten yaşandığını ispatlamak için daima belirli bir gerçekliğe -alternatif gerçeklik diyelim- güveniriz. Belirli bir şekilde algıladığımız olaylar ne dereceye kadar göründükleri gibidir ve bu olaylar ne dereceye kadar biz onları öyle adlandırdığımız için öyledir bilmek mümkün değildir...Bilincimizin sınırları içinde sonsuz bir zincir yaratılır ve gerçekten burada olduğumuz duygusunu veren, var olduğumuzu söyleyen zincir buradan beslenir. Fakat bu zinciri koparacak bir şeyler olur ve zarar görürüz. Gerçek nedir? Zincirin kopan tarafının burasındaki mi? Ya da orada, diğer tarafındaki mi?
Bu noktada hissettiğim işte böyle bir kopuş duygusuydu."
*
Bu yazıyı, kitabın adına da vesile olmuş bir şarkı ile noktalayalım...İkinci kitap diğer yazıda gelsin...
Nat King Cole'dan South Of The Border
Featured Post
Showing posts with label müzik. Show all posts
Showing posts with label müzik. Show all posts
01 July 2015
08 June 2015
Yaşa "Oy ve Ötesi"!
Yorgunum ama tatlı bir yorgunluk bu. Dün seçimlerde "Oy ve Ötesi" gönüllüsü olarak çalıştım. Geç bile kalmışım böyle bir oluşumda yer almak için. Tarafsız, bağımsız, adil ve tamamen gönüllülüğe dayalı bir sistem kurulabiliyormuş demek memleketimde...Helal olsun Oy ve Ötesi'ni kuranlara, yaşatanlara...
*
Yaşamadan anlatılması zor bir deneyim aslında. Ama kısaca anlatıvereyim sürecimi, ne de olsa burada yazdıklarım kişisel tarihim oluyor. İnsanlık için küçük ama benim için anlamlı adımlar, kayda düşşün:)
*
Neyse, ne diyorduk...Öncelikle; Oy ve Ötesi'ne sitesinden başvurdum. 1 gün sonra, çalışacağım okulun "Oy ve Ötesi" sorumlusu beni aradı. İzin alarak, beni mail ve whatsup grubuna ekledi. Eğitimleri ve gerekli materyalleri benimle ve grupla paylaştı. Sonra çalışacağım okulda OveÖ gönüllüsü olarak görev yapacak grupla, birkaç kere biraraya geldik. Seçim sırasında dikkat edilmesi gereken kritik noktaların ve ilgili soruların üzerinden geçtik...Her OveÖ grubu böyle midir bilemem ama benim içinde bulunduğum grupta insanların hepsi; sorumluluğunu bilen, yapıcı, yardımcı bir tutum içindelerdi. Genci de yaşlısı da... Çiğ bir hareket görmedim kimseden.
*
Gelelim seçim gününe...
Sabah 6.30 itibariyle grup olarak okulda buluştuk. Son bir görev paylaşımı yapıp, 7'ye doğru sandıklarımıza dağıldık. Okula girip, teker teker sınıflara dağıldığımızda, kendimi üniversite sınavlarına giriyormuş gibi bir ruh halinde hissettim. Böyle bir ortamda hiç çalışmadığım için, başta biraz heyecan yaptım ama ilk dakikaların heyecanını attıktan sonra, "ulen herkeşler insan füs, elinden gelenin en iyisini yap işte" dedim kendime ve aktı gitti gün...
Bizim sandıkta, her yaştan her partiden görev alan insan vardı ve gün boyu herkes birbiriyle uyum içinde çalıştı. Çalışma kısmının yanında, hiç tanımadığın, farklı farklı görüşteki insanlarla bir gün de geçiriyorsun birlikte. Haliyle sohbet ediyorsun, hikayeler dinliyorsun, anlamaya, tanımaya çalışıyorsun karşındakini. Kendilerine partilerinin gönderdiği kumandayı seninle paylaşıyorlar. Ben de birşeyler götürmüştüm, paylaştık işte bir şekilde...
Seçim sistemi çok basit gibi görünse de, işin içine girince, çok detay olduğunu görüyor insan. Zira hedef kitle tüm Türkiye insanı ve her insan oyunu 1 kere kullanıyor, yanlış kullandı mı, yanlış sayıldı mı, yanlış kaydedildi mi, gitti o oy...O yüzden uyanık olmak, rehavete kapılmamak, gerekli uyarıları yapmak, birşeyleri varsaymamak gerekiyor...
Türkiye'nin insan mozaiğini gözlemlemek açısından da dün, benim için kıymetliydi...Bizim sandıkta değildi ama 1919 doğumlu bir kişi gelmiş oy kullanmaya. Bizim sandıkta oy kullanmaya da, parkinsonlu bir amca büyük bir çaba göstererek geldi. Bu insanların çabasını görünce, oy kullanmaya gelmeyenleri düşünmeden edemedim. (Gene de %85 dolayında katılım vardı bizim sandıkta.)
Uzatmayayım, insanın duyduğu bir şeyi, kendinin tecrübe etmesi başka birşey. "Nasıl bir memleket olduk biz, oylarımızı da mı biz sayacağız?" diye hayıflanmak yerine, durumu kabul edip oyların sayımına destek olunca, daha huzurlu uyudum dün akşam.
*
Oy ve Ötesi oluşumu, orada tanıdığım insanlar, farklı görüşteki insanları tanımak, anlamak için de, bu seçim dönemi öğretici bir deneyim oldu benim için...
Bu seçimle, ülkem için yeniden umutlandım ve umudun ışığının hepimizin içinde olduğunu bir kez daha gördüm. "Demokratikleştikçe güselleşiyorsun Türkiye"! diyesim geldi...Dedim, gitti;)
*
Bir önemli not. Bugün de, oy tutanaklarının sisteme girişini yapabilecek T3 gönüllüleri aranıyor. Bilginize...
*
Yazıyı güzel bir şarkıyla bitireyim...
Sabah Açık Radyo'da, Nazım Hikmet'in Piraye'ye olan aşkıyla ilgili konuşuyorlardı. Zamanında ona yazdığı şiirlerden, Yyves Montand'ın da bir şarkı söylediğini konuştular ve bu parçayı çaldılar. Bilin bakalım hangi şiirleri? Hiç fransızca bilmememe rağmen, şarkının fransızca sözlerinden şiirleri aradım buldum, bulunca da çok sevindim, çünkü çok severim bu şiirleri:) Zorlamayayım sizi, gelsin şiirler...Şiirlerle birlikte bu şarkı, bu havada mis gibi gidiyor...
Haydi aydınlık günlere...
24 Eylül 1945
En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
26 Eylül 1945
Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
28 May 2015
Bilge Kocakarı Le Guin ve Just Think About It!
Şahane bir kitap okuyorum. Ursula K. Le Guin'den "Kadınlar Rüyalar Ejderhalar". Jung'sever bir bilimkurgu yazarı Le Guin. Kitap tanıtımında; "uzay gemisindeki bilge kocakarı" gibi bir tanımlama yapılmış kendisiyle ilgili. Tanımlama hoşuma gitti:) Diğer kitaplarını okumadım ancak bu kitabın kapağını* gördüğümde, kapağına vurulmuştum. Irmak Zileli de, Le Guin hakkında yazınca, kitapla ilgili merakım artmış ve almıştım kitabı, okumak bu günlere kısmetmiş...
Kitap, herkesin ilgisini çeker mi bilmiyorum, çok kolay okunur bir kitap değil bana göre, ama; yazmaktan, gölgesiyle yüzleşmekten, fantazilerden, mitlerden, Jung'dan hoşlananlar için keyifli bir kitap olduğunu düşünüyorum. ("İnsan gölgesiyle yüzleşmekten hoşlanır mı?" diye sorabilirsiniz bana, sorar iseniz; "hoşlanmak biraz abartı olabilir ama gölgemizin varlığını kabul edip onunla yüzleşmeden de, tam olmuş olmuyoruz bence" derim.). Le Guin, çok bilgece anlatmış gölgemizin varlığını...
Bu kitabı okurken; önceki yıllarda "Yüzüklerin Efendisi" serisini seyrettiğime de ayrıca sevindim. Zira, yazar bazı "gölge" analizlerini bu filmdeki karakterler üzerinden(daha doğrusu Tolkien'in karakterleriyle) yapıyor ve gerek Tolkien gerek fantaziler gözümde daha da anlamlı hale geliyor.
Kitaptan birkaç alıntı yaparsam, kitapla ilgili daha çok fikir verebilirim size...
Büyümemiz için bize gereken gerçekliktir, insan erdemini ya da kötülüğünü aşan bir bütünlük. Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir. Çünkü gölgemizle yüzleşebiliriz; onu kontrol edebilir, onun rehberliğini kabul edebiliriz; böylece belki de büyüdüğümüzde, güçlenip toplum içinde sorumlu yetişkinler olduğumuzda, dünyada yapılan kötülükler, katlanmak zorunda olduğumuz adaletsizlikler, azap ve acı karşısında ve o en sondaki nihai gölge karşısında, çaresizlikle teslim olmaya ya da gördüklerimizi inkar etmeye daha az eğilimli oluruz. (*Kitabın kapağındaki metin)
Hayal gücünün bastırılabileceğinden emin değilim. Eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazıyabilirseniz, o çocuk büyüyünce bir patates olur:)
Fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatın, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar. Çocuklarımıza güvenmemiz gerektiğine inanıyorum. Normal çocuklar, gerçeklikle fantaziyi birbirinden ayırt etmeyi gayet iyi becerir. Çocuk tek boynuzlu atların gerçek olmadığını tabii ki bilir, ama öte yandan tek boynuzlu atlar üzerine yazılan bir kitabın, eğer yeterince iyiyse, hakiki bir kitap olduğunu da bilir.
Jung der ki; "Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur." Başka bir deyişle, gölgenize ne kadar az bakarsanız, o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içindeki bir tehdide dönüşür. Bilince kabul edilmeyen gölge, dışarı, ötekilere yansıtılır. Benim bir kusurum yok-sorun onlar...
Eğer gerçek dünyada yaşamak istiyorsam, bu yansıtmalarımdan vazgeçmek zorundayım; nefret edilesi olanın, kötünün içimde olduğunu kabul etmeliyim. Bu kolay değildir. Suçu başkalarına atamamak zor. Ama buna değer. Eğer birey, diyor Jung "Kendi gölgesiyle hesaplaşmayı öğrenirse, dünya için gerçek birşey yapmış olur. Günümüzün devasa, çözülmemiş toplumsal sorunlarının hiç olmazsa minicik bir parçasını sırtlanmayı başarmıştır."
Ağır gittim değil mi?:) Neyse, derin ama güzel konular bence...
Yazıyı, güzel bir şarkıyla noktalayayım. Dün bu şarkıyı bir arkadaşım yolladı bana, yıllardır bildiğim ve nakaratını ezbere söylediğim şarkıyı, ilk defa sözlerine dikkat ederek dinledim ve çok sevdim. Bazı şarkılar zamanı gelince, gerçekten dinleniyor sanırım...
Hepinize iyi günler...
Kitap, herkesin ilgisini çeker mi bilmiyorum, çok kolay okunur bir kitap değil bana göre, ama; yazmaktan, gölgesiyle yüzleşmekten, fantazilerden, mitlerden, Jung'dan hoşlananlar için keyifli bir kitap olduğunu düşünüyorum. ("İnsan gölgesiyle yüzleşmekten hoşlanır mı?" diye sorabilirsiniz bana, sorar iseniz; "hoşlanmak biraz abartı olabilir ama gölgemizin varlığını kabul edip onunla yüzleşmeden de, tam olmuş olmuyoruz bence" derim.). Le Guin, çok bilgece anlatmış gölgemizin varlığını...
Bu kitabı okurken; önceki yıllarda "Yüzüklerin Efendisi" serisini seyrettiğime de ayrıca sevindim. Zira, yazar bazı "gölge" analizlerini bu filmdeki karakterler üzerinden(daha doğrusu Tolkien'in karakterleriyle) yapıyor ve gerek Tolkien gerek fantaziler gözümde daha da anlamlı hale geliyor.
Kitaptan birkaç alıntı yaparsam, kitapla ilgili daha çok fikir verebilirim size...
Büyümemiz için bize gereken gerçekliktir, insan erdemini ya da kötülüğünü aşan bir bütünlük. Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir. Çünkü gölgemizle yüzleşebiliriz; onu kontrol edebilir, onun rehberliğini kabul edebiliriz; böylece belki de büyüdüğümüzde, güçlenip toplum içinde sorumlu yetişkinler olduğumuzda, dünyada yapılan kötülükler, katlanmak zorunda olduğumuz adaletsizlikler, azap ve acı karşısında ve o en sondaki nihai gölge karşısında, çaresizlikle teslim olmaya ya da gördüklerimizi inkar etmeye daha az eğilimli oluruz. (*Kitabın kapağındaki metin)
Hayal gücünün bastırılabileceğinden emin değilim. Eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazıyabilirseniz, o çocuk büyüyünce bir patates olur:)
Fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatın, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar. Çocuklarımıza güvenmemiz gerektiğine inanıyorum. Normal çocuklar, gerçeklikle fantaziyi birbirinden ayırt etmeyi gayet iyi becerir. Çocuk tek boynuzlu atların gerçek olmadığını tabii ki bilir, ama öte yandan tek boynuzlu atlar üzerine yazılan bir kitabın, eğer yeterince iyiyse, hakiki bir kitap olduğunu da bilir.
Jung der ki; "Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur." Başka bir deyişle, gölgenize ne kadar az bakarsanız, o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içindeki bir tehdide dönüşür. Bilince kabul edilmeyen gölge, dışarı, ötekilere yansıtılır. Benim bir kusurum yok-sorun onlar...
Eğer gerçek dünyada yaşamak istiyorsam, bu yansıtmalarımdan vazgeçmek zorundayım; nefret edilesi olanın, kötünün içimde olduğunu kabul etmeliyim. Bu kolay değildir. Suçu başkalarına atamamak zor. Ama buna değer. Eğer birey, diyor Jung "Kendi gölgesiyle hesaplaşmayı öğrenirse, dünya için gerçek birşey yapmış olur. Günümüzün devasa, çözülmemiş toplumsal sorunlarının hiç olmazsa minicik bir parçasını sırtlanmayı başarmıştır."
Ağır gittim değil mi?:) Neyse, derin ama güzel konular bence...
Yazıyı, güzel bir şarkıyla noktalayayım. Dün bu şarkıyı bir arkadaşım yolladı bana, yıllardır bildiğim ve nakaratını ezbere söylediğim şarkıyı, ilk defa sözlerine dikkat ederek dinledim ve çok sevdim. Bazı şarkılar zamanı gelince, gerçekten dinleniyor sanırım...
Hepinize iyi günler...
19 May 2015
Benzemez Kimse Sana Müzeyyen Senar
Geçen aylarda, dev çınarlar bir bir gitti öte dünyaya...Ne mutlu ki, onların verdiği hediyelerin tadını bir parça da olsa çıkarabildim kendimce...
İlki Müzeyyen Senar...Türk Sanat Müziği diyince, aklıma önce onunla Zeki Müren'in adı geliyor. Eski taş plak günleri...Yazmışımdır önceden mutlaka...Radyo dinlenen bir evde büyüdüm. Televizyona geçildiği zaman da, özellikle dedemlerde Türk Sanat Müziği korolarının çok izlendiğini hatırlıyorum. TSM, çocuklukta bayıldığım bir müzik değildi. (Bayılırsam da, mecazi anlamda bayılırdım herhalde...) Ama işte bu müzik bünyeye bir kere zerkedilmeye görsün, vakti gelince demlenip, pek güzel ortaya çıkıyor tadı. O dönem şarkılarının sözleri bile yeter onları sevmem için. Peki o içli bestelere ne demeli?
Müzeyyen Senar'ın vefat ettiği günün akşamı, Açık Radyo'da sanatçının taş plak günlerindeki parçalarından çaldılar. Allah'ım öyle güzel parçalar üst üste çalındı ki... Defne'yi yatırma telaşım olmasa, çay bardağına rakı koyup bir avuç leblebiyle şarkılara eşlik edecektim. Defne'yi yatırırken de şarkılara eşlik ettim ama o zaman diliminde hiçbir şey yapmayıp sadece Müzeyyen Senar'ı dinlemek istedim.
Müzeyyen Senar'ın güzel okuduğu birçok şarkı var ama bu şarkıyı koymak istedim bloga...Zira bu şarkının hikayesini öğrendim geçenlerde. Biraz önce baktım, Kanat Atkaya da yazmış şarkının hüzünlü hikayesini. Kısaca yazayım: Bu şarkının güftesini, Osmanlı eliti bir ailenin çocuğu olan şair İhsan Raif Hanım yazmış. 13 yaşında, taş konakta kardeşiyle oynarken, "arap bacıların komplosu" olarak adlandırdığı vahim bir olay gelmiş başına. Konağın kapısı gümbürtüyle açılmış ve içeri reji memuru Mehmet Ali girmiş. Aralarında hiçbir temas olmamasına rağmen, eve bir erkek girdiği için, adı kirlenmiş ve 13 yaşında hiç sevmediği bir adamla evlenmek zorunda kalmış. İstanbul'dan İzmir'e gelin gitmiş. Hayatını değiştiren bu mutsuz olay, ona bu şarkının sözlerini yazdırmış. Kabus gibi ama gerçek bir olay. O mutsuzluğunu kelimelere dökemese ne yapardı kim bilir? Hikayenin devamı da ilginç, öğrenmek isterseniz tık
Biz gene de Müzeyyen Senar'a bu kadar hüzünlü veda etmeyelim. Tamam şarkıların çoğu hüzünlü ama o şarkılar bize hüzünlü zamanlarımızda eşlik etmese, nic'olurdu halimiz? Bir de, bu kadar derin duygular yaşanabilmesi, bu duyguların bu şekilde sözlere aktarılabilmesi insanın içine işliyor. Sizi bilemem ama bana güzel geliyor bu şarkılar...
Kapanışı "Fikrimin İnce Gülü" ile yapayım en iyisi. Siz gene de "Gamzedeyim Deva Bulmam"'ı da dinleyin bir sıra. Bir de Müzeyyen Senar'ın taş plak kayıtlarını...
Sormayayım diyorum ama sormadan da edemiyorum. Siz hangi şarkılarını seversiniz Müzeyyen Senar'ın?:)
İlki Müzeyyen Senar...Türk Sanat Müziği diyince, aklıma önce onunla Zeki Müren'in adı geliyor. Eski taş plak günleri...Yazmışımdır önceden mutlaka...Radyo dinlenen bir evde büyüdüm. Televizyona geçildiği zaman da, özellikle dedemlerde Türk Sanat Müziği korolarının çok izlendiğini hatırlıyorum. TSM, çocuklukta bayıldığım bir müzik değildi. (Bayılırsam da, mecazi anlamda bayılırdım herhalde...) Ama işte bu müzik bünyeye bir kere zerkedilmeye görsün, vakti gelince demlenip, pek güzel ortaya çıkıyor tadı. O dönem şarkılarının sözleri bile yeter onları sevmem için. Peki o içli bestelere ne demeli?
Müzeyyen Senar'ın vefat ettiği günün akşamı, Açık Radyo'da sanatçının taş plak günlerindeki parçalarından çaldılar. Allah'ım öyle güzel parçalar üst üste çalındı ki... Defne'yi yatırma telaşım olmasa, çay bardağına rakı koyup bir avuç leblebiyle şarkılara eşlik edecektim. Defne'yi yatırırken de şarkılara eşlik ettim ama o zaman diliminde hiçbir şey yapmayıp sadece Müzeyyen Senar'ı dinlemek istedim.
Müzeyyen Senar'ın güzel okuduğu birçok şarkı var ama bu şarkıyı koymak istedim bloga...Zira bu şarkının hikayesini öğrendim geçenlerde. Biraz önce baktım, Kanat Atkaya da yazmış şarkının hüzünlü hikayesini. Kısaca yazayım: Bu şarkının güftesini, Osmanlı eliti bir ailenin çocuğu olan şair İhsan Raif Hanım yazmış. 13 yaşında, taş konakta kardeşiyle oynarken, "arap bacıların komplosu" olarak adlandırdığı vahim bir olay gelmiş başına. Konağın kapısı gümbürtüyle açılmış ve içeri reji memuru Mehmet Ali girmiş. Aralarında hiçbir temas olmamasına rağmen, eve bir erkek girdiği için, adı kirlenmiş ve 13 yaşında hiç sevmediği bir adamla evlenmek zorunda kalmış. İstanbul'dan İzmir'e gelin gitmiş. Hayatını değiştiren bu mutsuz olay, ona bu şarkının sözlerini yazdırmış. Kabus gibi ama gerçek bir olay. O mutsuzluğunu kelimelere dökemese ne yapardı kim bilir? Hikayenin devamı da ilginç, öğrenmek isterseniz tık
Biz gene de Müzeyyen Senar'a bu kadar hüzünlü veda etmeyelim. Tamam şarkıların çoğu hüzünlü ama o şarkılar bize hüzünlü zamanlarımızda eşlik etmese, nic'olurdu halimiz? Bir de, bu kadar derin duygular yaşanabilmesi, bu duyguların bu şekilde sözlere aktarılabilmesi insanın içine işliyor. Sizi bilemem ama bana güzel geliyor bu şarkılar...
Kapanışı "Fikrimin İnce Gülü" ile yapayım en iyisi. Siz gene de "Gamzedeyim Deva Bulmam"'ı da dinleyin bir sıra. Bir de Müzeyyen Senar'ın taş plak kayıtlarını...
Sormayayım diyorum ama sormadan da edemiyorum. Siz hangi şarkılarını seversiniz Müzeyyen Senar'ın?:)
12 February 2015
1 Kitap:Terapi Olarak Sanat ve 2 Film: Whiplash/Being There
Geçen aydan bir yazı daha vardı ancak onu geçtim şimdilik...
*
Sabah Açık Radyo ile güne başladım. Ekonomik olarak "büyümeme" üzerine bir hayatın mümkünlüğü üzerine konuştular Ömer Madra ve arkadaşları(diğer isimleri kaçırdım maalesef). Kapitalist sistemin sürekli büyümeye dayalı yaklaşımının sürdürülemezliği ve sürdürülebilir yaşam koşulları üzerine konuştular...Telefon çaldı, sonra araya başka işler girdi, tüm programı dinlemeyedim ancak kapitalist sistemin ehlileştirilmesi gereken bir dönemde olduğumuzu bir kez daha duymak, hissetmek, iyi geldi bana...
*
Son bir sene, hayata bakışımın oldukça farklılaştığı bir sene oldu. Sanki başka bir ben çıktı içimden. Anlatması güç, belki de bir kitap yazar, anlatırım ilerde:) Hala da bu süreç içinde olduğumu hissediyorum. Detaya girmiyorum şu an ancak yaşadığım bu farklı dönemi, acısıyla tatlısıyla kabul ederek, hayata devam ediyorum. "Kabul" içinde hazineler barındıran, çok kıymetli bir değermiş. Bu yaşlarda öğreniyorum.
*
Neyse uzatmayayım, bu süreçte yazmayı kesmek, kendimden vazgeçmek olacakmış gibi geldi bana. O yüzden yazmaya devam...Hoş bir yazı yazdıktan sonra "ay yayınlamasaydım, yanlış anlarlar mı insanlar? şöyle mi yazsaydım, böyle mi yazsaydım" durumlarım oluyor gene zaman zaman ama bir arkadaşımın dediği gibi ;"Yazı sen yazdıktan sonra senin olmaktan çıkar, herkes o yazıdan kendi alacağını, anlayacağını anlar. Tabi alacağı birşey varsa..." O yüzden durumu abartmadan, çıkar kafadakileri, olsun bitsin Füs diyorum kendime...İnsanın kendine ettiğini başka kimse ona etmiyormuş walla:)
*
Öğlene kadar vaktim var, artık o zamana kadar ne yazabilirsem...
*
Aklımdaki konu başlıkları:
-Müzeyyen Senar'a veda
-2 film, 1 kitap
-40 yaşından sonra üniversiteli olmak
-Sürdürülebilir yaşam üzerine...
-Para para para...
-İletişim özürleri üzerine...
*
Bugün konuya zor girdik, 2 film ve 1 kitapla yazıyı noktalayayım...
1 kitap:
Terapi Olarak Sanat
Bu kitabı Alain de Botton benim için yazmış sanki:) Kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitap, her gece yatmadan önce başımın ucunda beni bekliyor. Sanatı, sanatçıyı genelde toplumdan kopuk, hayatın gerçeklerinden uzak, romantik insanlar olarak görme eğilimi var çoğu insanda. (Bu benim yorumum tabi.) Halbuki sanatçılar bana göre, hayata karşı çok duyarlı insanlar, dünyadaki güçlüklere, çirkinliklere, zalimliklere sanat aracılığıyla çare bulmaya çalışıyorlar. İnsanı katman katman açarak, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlıyorlar...Dünyanın güzelliklerini, insanların görmesine gayret ediyorlar...
*
Alain de Botton ve John Armstrong, Sanat'ın hayata yaptığı katkıları; "Aşk, Doğa, Para ve Siyaset" konu başlıklarında örnekleriyle anlatıyor. Kitabı okudukça, sanat çalışmalarına farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Kendi biricik gözlerinizle:). Alain de Botton ve John Armstrong, sanata çok samimi bir yaklaşımda bulunmuş. Sanatı, sade vatandaşın anlayabileceği, hayatına katabileceği basitlikte anlatmışlar...
Çok söze gerek yok, birkaç metin yazayım kitabın içinden, ne demek istediğimi anlayacaksınız...(Kitap çok ucuz bir kitap değil, almayı düşünürseniz, internetten indirimli almanızı tavsiye ederim.)
"Dünya daha nazik bir yer olsaydı, herhalde güzel eserlerden ne o kadar çok etkilenir ne de onlara o kadar çok gerek duyardık. Sanatın bize kendini hissettiren en tuhaf yanlarından biri, bizi zaman zaman ağlatma gücüdür; yürek paralayıcı ya da ürkütücü bir görüntü sunarken değil, müstesna bir sevimliliği ve zarafeti olan bir eserle, biran için yüreğimizi dağlayabilir. Güzellik karşısında, yoğun bir duygulanım yaşanan bu özel anlarda bize ne olur?"
"Sanat sıklıkla çektiğimiz sancıları gözden geçirmek için önemli ve ciddi bir bakış noktası sunar. Yıldızlar ile okyanusların, büyük sıradağların ya da kıta yarıklarının resmedildiği, romantik anlamada yüce sanat eserleri için bu özellikle geçerlidir. Bu eserler, değersizliğimizin farkına varmamızı sağlayarak bizde tatlı bir huşu uyandırır, insanların yaşadığı felaketlerin, sonsuz ihtimallerle kıyaslandığında nasıl da önemsiz olduğunu hissettirerek, bizleri hayatın başımıza sardığı anlaşılmaz trajedileri tevekkülle karşılamaya biraz daha istekli kılar. Hiçe sayılan varlığımızın öneminde ısrar ederek, incinen gururumuzu onarmak yerine, bir sanat eserinin yardımıyla, özümüzdeki hiçliği idrak etmeye ve böylece değerini kavramaya gayret edebiliriz.
"Kendimize karşı şeffaf değiliz. Sezgilerimiz, kuşkularımız, önsezilerimiz, belirsiz derin düşüncelerimiz ve tuhaf bir biçimde birbirine girmiş duygularımız var; hepsi de basit tanımlara karşı direnç gösteriyor. Halden hale giriyoruz ama gerçekten nedir bu haller bilmiyoruz. Derken, zaman zaman, daha önceden hissetmiş olduğumuz ama asla açıkça kavrayamadığımız bir şeye değinen sanat eserleriyle karşılaşıyoruz. "Sıkça düşünülmüş ama asla o kadar güzel ifade edilmemiş" düşünceler. Başka bir deyişle; kendi düşüncemizin, kendi deneyimimizin, elle tutulmaz, tarifi zor bir parçası alınıp kurgulanıyor ve bize öncesinden daha iyi bir şekilde iade ediliyor, bizler de sonunda kendimizi daha iyi anladığımızı hissediyoruz."
2 Film:
Whiplash
Bir bateri öğrencisiyle hocasının ilişkisinin anlatıldığı filmin konusu başta sıradan gelebilir size. Ancak seyredenler bilir, bir gerilim filmi tadında seyrediyorsunuz filmi. (Biz filmin sonunda oldukça gerilmiş olduğuzu farkettik Mithat'la:) Hocanın aşırı sert tavırları, öğrencinin sınırları zorlayan azmi, soluk soluğa seyrettiriyor filmi. Birşeyi başarmak için denemenin sınırı nedir? Hangi noktada bırakmak, hangi noktaya kadar zorlamak gerek? Tamamen kişinin iç dünyasına göre değişir bence...Filme gitmeyi düşünenler olabilir, o yüzden ayrıntı vermeyeceğim ancak bu güzel müzikler bu aşırı disiplinde nasıl ruh bulur, ortaya çıkar ondan çok emin olamadım. Neyse, güzel film, özellikle Whiplash ve Caravan müziklerini dinlemek hoştu...
Buyrun filmin fragmanına;
Being There
Peter Sellers'ın bu filmini yazar birilerinden duymuştum ancak kimdi hatırlamıyorum. Peter Sellers'ın olgunluk döneminde çektiği filmlerden biri. Hayatında sadece bahçe ile uğraşmış, bahçıvanlık yapmış, az ve kesik kesik konuşan, dünyadan kopuk, tuhaf bir karakteri canlandırıyor Peter Sellers. Filmdeki adı; Chance Gardener.
Film, yazar Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanmış. Hatta Peter Sellers, bu romanı okuduktan sonra Kosinski'ye, "Benim bahçemden veya bahçemin dışından temin edilebilir" notuyla bir telgraf göndermiş adını belirtmeden. Yani role talip olduğunu böyle gizemli bir şekilde Kosinski'ye bildirmiş. Kosinski verdiği numarayı aradığında, karşısına Peter Sellers çıkmış. Ve sonunda da, Peter Sellers rolü kapmış. (Gerçekten ondan başka kim oynardı bu rolü bilemedim:)
Bu tuhaf bahçıvanın enteresan olaylar neticesinde, kendi dünyasından çıkarak, dış dünyayla buluşması ve burada yaşanan komik olaylar anlatılıyor filmde. Ne yaşanırsa yaşansın, bahçıvanın her şeyi, bahçıvanlıktan bildiği, doğanın kanunları ile basitçe açıklayabilmesi, insanlarda müthiş bir hayranlık uyandırıyor ve ortaya hiciv dolu bir komedi çıkıyor. Film yavaş yavaş açılıyor, başta biraz sabırlı olmakta fayda var. Kahkahalar atmıyorsunuz belki ama film boyunca yaşanan ironik durumlar sizi kıs kıs güldürüyor...Doğanın gücüne de, bir kez daha saygı duyuyorsunuz:)
İyi seyirler...
*
Sabah Açık Radyo ile güne başladım. Ekonomik olarak "büyümeme" üzerine bir hayatın mümkünlüğü üzerine konuştular Ömer Madra ve arkadaşları(diğer isimleri kaçırdım maalesef). Kapitalist sistemin sürekli büyümeye dayalı yaklaşımının sürdürülemezliği ve sürdürülebilir yaşam koşulları üzerine konuştular...Telefon çaldı, sonra araya başka işler girdi, tüm programı dinlemeyedim ancak kapitalist sistemin ehlileştirilmesi gereken bir dönemde olduğumuzu bir kez daha duymak, hissetmek, iyi geldi bana...
*
Son bir sene, hayata bakışımın oldukça farklılaştığı bir sene oldu. Sanki başka bir ben çıktı içimden. Anlatması güç, belki de bir kitap yazar, anlatırım ilerde:) Hala da bu süreç içinde olduğumu hissediyorum. Detaya girmiyorum şu an ancak yaşadığım bu farklı dönemi, acısıyla tatlısıyla kabul ederek, hayata devam ediyorum. "Kabul" içinde hazineler barındıran, çok kıymetli bir değermiş. Bu yaşlarda öğreniyorum.
*
Neyse uzatmayayım, bu süreçte yazmayı kesmek, kendimden vazgeçmek olacakmış gibi geldi bana. O yüzden yazmaya devam...Hoş bir yazı yazdıktan sonra "ay yayınlamasaydım, yanlış anlarlar mı insanlar? şöyle mi yazsaydım, böyle mi yazsaydım" durumlarım oluyor gene zaman zaman ama bir arkadaşımın dediği gibi ;"Yazı sen yazdıktan sonra senin olmaktan çıkar, herkes o yazıdan kendi alacağını, anlayacağını anlar. Tabi alacağı birşey varsa..." O yüzden durumu abartmadan, çıkar kafadakileri, olsun bitsin Füs diyorum kendime...İnsanın kendine ettiğini başka kimse ona etmiyormuş walla:)
*
Öğlene kadar vaktim var, artık o zamana kadar ne yazabilirsem...
*
Aklımdaki konu başlıkları:
-Müzeyyen Senar'a veda
-2 film, 1 kitap
-40 yaşından sonra üniversiteli olmak
-Sürdürülebilir yaşam üzerine...
-Para para para...
-İletişim özürleri üzerine...
*
Bugün konuya zor girdik, 2 film ve 1 kitapla yazıyı noktalayayım...
1 kitap:
Terapi Olarak Sanat
Bu kitabı Alain de Botton benim için yazmış sanki:) Kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitap, her gece yatmadan önce başımın ucunda beni bekliyor. Sanatı, sanatçıyı genelde toplumdan kopuk, hayatın gerçeklerinden uzak, romantik insanlar olarak görme eğilimi var çoğu insanda. (Bu benim yorumum tabi.) Halbuki sanatçılar bana göre, hayata karşı çok duyarlı insanlar, dünyadaki güçlüklere, çirkinliklere, zalimliklere sanat aracılığıyla çare bulmaya çalışıyorlar. İnsanı katman katman açarak, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlıyorlar...Dünyanın güzelliklerini, insanların görmesine gayret ediyorlar...
*
Alain de Botton ve John Armstrong, Sanat'ın hayata yaptığı katkıları; "Aşk, Doğa, Para ve Siyaset" konu başlıklarında örnekleriyle anlatıyor. Kitabı okudukça, sanat çalışmalarına farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Kendi biricik gözlerinizle:). Alain de Botton ve John Armstrong, sanata çok samimi bir yaklaşımda bulunmuş. Sanatı, sade vatandaşın anlayabileceği, hayatına katabileceği basitlikte anlatmışlar...
Çok söze gerek yok, birkaç metin yazayım kitabın içinden, ne demek istediğimi anlayacaksınız...(Kitap çok ucuz bir kitap değil, almayı düşünürseniz, internetten indirimli almanızı tavsiye ederim.)
"Dünya daha nazik bir yer olsaydı, herhalde güzel eserlerden ne o kadar çok etkilenir ne de onlara o kadar çok gerek duyardık. Sanatın bize kendini hissettiren en tuhaf yanlarından biri, bizi zaman zaman ağlatma gücüdür; yürek paralayıcı ya da ürkütücü bir görüntü sunarken değil, müstesna bir sevimliliği ve zarafeti olan bir eserle, biran için yüreğimizi dağlayabilir. Güzellik karşısında, yoğun bir duygulanım yaşanan bu özel anlarda bize ne olur?"
"Sanat sıklıkla çektiğimiz sancıları gözden geçirmek için önemli ve ciddi bir bakış noktası sunar. Yıldızlar ile okyanusların, büyük sıradağların ya da kıta yarıklarının resmedildiği, romantik anlamada yüce sanat eserleri için bu özellikle geçerlidir. Bu eserler, değersizliğimizin farkına varmamızı sağlayarak bizde tatlı bir huşu uyandırır, insanların yaşadığı felaketlerin, sonsuz ihtimallerle kıyaslandığında nasıl da önemsiz olduğunu hissettirerek, bizleri hayatın başımıza sardığı anlaşılmaz trajedileri tevekkülle karşılamaya biraz daha istekli kılar. Hiçe sayılan varlığımızın öneminde ısrar ederek, incinen gururumuzu onarmak yerine, bir sanat eserinin yardımıyla, özümüzdeki hiçliği idrak etmeye ve böylece değerini kavramaya gayret edebiliriz.
"Kendimize karşı şeffaf değiliz. Sezgilerimiz, kuşkularımız, önsezilerimiz, belirsiz derin düşüncelerimiz ve tuhaf bir biçimde birbirine girmiş duygularımız var; hepsi de basit tanımlara karşı direnç gösteriyor. Halden hale giriyoruz ama gerçekten nedir bu haller bilmiyoruz. Derken, zaman zaman, daha önceden hissetmiş olduğumuz ama asla açıkça kavrayamadığımız bir şeye değinen sanat eserleriyle karşılaşıyoruz. "Sıkça düşünülmüş ama asla o kadar güzel ifade edilmemiş" düşünceler. Başka bir deyişle; kendi düşüncemizin, kendi deneyimimizin, elle tutulmaz, tarifi zor bir parçası alınıp kurgulanıyor ve bize öncesinden daha iyi bir şekilde iade ediliyor, bizler de sonunda kendimizi daha iyi anladığımızı hissediyoruz."
2 Film:
Whiplash
Bir bateri öğrencisiyle hocasının ilişkisinin anlatıldığı filmin konusu başta sıradan gelebilir size. Ancak seyredenler bilir, bir gerilim filmi tadında seyrediyorsunuz filmi. (Biz filmin sonunda oldukça gerilmiş olduğuzu farkettik Mithat'la:) Hocanın aşırı sert tavırları, öğrencinin sınırları zorlayan azmi, soluk soluğa seyrettiriyor filmi. Birşeyi başarmak için denemenin sınırı nedir? Hangi noktada bırakmak, hangi noktaya kadar zorlamak gerek? Tamamen kişinin iç dünyasına göre değişir bence...Filme gitmeyi düşünenler olabilir, o yüzden ayrıntı vermeyeceğim ancak bu güzel müzikler bu aşırı disiplinde nasıl ruh bulur, ortaya çıkar ondan çok emin olamadım. Neyse, güzel film, özellikle Whiplash ve Caravan müziklerini dinlemek hoştu...
Buyrun filmin fragmanına;
Being There
Peter Sellers'ın bu filmini yazar birilerinden duymuştum ancak kimdi hatırlamıyorum. Peter Sellers'ın olgunluk döneminde çektiği filmlerden biri. Hayatında sadece bahçe ile uğraşmış, bahçıvanlık yapmış, az ve kesik kesik konuşan, dünyadan kopuk, tuhaf bir karakteri canlandırıyor Peter Sellers. Filmdeki adı; Chance Gardener.
Film, yazar Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanmış. Hatta Peter Sellers, bu romanı okuduktan sonra Kosinski'ye, "Benim bahçemden veya bahçemin dışından temin edilebilir" notuyla bir telgraf göndermiş adını belirtmeden. Yani role talip olduğunu böyle gizemli bir şekilde Kosinski'ye bildirmiş. Kosinski verdiği numarayı aradığında, karşısına Peter Sellers çıkmış. Ve sonunda da, Peter Sellers rolü kapmış. (Gerçekten ondan başka kim oynardı bu rolü bilemedim:)
Bu tuhaf bahçıvanın enteresan olaylar neticesinde, kendi dünyasından çıkarak, dış dünyayla buluşması ve burada yaşanan komik olaylar anlatılıyor filmde. Ne yaşanırsa yaşansın, bahçıvanın her şeyi, bahçıvanlıktan bildiği, doğanın kanunları ile basitçe açıklayabilmesi, insanlarda müthiş bir hayranlık uyandırıyor ve ortaya hiciv dolu bir komedi çıkıyor. Film yavaş yavaş açılıyor, başta biraz sabırlı olmakta fayda var. Kahkahalar atmıyorsunuz belki ama film boyunca yaşanan ironik durumlar sizi kıs kıs güldürüyor...Doğanın gücüne de, bir kez daha saygı duyuyorsunuz:)
İyi seyirler...
11 February 2015
Kamelyalı Kadın'dan La Traviata'ya...
Bu da geçen aydan bir yazı...
*
Genelde şanslı bir insan olduğumu düşünürüm. Misal...Bu sene gösterime giren, "La Traviata" operasına gitmek istediğimde, La Traviata operasındaki solistlerden biri arkadaşım çıkıyor, üstelik kendisi, sağolsun bizi operaya da davet ediyor:) Operaya davet etmekle kalmıyor. Bana opera öncesinde okumam için de, bir kitap önerisinde bulunuyor: Alexandre Dumas Fils'in "Kamelyalı Kadın" kitabı.
*
Acayip seviniyorum! Uzun dönemdir, bu kadar hızlı okuduğum bir kitap olmamıştı. O kadar akıcı bir kitap ki, bir solukta okudum. 1848'de yazılmış olmasına bakmayın, tüm zamanların en tanınan aşk romanlarından biriymiş. Adını bilirdim de, okumak bu günlere kısmetmiş. Üstelik kitap, Verdi'nin "La Traviata"'sına da ilham kaynağı olmuş.
*
Alexandre Dumas Fils; 24 yaşındayken, bir aşkı nasıl bu kadar sade ve içten anlatabilmiş, bravo doğrusu...Yaşanan aşkı, tüm basitliği ve derinliğiyle okuyucuya(yani bana:) hissettirebilmeyi başardı, öyle ki, okurken gözümden yaşların süzüldüğü kısımlar oldu...
*
La Traviata operası da, haliyle daha kıymetli oldu benim için. Bir konuyu derinliğine bildiğim, öğrendiğim zaman, o konudan aldığım tad artıyor. Hüzünlü bir aşk hikayesi de olsa, gerçek bir aşk hikayesini okumanın, izlemenin tadı başka...
*
Gündemdeki konulardan edebiyatla, müzikle biraz uzaklaşmak ve biraz soluklanmak isterseniz buyrunuz...Başka bir versiyon izlemek isterseniz de lütfen tık...
*
Genelde şanslı bir insan olduğumu düşünürüm. Misal...Bu sene gösterime giren, "La Traviata" operasına gitmek istediğimde, La Traviata operasındaki solistlerden biri arkadaşım çıkıyor, üstelik kendisi, sağolsun bizi operaya da davet ediyor:) Operaya davet etmekle kalmıyor. Bana opera öncesinde okumam için de, bir kitap önerisinde bulunuyor: Alexandre Dumas Fils'in "Kamelyalı Kadın" kitabı.
*
Acayip seviniyorum! Uzun dönemdir, bu kadar hızlı okuduğum bir kitap olmamıştı. O kadar akıcı bir kitap ki, bir solukta okudum. 1848'de yazılmış olmasına bakmayın, tüm zamanların en tanınan aşk romanlarından biriymiş. Adını bilirdim de, okumak bu günlere kısmetmiş. Üstelik kitap, Verdi'nin "La Traviata"'sına da ilham kaynağı olmuş.
*
Alexandre Dumas Fils; 24 yaşındayken, bir aşkı nasıl bu kadar sade ve içten anlatabilmiş, bravo doğrusu...Yaşanan aşkı, tüm basitliği ve derinliğiyle okuyucuya(yani bana:) hissettirebilmeyi başardı, öyle ki, okurken gözümden yaşların süzüldüğü kısımlar oldu...
*
La Traviata operası da, haliyle daha kıymetli oldu benim için. Bir konuyu derinliğine bildiğim, öğrendiğim zaman, o konudan aldığım tad artıyor. Hüzünlü bir aşk hikayesi de olsa, gerçek bir aşk hikayesini okumanın, izlemenin tadı başka...
*
Gündemdeki konulardan edebiyatla, müzikle biraz uzaklaşmak ve biraz soluklanmak isterseniz buyrunuz...Başka bir versiyon izlemek isterseniz de lütfen tık...
19 December 2014
Top 10 - Zeki Müren
Dün, Zeki Müren'in Yapı Kredi'deki sergisine gitmek üzere vapura bindim. Vapurun kalkmasını beklerken, martılara takıldı gözüm. Martılar, büyük bir ahenkle denize konup konup, tekrar uçuyorlardı, oyun oynuyorlardı aralarında adeta...Onları seyretmek iyi geldi bana...Koptum bir süreliğine herşeyden...
Vapur hareket ettikten sonra, Ot dergisini okumaya başlamıştım ki, Can Yücel'in "Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin..."mısrasıyla karşılaştım...Eşzamanlılık bu olsa gerek. Can Yücel sanki cevap verdi bana öte taraflardan..."Denizin sokak çocukları martılar"...Ne güzel bir tanımlama değil mi?
*
Neyse, girişi martılarla yapmış olalım...Ama asıl anlatacağım Yapı Kredi'deki Zeki Müren sergisi. Serginin süresi yıl sonuna kadar uzatılmış...
*
Kısa kısa yazıyorum...
*
Sergide size Zeki Müren'in taş plak yıllarındaki güzel şarkıları eşlik ediyor. Tüm sergiyi arkılarını mırıldana mırıldana dolaştık arkadaşımla tüm sergiyi...
*
Sene sene kendini ortaya çıkarışı ve kendini ortaya çıkardıkça gerçekten güneş gibi parlaması inanılmaz!
*
1958'de ilk şortlu çılgın sahne kıyafetlerini giymeye başlamış.
*
Türk milleti kendi bastırılmışlıklarını en şık şekilde dışarı vurabildiği için belki de, Zeki Müren'i bu kadar baş tacı edebildi diye düşündüm sergiyi gezerken...
*
Seyirciye daha iyi ulaşabilmek için, T şeklindeki sahne düzenini gazinolara ilk o getirmiş. Onun zamanında gazinolar en şaşaalı dönemini yaşamış.
*
Orkestraya hep çok önem vermiş. Gerçekten konser duyurum ilanlarında hep orkestra isimleri Zeki Müren'in fotoğrafının yanında yer alıyordu. Diğer sanatçı fotoğrafları ilanın daha alt kısımlarındaydı...
*
18 senede 18 filmde oynamış. Yarısını seyretmişimdir sanırım...
*
Sergiyi gezerken, 1980'den sonra fotoğraflarında yüzüne, gözüne düşen bir hüzün gördüm. Belki o yasaklanmalar, belki yaşadığı acılar...Bilmiyorum ama o şen şakrak, dişlerini göstere göstere verdiği neşeli pozlar gitmiş, yerini acı dolu bakışlar almış sanki...Ona biraz üzüldüm...
*
Zeki Müren ayrıca, Robert Anderson'ın cinsel kimliği konu edinen "Çay ve Sempati" adlı bir tiyatro oyununda oynamış. O zamanlar için Broadway'de bile büyük yankı uyandıran bir oyunu Türkiye'de oynamak cesaretli bir işmiş...Helal olsun sana Zeki Müren!
*
Daha çok ayrıntı var da, kısa kesiyorum, sergiye gidip o havayı almak lazım...
*
Özellikle kıyafetlerinin sergilendiği 2. kat çok görkemli...Ellerinize sağlık Yapı Kredi!
*
Ben özellikle Zeki Müren'in ilk yıllardaki sesini, şarkı söyleme şeklini beğenirim. Bir zamanlar "En sevdiğim Zeki Müren şarkıları" gibi bir liste yapmıştım kendime. Ee şimdi zamanı gelmişken, yazıvereyim...
Dost ortamında, 2 kadeh rakıyla iyi gider;) (Daha damardan musiki isterseniz, Zeki Müren'in taş plak kayıtlarını öneririm...)
Top 10 /Zeki Müren
1-Manolya
2-Bir yangının külünü...
3-Ben gamlı hazan
4-Söyleyemem derdimi
5-Beklenen şarkı
6-Bahçevan
7-Ayrılık ateşten bir ok
8-Gülünce gözlerinin içi gülüyor...
9-Geçsin günler haftalar
10-Bir demet yasemen
Vapur hareket ettikten sonra, Ot dergisini okumaya başlamıştım ki, Can Yücel'in "Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin..."mısrasıyla karşılaştım...Eşzamanlılık bu olsa gerek. Can Yücel sanki cevap verdi bana öte taraflardan..."Denizin sokak çocukları martılar"...Ne güzel bir tanımlama değil mi?
*
Neyse, girişi martılarla yapmış olalım...Ama asıl anlatacağım Yapı Kredi'deki Zeki Müren sergisi. Serginin süresi yıl sonuna kadar uzatılmış...
*
Kısa kısa yazıyorum...
*
Sergide size Zeki Müren'in taş plak yıllarındaki güzel şarkıları eşlik ediyor. Tüm sergiyi arkılarını mırıldana mırıldana dolaştık arkadaşımla tüm sergiyi...
*
Sene sene kendini ortaya çıkarışı ve kendini ortaya çıkardıkça gerçekten güneş gibi parlaması inanılmaz!
*
1958'de ilk şortlu çılgın sahne kıyafetlerini giymeye başlamış.
| Mini etekli uğur duvağını ilk giyişi-1970 Taşlık Gazinosu |
Türk milleti kendi bastırılmışlıklarını en şık şekilde dışarı vurabildiği için belki de, Zeki Müren'i bu kadar baş tacı edebildi diye düşündüm sergiyi gezerken...
*
Seyirciye daha iyi ulaşabilmek için, T şeklindeki sahne düzenini gazinolara ilk o getirmiş. Onun zamanında gazinolar en şaşaalı dönemini yaşamış.
*
Orkestraya hep çok önem vermiş. Gerçekten konser duyurum ilanlarında hep orkestra isimleri Zeki Müren'in fotoğrafının yanında yer alıyordu. Diğer sanatçı fotoğrafları ilanın daha alt kısımlarındaydı...
*
18 senede 18 filmde oynamış. Yarısını seyretmişimdir sanırım...
*
Sergiyi gezerken, 1980'den sonra fotoğraflarında yüzüne, gözüne düşen bir hüzün gördüm. Belki o yasaklanmalar, belki yaşadığı acılar...Bilmiyorum ama o şen şakrak, dişlerini göstere göstere verdiği neşeli pozlar gitmiş, yerini acı dolu bakışlar almış sanki...Ona biraz üzüldüm...
*
Zeki Müren ayrıca, Robert Anderson'ın cinsel kimliği konu edinen "Çay ve Sempati" adlı bir tiyatro oyununda oynamış. O zamanlar için Broadway'de bile büyük yankı uyandıran bir oyunu Türkiye'de oynamak cesaretli bir işmiş...Helal olsun sana Zeki Müren!
*
Daha çok ayrıntı var da, kısa kesiyorum, sergiye gidip o havayı almak lazım...
*
Özellikle kıyafetlerinin sergilendiği 2. kat çok görkemli...Ellerinize sağlık Yapı Kredi!
*
Ben özellikle Zeki Müren'in ilk yıllardaki sesini, şarkı söyleme şeklini beğenirim. Bir zamanlar "En sevdiğim Zeki Müren şarkıları" gibi bir liste yapmıştım kendime. Ee şimdi zamanı gelmişken, yazıvereyim...
Dost ortamında, 2 kadeh rakıyla iyi gider;) (Daha damardan musiki isterseniz, Zeki Müren'in taş plak kayıtlarını öneririm...)
Top 10 /Zeki Müren
1-Manolya
2-Bir yangının külünü...
3-Ben gamlı hazan
4-Söyleyemem derdimi
5-Beklenen şarkı
6-Bahçevan
7-Ayrılık ateşten bir ok
8-Gülünce gözlerinin içi gülüyor...
9-Geçsin günler haftalar
10-Bir demet yasemen
13 November 2014
07 August 2014
Konsere Gidemiyorsak Konser Bize Gelsin...
Bugün, Yasmin'le açıkhava tiyatrosunda Bülent Ortaçgil-Birsen Tezer konserine gidecektik. Konser öncesinde de biraz demlenip, iki çift laf edecektik. Uzun süredir beklediğim bir zamandı, hem Yasmin'le sohbet hem de konser... Anlayacağınız, bugün baya bir havaya girmiştim. İstoş bugün coşup, etrafı sular seller götürünce, haliyle konser iptal edildi. İstoş'un sonraki saatlerde de sağı solu belli olmayacağı için, biz de Yasmin'le içimiz burularak bugünü iptal ettik. (Hoş İstoş naapsın, yıllardır iklim değişikliği olacak, kendinize gelin deniyor ama dinleyen kim? Kendi soyumuzu böyle böyle tüketeceğiz...)
Neyse, ben de bu durum üzerine efkarlanıp, bir kadeh şarap koydum kendime. Başladım birkaç şarkı dinlemeye...
Önce birkaç tane Bülent Ortaçgil ve Birsen Tezer şarkısı patlattım..."Olmalı mı Olmamalı mı?, Değirmenler, Eylül Akşamı, Aşk Bu Değil, Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey..."
Sonra şarkılar diğer şarkıları getirdi...
"Yüksek Sadakat- Haydi Gel İçelim, Kafile, Nazan Öncel-Gidelim Buralardan, Mabel Matiz-Zor Değil, İnce Saz-Mazi Kalbimde Bir Yaradır, Ezginin Günlüğü-Eksik Birşey Mi Var?" ile damardan giderken, Defne geldi yanıma tv seyretmekten.
Ezginin Günlüğü'nün klibini birlikte izlerken, klipte ikimiz aynı anda birşeye takıldık ve gülmeye başladık:) (Bu şarkıyı çok severim aslında ama şarkının çizgilerle anlatılmış bir versiyonu var, insan o versiyonu seyredince, çizgilere takılmadan edemiyor. Şarkının damardan gidişine biraz ayıp oluyor sanki ama bir taraftan bu animasyon, şarkıya sevimli bir hava da vermiş. Baş kahramanın hayalindeki bikinili kadın tiplemesi bizi çok güldürdü Defne ile... Ee havam da değişti haliyle. Şarkıyı bu versiyonda izlemek isterseniz: http://www.youtube.com/watch?v=JCCLTnVQ-24)
Bu vakitten sonra dj'liği Defne devraldı ve Füsun Önal parçalarına geçtik..."Son Verdim Kalbimin İşine" "Ah Nerede Vah Nerede?" sonrasında başka şarkıcılara..."İlhan İrem-İşte Hayat", Yasemin Kumral-Bim bam bom", "Erol Büyükburç-Bir başka sevgiliyi sevemem sevemem sevemem" ile pek güzel dans ettik...Yorulunca, slow şarkılara geçmek istedi dj'imiz...
-Teoman çalalım mı anne?
-Bittabiii. Hangisini?
-"Bana öyle bakma".
Defne şarkıyı içli içli söylerken, beni de içten içe güldürdü:). Dıştan da güldüm biraz ama kızar diye tuttum kendimi. "Kupa Kızı Sinek Valesi" ile devam edip, kapanışı erken bir sonbahar şarkısıyla yaptık: "İstanbul'da Sonbahar!" Ne yapalım, mevsimler değişirken, hele bugün İstoş'u seller götürürken, çok da anlamsız bir şarkı olmadı. Üstelik pek de severim kendilerini...
Hadi bakalım, hepsi olmasa da birkaç şarkıyı buraya da koyuyorum...Şarkıları dinlerken; yanına 3 kadeh şarap(+peynir) yahut 2 şişe tuborg(+fındık) veya 1 duble rakı(+leblebi) tavsiye edilir. (Kararında tüketiniz:)
Defne, Füsun Önal için, sürekli "çok fena dans ediyor değil mi anne?" diyip durdu:) (Bu arada bizimkilerin ismimi koyarken, Füsun Önal'dan da esinlendiklerini yeri gelmişken söyleyivereyim:)
Neyse, ben de bu durum üzerine efkarlanıp, bir kadeh şarap koydum kendime. Başladım birkaç şarkı dinlemeye...
Önce birkaç tane Bülent Ortaçgil ve Birsen Tezer şarkısı patlattım..."Olmalı mı Olmamalı mı?, Değirmenler, Eylül Akşamı, Aşk Bu Değil, Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey..."
Sonra şarkılar diğer şarkıları getirdi...
"Yüksek Sadakat- Haydi Gel İçelim, Kafile, Nazan Öncel-Gidelim Buralardan, Mabel Matiz-Zor Değil, İnce Saz-Mazi Kalbimde Bir Yaradır, Ezginin Günlüğü-Eksik Birşey Mi Var?" ile damardan giderken, Defne geldi yanıma tv seyretmekten.
Ezginin Günlüğü'nün klibini birlikte izlerken, klipte ikimiz aynı anda birşeye takıldık ve gülmeye başladık:) (Bu şarkıyı çok severim aslında ama şarkının çizgilerle anlatılmış bir versiyonu var, insan o versiyonu seyredince, çizgilere takılmadan edemiyor. Şarkının damardan gidişine biraz ayıp oluyor sanki ama bir taraftan bu animasyon, şarkıya sevimli bir hava da vermiş. Baş kahramanın hayalindeki bikinili kadın tiplemesi bizi çok güldürdü Defne ile... Ee havam da değişti haliyle. Şarkıyı bu versiyonda izlemek isterseniz: http://www.youtube.com/watch?v=JCCLTnVQ-24)
Bu vakitten sonra dj'liği Defne devraldı ve Füsun Önal parçalarına geçtik..."Son Verdim Kalbimin İşine" "Ah Nerede Vah Nerede?" sonrasında başka şarkıcılara..."İlhan İrem-İşte Hayat", Yasemin Kumral-Bim bam bom", "Erol Büyükburç-Bir başka sevgiliyi sevemem sevemem sevemem" ile pek güzel dans ettik...Yorulunca, slow şarkılara geçmek istedi dj'imiz...
-Teoman çalalım mı anne?
-Bittabiii. Hangisini?
-"Bana öyle bakma".
Defne şarkıyı içli içli söylerken, beni de içten içe güldürdü:). Dıştan da güldüm biraz ama kızar diye tuttum kendimi. "Kupa Kızı Sinek Valesi" ile devam edip, kapanışı erken bir sonbahar şarkısıyla yaptık: "İstanbul'da Sonbahar!" Ne yapalım, mevsimler değişirken, hele bugün İstoş'u seller götürürken, çok da anlamsız bir şarkı olmadı. Üstelik pek de severim kendilerini...
Hadi bakalım, hepsi olmasa da birkaç şarkıyı buraya da koyuyorum...Şarkıları dinlerken; yanına 3 kadeh şarap(+peynir) yahut 2 şişe tuborg(+fındık) veya 1 duble rakı(+leblebi) tavsiye edilir. (Kararında tüketiniz:)
Defne, Füsun Önal için, sürekli "çok fena dans ediyor değil mi anne?" diyip durdu:) (Bu arada bizimkilerin ismimi koyarken, Füsun Önal'dan da esinlendiklerini yeri gelmişken söyleyivereyim:)
18 June 2014
Rizom Kalır...
Bir önceki yazımı pek hüzünlü buldum. Oluyor işte, insanın duygu durumu her zaman aynı olmuyor...
İnsanın bu durum değişkenliğini Montaigne pek güzel anlatmış, sözü burada ona devredeyim, devam ederiz...
"Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki, söylemeye zor varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka bir adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da güzelse, kötü kişi değilim. Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa, aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, okudukça coştuğum bir yer, bugün birşey demez olmuş bana. Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık benim için...
Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum, düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek istemiştim acaba derim; değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine, ondan daha değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim: Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni, bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel..."
Güzel anlatmış değil mi? Üstelik bu satırların altını yıllar önce çizmiştim, üstünden yıllar geçse de, okuduklarım pek yabancılaşmamış bana:) İnsanın özü değişmese de, duygu&düşünce durumları haliyle zaman zaman değişebiliyor. Yıllar önce bir arkadaşım bana; "İnsan, ancak kendinden emin olabilir" demişti. Ben de ona "İnsan bazen kendinden bile emin olamıyor, buna ne diyeceksin?" demiştim. O konuşma geliverdi birden aklıma bu satırları yazarken...
Var işte böyle halleri insanoğlunun, çok da yüklenmemek lazım bünyeye... Neticede insanız, hata yapmaya müsait varlıklarız. En iyisi; doğaya, sevgiye, müziğe, işe, güce, mizaha... işte neyle doldurmak istiyorsan o üç noktayı, o şeylere bırakıp gitmek kendini...
Zira felsefi düşüncelere fazlaca daldım bu sıra. Felsefenin de fazlası zarar! Ufaktan çıkacağım bu dalıştan ama son olarak Jung'un hayat ile ilgili yazdığı birkaç satırla bu yazıyı noktalamak istiyorum...
"Yaşam; bana her zaman kendi rizomu(yer altı gövdesi) üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizom'un içinde gizlenmiştir. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyoruz. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır."
Bu da rizomun hediyesi olsun:
İnsanın bu durum değişkenliğini Montaigne pek güzel anlatmış, sözü burada ona devredeyim, devam ederiz...
"Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki, söylemeye zor varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka bir adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da güzelse, kötü kişi değilim. Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa, aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, okudukça coştuğum bir yer, bugün birşey demez olmuş bana. Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık benim için...
Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum, düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek istemiştim acaba derim; değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine, ondan daha değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim: Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni, bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel..."
Güzel anlatmış değil mi? Üstelik bu satırların altını yıllar önce çizmiştim, üstünden yıllar geçse de, okuduklarım pek yabancılaşmamış bana:) İnsanın özü değişmese de, duygu&düşünce durumları haliyle zaman zaman değişebiliyor. Yıllar önce bir arkadaşım bana; "İnsan, ancak kendinden emin olabilir" demişti. Ben de ona "İnsan bazen kendinden bile emin olamıyor, buna ne diyeceksin?" demiştim. O konuşma geliverdi birden aklıma bu satırları yazarken...
Var işte böyle halleri insanoğlunun, çok da yüklenmemek lazım bünyeye... Neticede insanız, hata yapmaya müsait varlıklarız. En iyisi; doğaya, sevgiye, müziğe, işe, güce, mizaha... işte neyle doldurmak istiyorsan o üç noktayı, o şeylere bırakıp gitmek kendini...
Zira felsefi düşüncelere fazlaca daldım bu sıra. Felsefenin de fazlası zarar! Ufaktan çıkacağım bu dalıştan ama son olarak Jung'un hayat ile ilgili yazdığı birkaç satırla bu yazıyı noktalamak istiyorum...
"Yaşam; bana her zaman kendi rizomu(yer altı gövdesi) üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizom'un içinde gizlenmiştir. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyoruz. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır."
Bu da rizomun hediyesi olsun:
06 April 2014
33. İstanbul Film Festivali Koşturması Başladı:)
33. İstanbul Film Festivali dün başladı! Ben de festivale 3 filmle biraz bodoslama daldım!
*
İlk film, çocuk menüsünden "Amazonia" idi. Belgesel tadındaki filmde, insanlar tarafından büyütülmüş bir maymunun, kaza ile Amazon ormanına düşmesi ve sonrasında vahşi hayattaki yaşam mücadelesi anlatılıyordu. Filmde hiç seslendirme yoktu, tamamen doğadaki hayvanların seslerini, iletişim şekillerini izleyerek filmi anlamaya çalışmak gerekiyordu. Film, çocuk menüsünde yer aldığından, "bir parça seslendirme desteği olsa, çocukların ilgisi daha yukarıda tutulabilirdi belki?" diye düşünmeden edemedim. Kolaya da kaçıyor olabilirim. Bir sıra uyukladığım için de bunu söylemiş olabilirim. Siz benim uyuklamama bakmayın, doğal yaşam ile ilgili belgesellere düşkünseniz, iyi bir filmdi diyebilirim. Çocuklar sevdi mi derseniz, "biraz sıkıcıydı ama heyecanlı yerleri de vardı" dedi bizimkiler...
*
Diğer 2 film, akşam karşı yakadaydı. Akşamüstü Defne'yi dayımlara bıraktıktan sonra, kendimce karşıya geçişle ilgili iyi bir plan yapmıştım. Daha tamamen iyileşmediğim için, hadi dedim, şimdi metro, metrobüs uğraşmayayım, arabayla Üsküdar'a ulaşıp, oradan vapur sefası yaparak karşıya geçeyim. Fikrimi beğendim ve uygulamaya koydum. Üsküdar'a geldiğimde saat 18.00 idi. Filmimiz saat 19.00'da İstanbul Modern'de olduğuna göre, vakit olarak iyi bir zamanlama yapmıştım. Afferimdi bana. Arabayı parkettikten sonra, pıt diye karşıya geçecektim...Tabi arabayı parkettikten sonra! Sahilde, fenerin olduğu alanda, İspark'ın otoparkını gözüme kestirmiştim ama bir vardım ki, görevliler nayır kafa hareketleriyle, bana "DOLU" yazısını gösteriyor. Nikah dairesi varmış meğer otoparkın yakınlarında. Bütün düğüncüler toplanmış, otopark zıngazınk! Başka bir yerde elbet otopark bulurum diye düşündüm. Zor bulursun Füs! Korkunç bir trafik içinde, 2 kere Üsküdar'da tur attım. Sonra tekrar sahildeki otoparka geldim ve "kusura bakmayın, yer açılıncaya kadar burada beklemek istiyorum, başka yer bulamıyorum" dedim. Neyse ki görevliler anlayışlı çıktılar ve kenarda beklememe izin verdiler. Bu sırada saat 18.40 oldu mu? Ooooof of! Saat 19.00'da İstanbul Modern mi demişti birisi? Neyse ki, bir araba çıktı o sırada otoparktan. Ben arabayı geri geri parkettikten sonra(hayatta yapmakta en çok zorlandığım şeylerden biridir), Üsküdar motor iskelesine doğru depar koşusuna başladım. Heyhaaaat, yaş oldu 40, 20 senedir değişen birşey yok. Her film fest'e koşarak gidiyorum...Mecazi anlamda değil, baya bayaa koşuyorum... Koş Füs koş!
*
Soluk soluğa Üsküdar-Kabataş motoruna yetişiyorum. Saat 18.50! Bu sırada zaten karşıda olan Mit, çoktan sinemaya varmış. Dur diyorum "sana biletin fotosunu çekip göndereyim, sen gir içeri, ilk 10 dk reklam nasıl olsa. Yetişirim elbet?"
*
Saat 19.00. Kabataş'tayım. Bir yandan da "dıdın dııııın, dıdın dıııııın, dıdın dııııın, dıdın dıııııın, dırı dıt dıt dırııııt!..." diye içimden iç ses müzik yapıyorum, halaa sinemaya yetişme umudum var! Ancak tramvayla felan yetişmeme imkan yok. Neyse ki, Tophane tarafına trafik açık! Taksici kafa biri çıkıyor, tüm ışıklar şansıma yeşile dönüyor. Mit'e telefon ediyorum, "yetişiyorum!" diye. Kaptan bu kadar telaşla neye yetişmeye çalıştığımı soruyor, "filme" deyince gevrek gevrek gülüyor. "İyi seyirler" diyor arabadan inerken arkamdan:)
*
Gelin görün ki, İstanbul Modern'in otopark girişindeki görevliden tut, güvenlik geçişindeki görevliye kadar "film başlamıştır, boş yere gitmeyin" geciktirme sohbetleriyle birkaç dakika daha vakit kaybediyorum...
*
Pancarlaşmış halimle soluk soluğa sinemaya varıyorum. İKSV'nin 20 yaşında ha var ha yok görevli çocukları "film başladı, maalesef alamıyoruz" diyor. Kendilerince çok haklılar tabi. Ama saat 19.10! "Siz gençsiniz, 20 küsur senedir ben bu fest'e geliyorum, karşıdan geliyorum. Reklamlar yeni bitti, biliyorum, ayrıca koltuklar da numarasız, içerde eşim var. Emek zamanında, Emek'in emektarları bizi içeri alırdı usulcacık, Emek gidince çok şey değişti hayatımızda çooook..." hanımteyze konuşmalarına geçiyorum. "Evet öyle efendim ama bit bit bit..." Neyse ki, bu konuşmaların arasında Mit'e "içeri almıyorlar" diye bir mesaj gönderiyorum. Mit hemen kapıdan çıkıp, nezaketle "benim eşim, film şimdi başladı, içeri gelebilir değil mi?" diyor. Görevliler hafif bir "ne yapsak acaba?" duraksaması yaşıyor ama hızlı, sessiz bir göz temasıyla çocuklarla anlaşıyoruz ve Mit beni içeri alıveriyor. İşte o an, Mithat gözümde bir kahramana dönüşüyor:))
*
Bu arada filme girdiğimde saat 19.12. Salon çok dolu değil, kenar koltuklara sessizce yerleşiveriyoruz. Ben de filme geç gelenleri sevmem ama bu kadarlık kaçağa da birşey demem. Siz de demeyin lütfen:). (Ben de bir daha arabayla yola çıkmayayım:)
*
Eee filmler neydi diyecek olursanız, bu sene Türk Sineması'nın 100. yılı imiş. Bunun şerefine, festivalde "Bu İkiliye Dikkat" adıyla Türk Sinemasının çeşitli sebeplerle kült olmuş filmleri gösteriliyor. Bizim cumartesi gittiğimiz iki filmde de tema, ünlü kişilerin kendilerini beyazperdede oynamalarıyla ilgiliydi. İlk filmde; Zeki Müren "Beklenen Şarkı" ile, diğerinde Emel Sayın "Mavi Boncuk" ile karşımızdaydı.
*
"Beklenen Şarkı", 1950'li yıllarda Zeki Müren'in yaptığı ilk filmmiş. Ne güzel şarkıları varmış bilmediğim...Zeki Müren'in o ilk yıllardaki sesini daha çok seviyorum. Film türü itibariyle, dram olarak adlandırılabilir ancak 1950'li yılların Türkiye'sinden bu zamana o kadar çok şey değişmiş ki, en dramatik sahnelerde bile seyirciler olarak güldüğümüz durumlar oldu. O yılların naifliğini kaybetmek üzücü, öte yandan oyunculukların yıllar içinde geliştiğini görmek de sevindirici. Beklenen şarkı hangi şarkıymış diye merak eder misiniz? Youtube'tan filmin şarkısını birebir koyayım isterdim. Gelin görün ki, youtube, yalnız ve güzel ülkeme yassah!!! Elbet açılır yakında ve orijinalini koyarım. Şimdilik dailymotion ile yetineceğiz maalesef, ben de severim bu şarkıyı...
Zeki Müren - Beklenen Şarkı paylaşan: girlinterrupted_168
*
Emel Sayın'ın Mavi Boncuk'u ise, Hababam kadrosu ve Ertem Eğilmez ile seyredilir oluyor. Onun da orijinal müziğini youtube açılınca ekleyeyim.
*
Türk filmleriyle yetişen bir nesildenim. Bu sene biletlerimin bir bölümünü bu tarz filmlerden aldım. Sanırım o dönemlerin masumiyetini hatırlamak iyi geliyor bana...
*
Son olarak kendime kıssadan hisse: Günde bir film iyidir Füscüm:)
*
Hepinize film tadında güzel günler dilerim...
*
İlk film, çocuk menüsünden "Amazonia" idi. Belgesel tadındaki filmde, insanlar tarafından büyütülmüş bir maymunun, kaza ile Amazon ormanına düşmesi ve sonrasında vahşi hayattaki yaşam mücadelesi anlatılıyordu. Filmde hiç seslendirme yoktu, tamamen doğadaki hayvanların seslerini, iletişim şekillerini izleyerek filmi anlamaya çalışmak gerekiyordu. Film, çocuk menüsünde yer aldığından, "bir parça seslendirme desteği olsa, çocukların ilgisi daha yukarıda tutulabilirdi belki?" diye düşünmeden edemedim. Kolaya da kaçıyor olabilirim. Bir sıra uyukladığım için de bunu söylemiş olabilirim. Siz benim uyuklamama bakmayın, doğal yaşam ile ilgili belgesellere düşkünseniz, iyi bir filmdi diyebilirim. Çocuklar sevdi mi derseniz, "biraz sıkıcıydı ama heyecanlı yerleri de vardı" dedi bizimkiler...
*
Diğer 2 film, akşam karşı yakadaydı. Akşamüstü Defne'yi dayımlara bıraktıktan sonra, kendimce karşıya geçişle ilgili iyi bir plan yapmıştım. Daha tamamen iyileşmediğim için, hadi dedim, şimdi metro, metrobüs uğraşmayayım, arabayla Üsküdar'a ulaşıp, oradan vapur sefası yaparak karşıya geçeyim. Fikrimi beğendim ve uygulamaya koydum. Üsküdar'a geldiğimde saat 18.00 idi. Filmimiz saat 19.00'da İstanbul Modern'de olduğuna göre, vakit olarak iyi bir zamanlama yapmıştım. Afferimdi bana. Arabayı parkettikten sonra, pıt diye karşıya geçecektim...Tabi arabayı parkettikten sonra! Sahilde, fenerin olduğu alanda, İspark'ın otoparkını gözüme kestirmiştim ama bir vardım ki, görevliler nayır kafa hareketleriyle, bana "DOLU" yazısını gösteriyor. Nikah dairesi varmış meğer otoparkın yakınlarında. Bütün düğüncüler toplanmış, otopark zıngazınk! Başka bir yerde elbet otopark bulurum diye düşündüm. Zor bulursun Füs! Korkunç bir trafik içinde, 2 kere Üsküdar'da tur attım. Sonra tekrar sahildeki otoparka geldim ve "kusura bakmayın, yer açılıncaya kadar burada beklemek istiyorum, başka yer bulamıyorum" dedim. Neyse ki görevliler anlayışlı çıktılar ve kenarda beklememe izin verdiler. Bu sırada saat 18.40 oldu mu? Ooooof of! Saat 19.00'da İstanbul Modern mi demişti birisi? Neyse ki, bir araba çıktı o sırada otoparktan. Ben arabayı geri geri parkettikten sonra(hayatta yapmakta en çok zorlandığım şeylerden biridir), Üsküdar motor iskelesine doğru depar koşusuna başladım. Heyhaaaat, yaş oldu 40, 20 senedir değişen birşey yok. Her film fest'e koşarak gidiyorum...Mecazi anlamda değil, baya bayaa koşuyorum... Koş Füs koş!
*
Soluk soluğa Üsküdar-Kabataş motoruna yetişiyorum. Saat 18.50! Bu sırada zaten karşıda olan Mit, çoktan sinemaya varmış. Dur diyorum "sana biletin fotosunu çekip göndereyim, sen gir içeri, ilk 10 dk reklam nasıl olsa. Yetişirim elbet?"
*
Saat 19.00. Kabataş'tayım. Bir yandan da "dıdın dııııın, dıdın dıııııın, dıdın dııııın, dıdın dıııııın, dırı dıt dıt dırııııt!..." diye içimden iç ses müzik yapıyorum, halaa sinemaya yetişme umudum var! Ancak tramvayla felan yetişmeme imkan yok. Neyse ki, Tophane tarafına trafik açık! Taksici kafa biri çıkıyor, tüm ışıklar şansıma yeşile dönüyor. Mit'e telefon ediyorum, "yetişiyorum!" diye. Kaptan bu kadar telaşla neye yetişmeye çalıştığımı soruyor, "filme" deyince gevrek gevrek gülüyor. "İyi seyirler" diyor arabadan inerken arkamdan:)
*
Gelin görün ki, İstanbul Modern'in otopark girişindeki görevliden tut, güvenlik geçişindeki görevliye kadar "film başlamıştır, boş yere gitmeyin" geciktirme sohbetleriyle birkaç dakika daha vakit kaybediyorum...
*
Pancarlaşmış halimle soluk soluğa sinemaya varıyorum. İKSV'nin 20 yaşında ha var ha yok görevli çocukları "film başladı, maalesef alamıyoruz" diyor. Kendilerince çok haklılar tabi. Ama saat 19.10! "Siz gençsiniz, 20 küsur senedir ben bu fest'e geliyorum, karşıdan geliyorum. Reklamlar yeni bitti, biliyorum, ayrıca koltuklar da numarasız, içerde eşim var. Emek zamanında, Emek'in emektarları bizi içeri alırdı usulcacık, Emek gidince çok şey değişti hayatımızda çooook..." hanımteyze konuşmalarına geçiyorum. "Evet öyle efendim ama bit bit bit..." Neyse ki, bu konuşmaların arasında Mit'e "içeri almıyorlar" diye bir mesaj gönderiyorum. Mit hemen kapıdan çıkıp, nezaketle "benim eşim, film şimdi başladı, içeri gelebilir değil mi?" diyor. Görevliler hafif bir "ne yapsak acaba?" duraksaması yaşıyor ama hızlı, sessiz bir göz temasıyla çocuklarla anlaşıyoruz ve Mit beni içeri alıveriyor. İşte o an, Mithat gözümde bir kahramana dönüşüyor:))
*
Bu arada filme girdiğimde saat 19.12. Salon çok dolu değil, kenar koltuklara sessizce yerleşiveriyoruz. Ben de filme geç gelenleri sevmem ama bu kadarlık kaçağa da birşey demem. Siz de demeyin lütfen:). (Ben de bir daha arabayla yola çıkmayayım:)
*
Eee filmler neydi diyecek olursanız, bu sene Türk Sineması'nın 100. yılı imiş. Bunun şerefine, festivalde "Bu İkiliye Dikkat" adıyla Türk Sinemasının çeşitli sebeplerle kült olmuş filmleri gösteriliyor. Bizim cumartesi gittiğimiz iki filmde de tema, ünlü kişilerin kendilerini beyazperdede oynamalarıyla ilgiliydi. İlk filmde; Zeki Müren "Beklenen Şarkı" ile, diğerinde Emel Sayın "Mavi Boncuk" ile karşımızdaydı.
*
"Beklenen Şarkı", 1950'li yıllarda Zeki Müren'in yaptığı ilk filmmiş. Ne güzel şarkıları varmış bilmediğim...Zeki Müren'in o ilk yıllardaki sesini daha çok seviyorum. Film türü itibariyle, dram olarak adlandırılabilir ancak 1950'li yılların Türkiye'sinden bu zamana o kadar çok şey değişmiş ki, en dramatik sahnelerde bile seyirciler olarak güldüğümüz durumlar oldu. O yılların naifliğini kaybetmek üzücü, öte yandan oyunculukların yıllar içinde geliştiğini görmek de sevindirici. Beklenen şarkı hangi şarkıymış diye merak eder misiniz? Youtube'tan filmin şarkısını birebir koyayım isterdim. Gelin görün ki, youtube, yalnız ve güzel ülkeme yassah!!! Elbet açılır yakında ve orijinalini koyarım. Şimdilik dailymotion ile yetineceğiz maalesef, ben de severim bu şarkıyı...
Zeki Müren - Beklenen Şarkı paylaşan: girlinterrupted_168
*
Emel Sayın'ın Mavi Boncuk'u ise, Hababam kadrosu ve Ertem Eğilmez ile seyredilir oluyor. Onun da orijinal müziğini youtube açılınca ekleyeyim.
*
Türk filmleriyle yetişen bir nesildenim. Bu sene biletlerimin bir bölümünü bu tarz filmlerden aldım. Sanırım o dönemlerin masumiyetini hatırlamak iyi geliyor bana...
*
Son olarak kendime kıssadan hisse: Günde bir film iyidir Füscüm:)
*
Hepinize film tadında güzel günler dilerim...
02 March 2014
Bir Demet Montaigne
Montaigne'den bir demet söz yazacağımı söylemişim şubat ayında, yazıyı yazmaya başlamış ancak bitirememiştim. Öncelikle onu bitireyim...
Buyrun bir demet Montaigne...İki söz başkalarından ama olsun, onları da Montaigne kitabına almış, kitabında bu sözlerle ilgili yorumlar yapmış... Buraya, kendisinin kısa sözlerini yazıyorum. Uzun sözlerin büyüsü kitapta...
-Ruhumuz yapacağını gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde, hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir.
-Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Bunu Titus-Livius söylemiş.)
-İnsan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
-Ben ne isem, ne durumdaysam, eylemlerim de ona göre, ona uygun olur.
-Gereğinden önce dertlenmek, gereğinden fazla dertlenmektir. (Bunu Seneca söylemiş.)
-Hiçbir şey, kendiliğinden ne o kadar üzücüdür, ne de zor. Bizim gevşekliğimiz, güçsüzlüğümüzdür ona bu niteliği veren. Büyük ve yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması gerekir, yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız, nasıl görüldüğü de önemlidir.
-İnsanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur.
-Filanca hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz- Birşey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir!
-Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır.
-Düşüncelerimizin en iyi aynası, yaşamlarımızın akışıdır.
Montaigne
Dün, Fazıl Say'ın konserine gittik. Chopin'in doğumgünüymüş birkaç gün önce, programda yer almasa da, bir parçasını çaldı. Ne de güzel çaldı... Montaigne'ye iyi gider diye onu da ekleyiverdim yazının sonuna...
Buyrun bir demet Montaigne...İki söz başkalarından ama olsun, onları da Montaigne kitabına almış, kitabında bu sözlerle ilgili yorumlar yapmış... Buraya, kendisinin kısa sözlerini yazıyorum. Uzun sözlerin büyüsü kitapta...
-Ruhumuz yapacağını gösteriş için yapmamalı, her şey içimizde, hiçbir gözün görmediği en gizli yerimizde olup bitmelidir.
-Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Bunu Titus-Livius söylemiş.)
-İnsan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
-Ben ne isem, ne durumdaysam, eylemlerim de ona göre, ona uygun olur.
-Gereğinden önce dertlenmek, gereğinden fazla dertlenmektir. (Bunu Seneca söylemiş.)
-Hiçbir şey, kendiliğinden ne o kadar üzücüdür, ne de zor. Bizim gevşekliğimiz, güçsüzlüğümüzdür ona bu niteliği veren. Büyük ve yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması gerekir, yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlarda. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız, nasıl görüldüğü de önemlidir.
-İnsanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur.
-Filanca hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz- Birşey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir!
-Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır.
-Düşüncelerimizin en iyi aynası, yaşamlarımızın akışıdır.
Montaigne
Dün, Fazıl Say'ın konserine gittik. Chopin'in doğumgünüymüş birkaç gün önce, programda yer almasa da, bir parçasını çaldı. Ne de güzel çaldı... Montaigne'ye iyi gider diye onu da ekleyiverdim yazının sonuna...
01 February 2014
Fazıl Say "İlk Şarkılar"
Fazıl Say'ın "İlk Şarkılar" albümü! Anlatılmaz, yaşanır!
Biricik ablam sayesinde haberdar olup dinlediğim albüm, kaç gündür beni benden alıyor.
Muhteşem şairlerin* şiirlerinden ne muhteşem besteler yapmış Fazıl Say. Bu kekre dünyada iyi ki varsın Fazıl Say!
Serenad Bağcan da, ne harika yorumlamış şarkıları...
Daha fazla ayrıntı verip albümün büyüsünü kaçırmak istemiyorum. Hayat gibi biraz hüzünlü ama muhteşem bir albüm.
Siz en iyisi albümü alın ve lütfen bu albümü dinlemek için kendinize bir vakit ayırın. İşinizi gücünüzü bir süreliğine de olsa bırakın ve sadece bu eşsiz müziği dinleyin. Emin olun, pişman olmayacaksınız...
Hangi parçadır en sevdiğin diye sorarsanız, derim ki; hepsi ayrı ayrı yüreğime dokunur şarkıların...
Metin Altıok'un "Düşerim'"i ile başlayın...Gerisi zaten gelir...
Bakalım size hangi şarkılar dokunacak?
*Metin Altıok, Ömer Hayyam, Cemal Süreya, Can Yücel, Pir Sultan Abdal, Orhan Veli, Nazım Hikmet Ran, Muhiddin Abdal
09 September 2013
bir rock'n coke macerası...
yarın defne'nin okulu açılıyor. yarın sabahı düşünerek, bu saatte bilgisayarın başına oturmasam daha iyi olacaktı ama oturdum artık:)
*
yeğenim şebnem, 14 yaşında olup kendisi sıkı bir müzikseverdir. çoğu müzik grubunu ondan öğreniyorum. meğer bu sene de rock'n coke'a çok sevdiği bir grup olan " hurts" geliyormuş. "hadi" dedim "gelin istoş'a, gidelim!". ablamı ikna etmek biraz zaman alsa da, ana-kız eskişehir'den geldiler bu haftasonu. şebo'dan festival öncesi biraz müzik dersi aldım, öncelikle tabi "hurts" çalıştım.
yani cumartesi günü için hazırız festivale!
tabi defne de tutturdu "ben de geleceğim diye!" o kadar uzak bir yer olmasa, hadi bir görsün diye götüreceğim ama nerdeeee...
defne'yi gündüzden bırakabileceğimiz bir yer yok. akşama arkadaşımıza bırakabiliyoruz.
"hadi, şebo günü kaçırmasın, biz önden gidelim şebo ile, siz mit'le defne'yi bırakır, arabayla gelirsiniz akşama..." dedim bizimkilere.
bana göre plan gayet iyi olmuştu ama çok büyük bir stratejik hata yaptığımın o an tabi ki henüz farkında değildim...
*
şeboyla teyze-yeğen düştük yollara. tam öğrenci gibi, önce minibüs, sonra metrobüs (arada elimizdeki sezen biletlerini trump towers önünde bir arkadaşa vermece) en son da yine oradan kalkan servise binip hezarfen yollarına düşmece...tabi sürüne sürüne gittik, yolda dur kalk dur kalk...2 saatte ulaştık ama ne yapalım festival uğruna düştük yola dedik, söylenmedik...
*
sonra şebo fest alanının muhteşem wc'leri ile tanıştı! ne bu böyle yaa, bu kadar da kötü olmaz ki wc'ler! ilk defa da gelmiyoruz festivale, daha iyi yapanlar var bu işi! neyse buna da takılmadık, akrobatik hareketlerle işimizi gördük, kaçtık o sahneden!
*
festival havasına girmeye hazır, bilet kontrol sırasına yürüdük. sıra bize geldi. biletlerimizi görevliye gösterdik.
-"18 yaş altı kişiler için şu bölüme geçin lütfen" dediler. tıpış tıpış oraya geçtik. kimliklerimizi istediler.
- siz annesi değil misiniz?
- "hayır teyzesiyim. (doğrucu davut, şaşkın tavuk füs)
(((biiiip yandınız!!! ve bittiniz hatta!!! daha farkında değilsiniz!!! sizi sürüm sürüm süründüreceğiz!!!)))
-o zaman alana giremezsiniz.
-ama bakın yeğenim esk'den sırf bu fest için geldi.
-olabilir, alamıyoruz.
-bir yetkili ile görüşebilir miyim?
-hamfendi sizi anlıyorum, vıt vıt vıt, zıt zıt zıt...
-annesi gelmeden maalesef içeri alamıyoruz.
-pardon hezarfen'deyiz, nasıl gelsin hemen annesi? annesi akşama gelecek. kimliğim sizde kalsın isterseniz?
-annesi gelince alabiliriz ancak içeri.
-bakın sizin iyi bir insan olduğunuz yüzünüzden belli, ee biz de pek kötü insanlara benzemiyoruz değil mi? uzatmasak?
-hamfendi lütfen kenarıya alalım sizi.
(şebo hayal kırıklığı ile yere çökerek ağlamaya başlar!)
ve o bölümde birçok gözü yaşlı gencin olduğunu o an farkederim. meğer orası "18 yaş altı özel ağlama bölümü"ymüş. şebo'nun ağladığını gören, durumu çoktan kanıksamış bir kız " biz 4 saattir buradayız, arkadaşımın babası bizi getirmişti ama velimiz olmadığı için bizi içeri almadılar, babamızı bekliyoruz, ancak o gelince girebileceğiz. hoş, işini bilen çoktan girdi içeri. kimi öğrenci kimliğinde yaş düzeltmesi yapmış, kimi tam bilet almış, makyajı full yapmış, havayı kapmış, içeri zıplamış, aradan kaytarıp içeri girenler, el sallayanlar...)
*
eh be füüüs, yıllardır bu organizasyon-fest işlerini bilirsin, arada yaptığın çakallıklar da olmuştur ama yaş kemale erince, hafif pas tutmuşsun ya da basiret bağlanması diyelim... çok basit birşeyi atlamışsın. ablanın kimliğiyle kendi kimliğini değiştir gel işte. ablanla benzerliğinden hayatta bir kere yararlan be kızım!!!
*
atladık işte, ama pes eder mi anadolu çocuğu? kırk yılda bi yeğenimi getirmişim konsere, elbette gireceğiz, ne salakça birşey kapıda takılmamız...
*
-hadi başka kapıdan deneyelim.
*
saçlarımızı açtık. şebo benim gözlüğü taktı, hafif makyaj(ama sıkı makyaj gerekiyormuş aslında) ve fakat başka kapıda da takıldık. buyrun yine ağlama duvarına...
*
bu sefer kadın olan başka bir yetkiliyi buluyorum.
-"bakın durumu şöyle izah edeyim. yeğenim ve annesi esk'den geldiler, ablam evde kızıma bakıyor, kızımı akşam bırakabileceğiz, yeğenimin annesiyle, eşim akşama buraya gelebilecek... bıt bıt bıt..."
(füs ne anlatıyon yaaa? hayat hikayemi anlatıyorum orada ama kimin umrunda, zaten niye umurlarında olsun ki? ah bi yaşıma göre birini bulsam...artık sonunda o kadar koptum ki, "siz de anne olacaksınız, o zaman anlayacaksınız beni..."filan diye iyice kükremeye başlıyorum ama nafile çabalar tabi...:)
*
duman konseri başlıyor.
dışarda volta atıyoruz şebo'yla, bi taraftan da "gireriz canım, merak etme" diyorum kuzuma.
*
içeride olan arkadaşlarımdan yardım istiyorum. oradan da olumlu cevap yok.
*
ablamlar yola çıktılar bu arada ama yol çok kalabalık diye başka bir yollara sapmışlar. onlardan ümit yok yakın vadede...
*
bir daha başka kapıdan deneyelim diyoruz.
bu sefer görevliye "annesiyim" diyorum. "tamam kimlik kontrolü yapacağız ağlama noktasına buyrun" diyorlar.
maalesef kükrediğim kadın beni görüyor. bu sefer başka bir kadın yetkili var, o kadın daha bir profesyonel çemkiriyor. yaa ben de artık kendimi tanıyamıyorum. tamam anladık annesi değilim ama teyzesiyim ulan.
-sitenizin ilk sayfasına büyük büyük harflerle bu uyarıyı yapmalıydınız. annesi babası hayatta olmayan bir genç olsa, bu festivale gelemeyecek mi?
-hamfendi alamıyoruz. annesi gelsin.
(tabi bu püskürtmeler sonunda hafif tonda küfürleri basıyorum çevreme, çevredeki gözü yaşlı gençler, büyük birinden böyle bir destek gelince, gülümseyerek bakıyor bana, yalnız değilsiniz çocuklar!!!)
-şebo "18 yaşını tam doldurmamışsa kişi, illa babasıyla mı gelecek konsere? yaa nasıl bir mantık bu? diyor, gülüyorum:)) yassah kardeşim, burası türkiye! 18 yaşın altındaysan müzik dinlemek yok sana! teyzeye anne yarısı derler ama burada geçmez o laflar...alkolü dayar felan ağzına mazallah...korku kültürünün egemen olduğu topraklarda bu konserler de devam eder mi acep?
*
akşama doğru giriş alanı, sırf çocuğu için gelmiş olduğu belli olan velilerle dolmaya başlamıştı. şaşkın gözlerle etrafa bakıyordu çoğu veli...
*
bizse, deniz kenarının oradaki su bidonlarının tepesine tüneyip "duman"ı dinliyoruz. güvenlik görevlileriyle sohbete başlıyoruz. yardım etmek istiyorlar ama belli ki emir büyük yerden verilmiş!
*
hurts'un başlamasına 5 dk var. ablamların gelmesine daha en az yarım saat var. son birşey geliyor aklımıza.
-hadi öğrenci biletini tam yapalım. akşam vakti artık çok bakmazlar.
ve fakat üstüne para vermemize rağmen öğrenci biletinin arkasına bir bilet daha zımbalıyor gişedeki adam. hayıııır!!!
-bu biletin tam yazan halini istiyorum.
-yok bu da öyle sayılır.
-öyle sayılmaz.
-tamam vazgeçtim, geri alayım parayı lütfen.
*
ve hurts başlar!!!
*
şebo da ağlamaya başlar. onun o halini görüp, eli kolu bağlı, çaresiz hisseden teyzesi de artık gözyaşlarını tutamaz! teyze-yeğen sarılırız birbirimize...
*
işte o an mucizevi birşey olur! kimseyi zor durumda bırakmak istemediğim için ayrıntısını yazmayacağım ama ufacıcık bir kapı bize açılır, 3.5 saatlik bekleyişimiz sonunda içeri gireriz!!!
*
konserine "miracle" şarkısıyla başlayan hurts, belli ki bizi çağırıyordu. hem ağlıyorduk hem de sevinçle ana sahneye koşuyorduk!
*
sonrası...sonrası müthiş bir mutluluk... şebom her şarkısını ezbere bildiği bu konseri keyifle seyretti ya, daha ötesi yok benim için...
ablamla mit'i merak ediyorsanız, onlar da konserin sonuna yetişti:)
*
"miracle"'dan sonra "wonderful life" şarkısına geçen "hurts" gerçekten bizi anlamış gibiydi... hayat böyle birşey galiba... en umutsuz olduğunuz zamanda size bir yerden "pişşt, enseyi karartma hemencecik, 5 dakkada değişir bütün işler" diyiveriyor...
buyrun siz de dinleyin bu güsel şarkıları...
not: sabah defne'ye hikayemizi anlattığımızda, çok büyük bir heyecanla dinledi. sonunda "aslında kimlikleri değiştirseydiniz teyzemle, yalan söylemiş olacaktınız ama gerekli bir yalanmış" diyiverdi:)
*
yeğenim şebnem, 14 yaşında olup kendisi sıkı bir müzikseverdir. çoğu müzik grubunu ondan öğreniyorum. meğer bu sene de rock'n coke'a çok sevdiği bir grup olan " hurts" geliyormuş. "hadi" dedim "gelin istoş'a, gidelim!". ablamı ikna etmek biraz zaman alsa da, ana-kız eskişehir'den geldiler bu haftasonu. şebo'dan festival öncesi biraz müzik dersi aldım, öncelikle tabi "hurts" çalıştım.
yani cumartesi günü için hazırız festivale!
tabi defne de tutturdu "ben de geleceğim diye!" o kadar uzak bir yer olmasa, hadi bir görsün diye götüreceğim ama nerdeeee...
defne'yi gündüzden bırakabileceğimiz bir yer yok. akşama arkadaşımıza bırakabiliyoruz.
"hadi, şebo günü kaçırmasın, biz önden gidelim şebo ile, siz mit'le defne'yi bırakır, arabayla gelirsiniz akşama..." dedim bizimkilere.
bana göre plan gayet iyi olmuştu ama çok büyük bir stratejik hata yaptığımın o an tabi ki henüz farkında değildim...
*
şeboyla teyze-yeğen düştük yollara. tam öğrenci gibi, önce minibüs, sonra metrobüs (arada elimizdeki sezen biletlerini trump towers önünde bir arkadaşa vermece) en son da yine oradan kalkan servise binip hezarfen yollarına düşmece...tabi sürüne sürüne gittik, yolda dur kalk dur kalk...2 saatte ulaştık ama ne yapalım festival uğruna düştük yola dedik, söylenmedik...
*
sonra şebo fest alanının muhteşem wc'leri ile tanıştı! ne bu böyle yaa, bu kadar da kötü olmaz ki wc'ler! ilk defa da gelmiyoruz festivale, daha iyi yapanlar var bu işi! neyse buna da takılmadık, akrobatik hareketlerle işimizi gördük, kaçtık o sahneden!
*
festival havasına girmeye hazır, bilet kontrol sırasına yürüdük. sıra bize geldi. biletlerimizi görevliye gösterdik.
-"18 yaş altı kişiler için şu bölüme geçin lütfen" dediler. tıpış tıpış oraya geçtik. kimliklerimizi istediler.
- siz annesi değil misiniz?
- "hayır teyzesiyim. (doğrucu davut, şaşkın tavuk füs)
(((biiiip yandınız!!! ve bittiniz hatta!!! daha farkında değilsiniz!!! sizi sürüm sürüm süründüreceğiz!!!)))
-o zaman alana giremezsiniz.
-ama bakın yeğenim esk'den sırf bu fest için geldi.
-olabilir, alamıyoruz.
-bir yetkili ile görüşebilir miyim?
-hamfendi sizi anlıyorum, vıt vıt vıt, zıt zıt zıt...
-annesi gelmeden maalesef içeri alamıyoruz.
-pardon hezarfen'deyiz, nasıl gelsin hemen annesi? annesi akşama gelecek. kimliğim sizde kalsın isterseniz?
-annesi gelince alabiliriz ancak içeri.
-bakın sizin iyi bir insan olduğunuz yüzünüzden belli, ee biz de pek kötü insanlara benzemiyoruz değil mi? uzatmasak?
-hamfendi lütfen kenarıya alalım sizi.
(şebo hayal kırıklığı ile yere çökerek ağlamaya başlar!)
ve o bölümde birçok gözü yaşlı gencin olduğunu o an farkederim. meğer orası "18 yaş altı özel ağlama bölümü"ymüş. şebo'nun ağladığını gören, durumu çoktan kanıksamış bir kız " biz 4 saattir buradayız, arkadaşımın babası bizi getirmişti ama velimiz olmadığı için bizi içeri almadılar, babamızı bekliyoruz, ancak o gelince girebileceğiz. hoş, işini bilen çoktan girdi içeri. kimi öğrenci kimliğinde yaş düzeltmesi yapmış, kimi tam bilet almış, makyajı full yapmış, havayı kapmış, içeri zıplamış, aradan kaytarıp içeri girenler, el sallayanlar...)
*
eh be füüüs, yıllardır bu organizasyon-fest işlerini bilirsin, arada yaptığın çakallıklar da olmuştur ama yaş kemale erince, hafif pas tutmuşsun ya da basiret bağlanması diyelim... çok basit birşeyi atlamışsın. ablanın kimliğiyle kendi kimliğini değiştir gel işte. ablanla benzerliğinden hayatta bir kere yararlan be kızım!!!
*
atladık işte, ama pes eder mi anadolu çocuğu? kırk yılda bi yeğenimi getirmişim konsere, elbette gireceğiz, ne salakça birşey kapıda takılmamız...
*
-hadi başka kapıdan deneyelim.
*
saçlarımızı açtık. şebo benim gözlüğü taktı, hafif makyaj(ama sıkı makyaj gerekiyormuş aslında) ve fakat başka kapıda da takıldık. buyrun yine ağlama duvarına...
*
bu sefer kadın olan başka bir yetkiliyi buluyorum.
-"bakın durumu şöyle izah edeyim. yeğenim ve annesi esk'den geldiler, ablam evde kızıma bakıyor, kızımı akşam bırakabileceğiz, yeğenimin annesiyle, eşim akşama buraya gelebilecek... bıt bıt bıt..."
(füs ne anlatıyon yaaa? hayat hikayemi anlatıyorum orada ama kimin umrunda, zaten niye umurlarında olsun ki? ah bi yaşıma göre birini bulsam...artık sonunda o kadar koptum ki, "siz de anne olacaksınız, o zaman anlayacaksınız beni..."filan diye iyice kükremeye başlıyorum ama nafile çabalar tabi...:)
*
duman konseri başlıyor.
dışarda volta atıyoruz şebo'yla, bi taraftan da "gireriz canım, merak etme" diyorum kuzuma.
*
içeride olan arkadaşlarımdan yardım istiyorum. oradan da olumlu cevap yok.
*
ablamlar yola çıktılar bu arada ama yol çok kalabalık diye başka bir yollara sapmışlar. onlardan ümit yok yakın vadede...
*
bir daha başka kapıdan deneyelim diyoruz.
bu sefer görevliye "annesiyim" diyorum. "tamam kimlik kontrolü yapacağız ağlama noktasına buyrun" diyorlar.
maalesef kükrediğim kadın beni görüyor. bu sefer başka bir kadın yetkili var, o kadın daha bir profesyonel çemkiriyor. yaa ben de artık kendimi tanıyamıyorum. tamam anladık annesi değilim ama teyzesiyim ulan.
-sitenizin ilk sayfasına büyük büyük harflerle bu uyarıyı yapmalıydınız. annesi babası hayatta olmayan bir genç olsa, bu festivale gelemeyecek mi?
-hamfendi alamıyoruz. annesi gelsin.
(tabi bu püskürtmeler sonunda hafif tonda küfürleri basıyorum çevreme, çevredeki gözü yaşlı gençler, büyük birinden böyle bir destek gelince, gülümseyerek bakıyor bana, yalnız değilsiniz çocuklar!!!)
-şebo "18 yaşını tam doldurmamışsa kişi, illa babasıyla mı gelecek konsere? yaa nasıl bir mantık bu? diyor, gülüyorum:)) yassah kardeşim, burası türkiye! 18 yaşın altındaysan müzik dinlemek yok sana! teyzeye anne yarısı derler ama burada geçmez o laflar...alkolü dayar felan ağzına mazallah...korku kültürünün egemen olduğu topraklarda bu konserler de devam eder mi acep?
*
akşama doğru giriş alanı, sırf çocuğu için gelmiş olduğu belli olan velilerle dolmaya başlamıştı. şaşkın gözlerle etrafa bakıyordu çoğu veli...
*
bizse, deniz kenarının oradaki su bidonlarının tepesine tüneyip "duman"ı dinliyoruz. güvenlik görevlileriyle sohbete başlıyoruz. yardım etmek istiyorlar ama belli ki emir büyük yerden verilmiş!
*
hurts'un başlamasına 5 dk var. ablamların gelmesine daha en az yarım saat var. son birşey geliyor aklımıza.
-hadi öğrenci biletini tam yapalım. akşam vakti artık çok bakmazlar.
ve fakat üstüne para vermemize rağmen öğrenci biletinin arkasına bir bilet daha zımbalıyor gişedeki adam. hayıııır!!!
-bu biletin tam yazan halini istiyorum.
-yok bu da öyle sayılır.
-öyle sayılmaz.
-tamam vazgeçtim, geri alayım parayı lütfen.
*
ve hurts başlar!!!
*
şebo da ağlamaya başlar. onun o halini görüp, eli kolu bağlı, çaresiz hisseden teyzesi de artık gözyaşlarını tutamaz! teyze-yeğen sarılırız birbirimize...
*
işte o an mucizevi birşey olur! kimseyi zor durumda bırakmak istemediğim için ayrıntısını yazmayacağım ama ufacıcık bir kapı bize açılır, 3.5 saatlik bekleyişimiz sonunda içeri gireriz!!!
*
konserine "miracle" şarkısıyla başlayan hurts, belli ki bizi çağırıyordu. hem ağlıyorduk hem de sevinçle ana sahneye koşuyorduk!
*
sonrası...sonrası müthiş bir mutluluk... şebom her şarkısını ezbere bildiği bu konseri keyifle seyretti ya, daha ötesi yok benim için...
ablamla mit'i merak ediyorsanız, onlar da konserin sonuna yetişti:)
*
"miracle"'dan sonra "wonderful life" şarkısına geçen "hurts" gerçekten bizi anlamış gibiydi... hayat böyle birşey galiba... en umutsuz olduğunuz zamanda size bir yerden "pişşt, enseyi karartma hemencecik, 5 dakkada değişir bütün işler" diyiveriyor...
buyrun siz de dinleyin bu güsel şarkıları...
not: sabah defne'ye hikayemizi anlattığımızda, çok büyük bir heyecanla dinledi. sonunda "aslında kimlikleri değiştirseydiniz teyzemle, yalan söylemiş olacaktınız ama gerekli bir yalanmış" diyiverdi:)
22 February 2013
if film fest'te yakaladıklarım...
if film fest'te, bu sene önceden film seçimi yapacak fırsat bulamamış olmama rağmen (itvitre'deydik o tarihlerde), son dakikada bulduğum biletlerden çok memnunum...
ilk filmim bir woody allen belgeseli. (woody allen: a documentary) bir cuma akşamı olmasına rağmen, şans eseri my bilet'te kalmış son 2 bileti ben aldım. hoş bilet almasam da, gittiğimde bilet buluyorum genelde... (tarihimde 1 kere bu işi başaramamışlığım da var ama olsun, sonuna kadar denerim:)
eğer siz de benim gibi bir woody allen severseniz, belgeseli de keyifle seyredersiniz... filmin içinde gene çok diyalog, konuşma var ama işte tipik woody allen halleri:) ne çok filmi varmış, 40'i aşkın film yapmış, bir sürü seyretmediğim filmi de varmış, ilk etapta seyredeceğim filmi "stardust memories". hoş seyrederken muhtemelen hatırlayacağım gene seyretmiş olduğumu ya neyse...
2. film "jin". filmi mutlaka sinemada seyretmenizi öneririm. zira görüntüleri çok zengin. dağa çıkmış bir kürt kızının o ortamı bırakıp normal(!) hayata dönme çabasını anlatıyor film özetle. seyredecek olanlara çok detay verip izleme keyiflerini kaçırmayım. film konusu itibariyle çok zor bir film. bu filmi zengin doğa görselleriyle bezeyip özünden kopmadan, masalsı bir şekilde anlatabilmek iyice zor olmalı. yönetmen reha erdem, çok gerçekçi sahneler çekmeye utandığını, bu sebeple masalsı bir anlatım şekli seçtiğini söylemiş bir röportajında. film beni çok etkiledi. kalbime dokundu. filmin çıkışında merdivenleri inerken, seyircileri gözlemledim, yorumlarına kulak kabarttım biraz...
çoğu gençte aşırı neşe, kahkaha atma halleri vardı, film çok dramatik bir şekilde sonuçlandığı halde...belki de bir duygu patlaması yaşıyorlar diye düşündüm. "iyi ki biz buradayız, oralarda, o hallerde değiliz" şükrünün bir yansıması belki de?
kimi görüntü ve ses kalitesine takılmış, nerede o kadar abartılan ses-görüntü kalitesi? "türkiye adam olmaz" klişe yorumları...
kimi de "kırmızı başlıklı kız yapaymış bari, ya da pamuk prenses..."
faşizanca diyebileceğim yorumlar da duydum elbet, adam; "kız aslında ne kadar iyi tiplemesi yaratılmak istenmiş, hayvanlara karşı ne kadar şefkatli, iyiliksever ama hayvana gösterdiği ilginin en ufağını bile türklere göstermiyor? "
allah'tan yanındaki kadın "ne alakası var, hiç öyle bir şey vermeye çalışmıyor film, ben senin gibi düşünmüyorum..."diyor.
"tam da bu dönemde filmin vizyona girmesi ne kadar manidar değil mi?" diye çok akıllı olduğunu göstermeye çalışan tipler de vardı...
4 katlı yürüyen merdivenden inince, epey yorum duymuşum:)
filmde benim de takıldığım yerler oldu elbet ancak yukarıdaki güdük yorumların çok daha ötesinde birşeyler vermeye çalıştığını düşünüyorum reha erdem'in...röportajında biraz bahsetmiş zaten...ellerine sağlık diyorum kendisine...en iyisi siz gidin, kendiniz karar verin...
bu arada fragmanda, çok fazla çatışma-patlama sesine yer verilmiş, halbuki filmin genelinde bu hava çok yok. ben daha başka bir dünyanın içinde hissettim kendimi... fragmana bakıp gitmemezlik etmeyin sakın...
3.film ise tam bir festival filmi: holy motors! filmin yönetmeni leos carax'ı "köprüüstü aşıkları" filminden tanıyordum. yeni bir film çekmeyeli 11 sene olmuş. merak ettim, gittim.
filmde kılıktan kılığa, karakterden karaktere bürünen mr oscar'ın(dennis lavant- ürkütücü bir etkileyiciliği var) hallerini izliyoruz. filmi seyrederken "hımm, bu bölümü pek anlamadım ama diğer bölüme bağlayacak galiba, yok bağlamadı, aaa estetik bir sahne, ne vermeye çalışıyor acaba? yok burada iyice abarttı, koptuk gidiyoruz bakalım nereye?" gibi sorular kafamda dolaştı durdu.
filmin sonunda yüzümde bir gülümsemeyle çıktım. nasıl bir film seyrettim acaba?:) filmi anlamak için gerçekten bir rehbere ihtiyacım vardı. neyse ki rehberimi internetteki bir yazıda buldum. yazıyı okuyunca, "waaay demek onları demek istedi, ilginç" kıvamına geldim. kendi yorumlarımın da örtüştüğü birkaç nokta yakalayınca "yaşasın" oldum:)
sürreal bir film seyretmek, yönetmenin iç dünyasını ne kadar yakalayabildiğinizi test etmek istiyorsanız değişik bir tecrübe olabilir holy motors sizin için...
buyrun bu da filmde çok sevdiğim akordionlu sahne çekiminden bir bölüm...
bugün son filmime gideceğim. (benim çocuğum)
bol sinemalı günler hepinize...
ilk filmim bir woody allen belgeseli. (woody allen: a documentary) bir cuma akşamı olmasına rağmen, şans eseri my bilet'te kalmış son 2 bileti ben aldım. hoş bilet almasam da, gittiğimde bilet buluyorum genelde... (tarihimde 1 kere bu işi başaramamışlığım da var ama olsun, sonuna kadar denerim:)
eğer siz de benim gibi bir woody allen severseniz, belgeseli de keyifle seyredersiniz... filmin içinde gene çok diyalog, konuşma var ama işte tipik woody allen halleri:) ne çok filmi varmış, 40'i aşkın film yapmış, bir sürü seyretmediğim filmi de varmış, ilk etapta seyredeceğim filmi "stardust memories". hoş seyrederken muhtemelen hatırlayacağım gene seyretmiş olduğumu ya neyse...
2. film "jin". filmi mutlaka sinemada seyretmenizi öneririm. zira görüntüleri çok zengin. dağa çıkmış bir kürt kızının o ortamı bırakıp normal(!) hayata dönme çabasını anlatıyor film özetle. seyredecek olanlara çok detay verip izleme keyiflerini kaçırmayım. film konusu itibariyle çok zor bir film. bu filmi zengin doğa görselleriyle bezeyip özünden kopmadan, masalsı bir şekilde anlatabilmek iyice zor olmalı. yönetmen reha erdem, çok gerçekçi sahneler çekmeye utandığını, bu sebeple masalsı bir anlatım şekli seçtiğini söylemiş bir röportajında. film beni çok etkiledi. kalbime dokundu. filmin çıkışında merdivenleri inerken, seyircileri gözlemledim, yorumlarına kulak kabarttım biraz...
çoğu gençte aşırı neşe, kahkaha atma halleri vardı, film çok dramatik bir şekilde sonuçlandığı halde...belki de bir duygu patlaması yaşıyorlar diye düşündüm. "iyi ki biz buradayız, oralarda, o hallerde değiliz" şükrünün bir yansıması belki de?
kimi görüntü ve ses kalitesine takılmış, nerede o kadar abartılan ses-görüntü kalitesi? "türkiye adam olmaz" klişe yorumları...
kimi de "kırmızı başlıklı kız yapaymış bari, ya da pamuk prenses..."
faşizanca diyebileceğim yorumlar da duydum elbet, adam; "kız aslında ne kadar iyi tiplemesi yaratılmak istenmiş, hayvanlara karşı ne kadar şefkatli, iyiliksever ama hayvana gösterdiği ilginin en ufağını bile türklere göstermiyor? "
allah'tan yanındaki kadın "ne alakası var, hiç öyle bir şey vermeye çalışmıyor film, ben senin gibi düşünmüyorum..."diyor.
"tam da bu dönemde filmin vizyona girmesi ne kadar manidar değil mi?" diye çok akıllı olduğunu göstermeye çalışan tipler de vardı...
4 katlı yürüyen merdivenden inince, epey yorum duymuşum:)
filmde benim de takıldığım yerler oldu elbet ancak yukarıdaki güdük yorumların çok daha ötesinde birşeyler vermeye çalıştığını düşünüyorum reha erdem'in...röportajında biraz bahsetmiş zaten...ellerine sağlık diyorum kendisine...en iyisi siz gidin, kendiniz karar verin...
bu arada fragmanda, çok fazla çatışma-patlama sesine yer verilmiş, halbuki filmin genelinde bu hava çok yok. ben daha başka bir dünyanın içinde hissettim kendimi... fragmana bakıp gitmemezlik etmeyin sakın...
3.film ise tam bir festival filmi: holy motors! filmin yönetmeni leos carax'ı "köprüüstü aşıkları" filminden tanıyordum. yeni bir film çekmeyeli 11 sene olmuş. merak ettim, gittim.
filmde kılıktan kılığa, karakterden karaktere bürünen mr oscar'ın(dennis lavant- ürkütücü bir etkileyiciliği var) hallerini izliyoruz. filmi seyrederken "hımm, bu bölümü pek anlamadım ama diğer bölüme bağlayacak galiba, yok bağlamadı, aaa estetik bir sahne, ne vermeye çalışıyor acaba? yok burada iyice abarttı, koptuk gidiyoruz bakalım nereye?" gibi sorular kafamda dolaştı durdu.
filmin sonunda yüzümde bir gülümsemeyle çıktım. nasıl bir film seyrettim acaba?:) filmi anlamak için gerçekten bir rehbere ihtiyacım vardı. neyse ki rehberimi internetteki bir yazıda buldum. yazıyı okuyunca, "waaay demek onları demek istedi, ilginç" kıvamına geldim. kendi yorumlarımın da örtüştüğü birkaç nokta yakalayınca "yaşasın" oldum:)
sürreal bir film seyretmek, yönetmenin iç dünyasını ne kadar yakalayabildiğinizi test etmek istiyorsanız değişik bir tecrübe olabilir holy motors sizin için...
buyrun bu da filmde çok sevdiğim akordionlu sahne çekiminden bir bölüm...
bugün son filmime gideceğim. (benim çocuğum)
bol sinemalı günler hepinize...
03 December 2012
oblivion
gerçekçi olmak gerekirse, her gün yazmak kolay iş değil. ama kendimi bu şekilde disipline etmezsem de, yazmayı erteledikçe erteliyorum...çok abartmadan yazmak lazım işte...bu ay böyle yazayım, sonra bir düzene girer elbet yazı düzenim:)
*
iş çok yoğundu bugün, ki hala bitmiş sayılmaz. ama bir ara vermek istedim.
bundan önceki aramda da, gözlerimi kapayıp bir müzik dinledim.
dün gazetede okumuştum. dot'un tiyatro oyuncularından gonca vuslateri, her sabah uyandığında; astor piazzolla'dan "oblivion"'u dinlermiş. astor piazzolla'yı ben de dinlerim ama bugün özellikle belirttiği parçayı dinledim, gözlerimi kapayarak...ofis ortamında bile, iyi geldi.
burada da paylaşayım. belki siz de seversiniz.
not: oblivion'un anlamını bilmiyordum, "unutulma, farkında olmama, kayıtsızlık" gibi bir anlamı varmış, hüzünlü bir hikaye anlatılıyor sanırım...
günün sözü de müzikle ilgili gelsin o halde...
müzik doğruca ruha seslenir, ruh da kendisini ancak müzik yardımıyla en iyi şekilde anlatabilir.
goethe
*
bu arada, her gün TED'den bir konuşma da dinleyemiyorum tabi ki ama o da dursun bir kenarda. belli mi olur, bir gün oturur birkaç konuşma birden dinlerim. hediye konusunu ayrıca yazacağım.
hadi hoşçakalın...
*
iş çok yoğundu bugün, ki hala bitmiş sayılmaz. ama bir ara vermek istedim.
bundan önceki aramda da, gözlerimi kapayıp bir müzik dinledim.
dün gazetede okumuştum. dot'un tiyatro oyuncularından gonca vuslateri, her sabah uyandığında; astor piazzolla'dan "oblivion"'u dinlermiş. astor piazzolla'yı ben de dinlerim ama bugün özellikle belirttiği parçayı dinledim, gözlerimi kapayarak...ofis ortamında bile, iyi geldi.
burada da paylaşayım. belki siz de seversiniz.
not: oblivion'un anlamını bilmiyordum, "unutulma, farkında olmama, kayıtsızlık" gibi bir anlamı varmış, hüzünlü bir hikaye anlatılıyor sanırım...
günün sözü de müzikle ilgili gelsin o halde...
müzik doğruca ruha seslenir, ruh da kendisini ancak müzik yardımıyla en iyi şekilde anlatabilir.
goethe
*
bu arada, her gün TED'den bir konuşma da dinleyemiyorum tabi ki ama o da dursun bir kenarda. belli mi olur, bir gün oturur birkaç konuşma birden dinlerim. hediye konusunu ayrıca yazacağım.
hadi hoşçakalın...
20 April 2012
daldan dala...
Merhaba,
Bir süredir yazmayı düşündüklerimi bugün toparlayım istedim. Daldan dala atlayacağım biras:)
Bir kitap:
Öncelikle bugün bitirmiş olduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Serenad-Zülfü Livaneli. Hüzünlü ve oldukça etkileyici bir roman. Çok akıcı bir kitap olduğu için, hızla okuyabiliyorsunuz. Beni kitapta iki şey çok etkiledi. Birincisi; Ermeni, Türk, Yahudi kim olursa olsun, azınlıkta olan halka karşı her zaman bir zulüm olmuş, hem bu topraklarda hem de diğer topraklarda. İnsanoğlunun bu kadar acımasız olabilmesi, beni bir kez daha ürküttü romanı okurken.
Öyle çok şey var ki, yakın tarihimizle ilgili bilmediğimiz... Mesela 1942 yılında, Romanya'daki Yahudileri Filistin'e taşımak üzere yola çıkan Struma adlı geminin Şile açıklarında Sovyetlerce havaya uçurulduğunu yeni öğrendim. Gemi arızalandığı için, 71 gün boyunca Şile'de bekletilmiş ve kimsenin gemiden çıkarılmasına izin verilmemiş. O gemiden sadece Vehbi Koç, iş ortağı olan bir aileyi patlama öncesi kurtarabilmiş. Olayda esas suçlu Sovyetler gibi görünse de; 768 kişiyi ölüme terkeden İngiltere, Türkiye, Almanya gibi ülkelerin basiretsizliği de affedilir gibi değil. Bu üzücü konu hakkında biraz daha ayrıntı öğrenmek ister misiniz bilmiyorum ama isterseniz: tık
Bu kitapta beni etkileyen ikinci şeyse; roman kahramanı olan kadının(Maya) hikayeyi anlatırken hayatında yaşadığı radikal değişiklikler oldu.
Belki romanı okumak isteyenler olabilir diyerek çok detaya girmeyeceğim ancak hem yakın tarihimizle ilgili yaşananları öğrenmek hem de iyi kurgulanmış bir roman okumak istiyorsanız, bu kitabı okuyun derim...
Kitabın adına esin kaynağı olan Schubert'in Serenad'ından bir parça ile bu bölümü kapatıyorum (kitabı okuduktan sonra bu müzik daha dokunaklı gelecektir size, klibin görüntülerine çok takılmayın):
***
Film Fest'ten 3 Film:
Film festivalinden ara ara, kısa kısa bilgiler geçeceğimi söylemiştim, ben yazana kadar film fest bitti:) Neyse, ben gene de festivalde sevdiğim üç filmi yazacağım, belki sonrasında sizin de seyretme şansınız olur bu filmleri:
-Kadınlar: Juliette Binoche döktürmüş gene. Zaten bu kadının her filmini seviyorum ben. Başta, filmin çok basit bir konusu varmış gibi görünüyordu ama o basit gibi görünenin altında yatan gizli ve karmaşık detaylar, çok güzel su üstüne çıkarıldı ilerleyen dakikalarda. Tam festivallik bir filmdi bence.
-Yalnız Gezegen: Filmi izlerken "Bir Zamanlar Anadolu'da" gibi ağır akan, bu sebeple seyredeni de içine alan bir film diye düşünmüştüm. Bu ağır akışın, filmin etkisini arttırmak için nefis bir yol olduğunu film çıkışında anladım. Gene çok basit bir hikaye var gibiydi görüntüde ancak görünürün arkasındaki insan hallerini vermesi açısından film oldukça çarpıcıydı. Nuri Bilge Ceylan'ın jüri başkanı olduğunu unutmuştum. Onun başkanlığında, Altın Lale Uluslararası Film ödülü verilmiş bu filme. Bu haberi okuduğumda, yüzüme bir gülümseme geldi. Sabırla seyrederim diyorsanız, tavsiye ederim.
Bir anne, 6 yaşındaki 2 çocuğu Fransızca bir animasyona götürürse ne olur? Alt yazı türkçe elbette de, onları kim okuyacak?:) Öncelikle filme girişimizi anlatayım: Tam filme gireceğiz, bizim danaların karnı acıktı. Aç bırakacak değiliz çocukları ama film başlayacak, neyse alelacele aldık tostlarımızı(biri sucuklu!) girdik içeri. Çocuklara dedim ki, "film festivalinde içeriye yiyecek sokulmaz, hışırtıdan felan seyirciler çok rahatsız olur, lütfen çok sessiz yiyin". Gizli birşey yapmanın o tatlı heyecanıyla, minik eller sessiz sessiz kağıtları açtılar, ufak ufak yediler tostlarını. Bravo dedim içimden. Bunu atlattık, peki 76 dk'lık filmi nasıl anlatacağız çocukları sıkmadan, etraftan homurdanma sesleri duymadan, ooof Füs ya, doğru dürüst okusana öncesinde şu kitapçığı...Filmin konusunu öncesinde çocuklara anlatmıştım. Arada fısır fısır biraz daha bilgi verdim. Efe daha cool davrandı, soru sormadı genelde, Defne'nin arada "Anne, ne diyor, peki şimdi ne dedi?" diye sesi yükseldi Rexx'te ama neyse ki kimse birşey demedi. Filme gelince, film enfesti!!! Gerçekten türkçe seslendirme olsaydı, çocuklar filmi bayılarak seyrederdi. Şimdiki haliyle bile sevdiklerini düşünüyorum. Konusu kısaca; ressam tarafından eksik bırakılan resimdeki figürlerin aralarındaki mücadeleyi ve ressamı bulma maceralarını anlatıyordu. Eskizler(en alttakiler) , eksikler ve tastamamlar (renkleri ve çizimleri tamamlanmış figürler) üzerinden tüm sosyal sistemi vermiş yönetmen, hayran oldum kendisine. Bulabilirseniz mutlaka filmi seyredin, çocuklarınıza da seyrettirin derim.
***
Bir insan:
Günlerdir aklım Meral Okay'da, onunla ilgili birçok yazı okudum. Hasta olduğunu bilmiyordum, üzüldüm erken gidişine. Haberi duyunca, yıllar önce ölen sevgili eşi Yaman Okay'a kavuştu diye düşündüm. Yakınen tanımıyorum elbet onları ancak aşkları çok güsel olan bir çiftmiş. Meral Okay'ın eşi için yazdığı mektubu okursanız dediklerime daha çok hak vereceksiniz: tık. Meral Okay'ın eşi hakkında söylediği şu sözler de aklıma çakıldı kaldı:
“Onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi. Bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi… Ben Yaman’la birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım… O, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız.”
Karin Karakaşlı güzel bir yazı yazdı bu gözleri gülen kadınla ilgili, orada Meral Okay'ın aşk ve mutlulukla ilgili söyledikleri de aklımın bir köşesinde :
“Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz”
"Adı Bende Saklı, Masum Değiliz, Masal," gibi onlarca içimize dokunan şarkıya can veren, İkinci Bahar, Muhteşem Yüzyıl gibi yazdığı muhteşem senaryolarla bize dizileri sevdiren, bu güzel kadın eminim gittiği yere de ışığını götürmüştür.
Kaç gündür şarkılarını mırıldanıyorum ama çok hüzünlü bir şarkısıyla veda etmeyelim, Masal'la yazımızı bitirelim:
***
Bahçemizde geçen haftasonu yapılan Permakültür çalışmaları ile ilgili Aziz Nesin'lik hikayeyi de sanırım yarın yazabileceğim...
Hepinize iyi geceler...
20 February 2012
bir pazar gecesi aklıma gelenler...
Bu, "her gün sevdiğim müzikleri yazacağım" projesi biraz sekteye uğradı. Gene de vazgeçmiş değilim...
Sabah Defne'nin çok sevdiği CD'li müzik kitaplarından (Bay Majör'le Klasik Müzik Masalları) Bach müzik CD'sini dinledik. Bach'ın "Air" parçasını çok severim. Özellikle ilk gençlik yıllarımda, kendimi hafif melankolik hissettiğim zamanlarda, bu parçayı dinlemek bana çok iyi gelirdi. Bugünün müziği Bach'dan olsun o zaman:)
*
Bugün; son dönemde gittiğim 2 tiyatro oyunu (Supernova, 10 Adımda Unutmak) ve bir filmden (The Artist) bahsedecektim ancak şu an başka bir konu aklımı çeliyor...Oyunları ve filmi bir sonraki yazıda yazarım.
*
Doğumgünümün olduğu bir haftaya girmek üzereyiz. Doğumgünlerimde eski heyecanım yok ama gene de o gün kendimi hoş tutmaya çalışıyorum. O gün benim kendimle biraz başbaşa kaldığım, hayattaki gidişatımla ilgili kendimi gözden geçirdiğim bir gün oluyor genelde. O gün mümkünse, işten izin almaya çalışıyorum.
Yıllar geçtikçe görüyorum ki, ruh fıstık gibi duruyor yerli yerinde. Ruh yaşlanmıyor, bedeni idare ediyor sadece. Diğer taraftan, yaşlanmak da kaçınılmaz, keyifli yaşlanmaya çalışmak lazım en iyisi, herşeye rağmen...
Keyifli yaşlanmak da sadece kendinle olmuyor, sevdiklerinle beraber mümkün, yani ben böyle düşünüyorum.
Sevdiklerinin varlığı yetiyor aslında ama şu düzenin yarattığı hediyeleşme çılgınlığından hala tam olarak kurtulabilmiş değiliz. Evet bazı alınan hediyeler çok özel ancak şimdiye kadar aldığım hediyelerden en çok hangileri aklımda kaldı diye düşündüğümde; en çok el emeği, göz nuru olan hediyeler aklımda kalanlar...Diğer şeyler çok çabuk unutulup gidiyor. Belki herkes için ince şeyler düşünüp bulamayız ama yakınlarımız için biraz kafa yorabiliriz gibi geliyor bana.
Mesela ilk etapta aklıma gelen 3 müthiş hediye; geçen sene Şebo ile Fırat'ın birlikte senaryosunu yazıp, "beni" oynadıkları harika video çalışması, Banu'nun ilmek ilmek ördüğü, kış akşamlarımın vazgeçilmez sıcacık battaniyesi, Yasmin'in sırf beni yazı yazmaya teşvik etmek için bana açtığı bu şahane blog...Bu hediyelerin değeri paha biçilemez.
Öte yandan Facebook'ta herkes birbirinin doğumgününü kutluyor ben de dahil olmak üzere. Tamam hatırlanmak güzel ama birbirinin aynı mesajlar ortamda uçuşup durunca çok da anlamlı olmuyor sanki?
Gönlüm bir taraftan diyor ki, bu doğumgününde Facebook statümde bir değişiklik yapayım ve şunu yazayım:
"Arkadaşlar doğumgünümde; benimle çok sevdiğiniz bir filmi veya kitabı/müziği/sanatçıyı/ resmi/fotoğrafı/sözü...paylaşmak ister misiniz? Paylaşırsanız beni çok mutlu edersiniz:)"
İnanın bu bana çok güzel bir doğumgünü hediyesi olur. Arkadaşımın gerçekten sevdiği birşeyi, benimle paylaşması çok güzel bir şey!
Tabi bunu yapar mıyım bilmiyorum, sonuçta böyle bir mesaj başka birinden bana gelse, hemen memnuniyetle paylaşır mıyım, emrivaki gelir mi bilemiyorum. Ama emrivaki gelen de paylaşmasın zaten, içinden gelen, o anda paylaşmak istediğini, çok da abartmadan hemen yazıversin işte...
Tabi Facebook arkadaşlığını da çok abartmamak gerek. Neyse Facebook'tan vazgeçtim, aslanlar gibi blogum var, buradan benimle paylaşsanız, bana yeter de artar:)
Bach'ın Air parçasıyla aranızdan ayrılıyorum. Ben gözlerimi kapayarak dinlerdim bu müziği, size de öneririm:)
Görüşmek üzere...
Sabah Defne'nin çok sevdiği CD'li müzik kitaplarından (Bay Majör'le Klasik Müzik Masalları) Bach müzik CD'sini dinledik. Bach'ın "Air" parçasını çok severim. Özellikle ilk gençlik yıllarımda, kendimi hafif melankolik hissettiğim zamanlarda, bu parçayı dinlemek bana çok iyi gelirdi. Bugünün müziği Bach'dan olsun o zaman:)
*
Bugün; son dönemde gittiğim 2 tiyatro oyunu (Supernova, 10 Adımda Unutmak) ve bir filmden (The Artist) bahsedecektim ancak şu an başka bir konu aklımı çeliyor...Oyunları ve filmi bir sonraki yazıda yazarım.
*
Doğumgünümün olduğu bir haftaya girmek üzereyiz. Doğumgünlerimde eski heyecanım yok ama gene de o gün kendimi hoş tutmaya çalışıyorum. O gün benim kendimle biraz başbaşa kaldığım, hayattaki gidişatımla ilgili kendimi gözden geçirdiğim bir gün oluyor genelde. O gün mümkünse, işten izin almaya çalışıyorum.
Yıllar geçtikçe görüyorum ki, ruh fıstık gibi duruyor yerli yerinde. Ruh yaşlanmıyor, bedeni idare ediyor sadece. Diğer taraftan, yaşlanmak da kaçınılmaz, keyifli yaşlanmaya çalışmak lazım en iyisi, herşeye rağmen...
Keyifli yaşlanmak da sadece kendinle olmuyor, sevdiklerinle beraber mümkün, yani ben böyle düşünüyorum.
Sevdiklerinin varlığı yetiyor aslında ama şu düzenin yarattığı hediyeleşme çılgınlığından hala tam olarak kurtulabilmiş değiliz. Evet bazı alınan hediyeler çok özel ancak şimdiye kadar aldığım hediyelerden en çok hangileri aklımda kaldı diye düşündüğümde; en çok el emeği, göz nuru olan hediyeler aklımda kalanlar...Diğer şeyler çok çabuk unutulup gidiyor. Belki herkes için ince şeyler düşünüp bulamayız ama yakınlarımız için biraz kafa yorabiliriz gibi geliyor bana.
Mesela ilk etapta aklıma gelen 3 müthiş hediye; geçen sene Şebo ile Fırat'ın birlikte senaryosunu yazıp, "beni" oynadıkları harika video çalışması, Banu'nun ilmek ilmek ördüğü, kış akşamlarımın vazgeçilmez sıcacık battaniyesi, Yasmin'in sırf beni yazı yazmaya teşvik etmek için bana açtığı bu şahane blog...Bu hediyelerin değeri paha biçilemez.
Öte yandan Facebook'ta herkes birbirinin doğumgününü kutluyor ben de dahil olmak üzere. Tamam hatırlanmak güzel ama birbirinin aynı mesajlar ortamda uçuşup durunca çok da anlamlı olmuyor sanki?
Gönlüm bir taraftan diyor ki, bu doğumgününde Facebook statümde bir değişiklik yapayım ve şunu yazayım:
"Arkadaşlar doğumgünümde; benimle çok sevdiğiniz bir filmi veya kitabı/müziği/sanatçıyı/ resmi/fotoğrafı/sözü...paylaşmak ister misiniz? Paylaşırsanız beni çok mutlu edersiniz:)"
İnanın bu bana çok güzel bir doğumgünü hediyesi olur. Arkadaşımın gerçekten sevdiği birşeyi, benimle paylaşması çok güzel bir şey!
Tabi bunu yapar mıyım bilmiyorum, sonuçta böyle bir mesaj başka birinden bana gelse, hemen memnuniyetle paylaşır mıyım, emrivaki gelir mi bilemiyorum. Ama emrivaki gelen de paylaşmasın zaten, içinden gelen, o anda paylaşmak istediğini, çok da abartmadan hemen yazıversin işte...
Tabi Facebook arkadaşlığını da çok abartmamak gerek. Neyse Facebook'tan vazgeçtim, aslanlar gibi blogum var, buradan benimle paylaşsanız, bana yeter de artar:)
Bach'ın Air parçasıyla aranızdan ayrılıyorum. Ben gözlerimi kapayarak dinlerdim bu müziği, size de öneririm:)
Görüşmek üzere...
08 January 2012
amelie
Dünkü yazının "müzik arıyorum" başlığı, ferdi özbeğen'in "vefaaa arıyorum, doooost arıyorum..." şarkısı gibi olmuş:)
İnsanın ruh hali çok değişken, dün ofiste damardan bir müzik ile kafayı dağıtmak istiyordum ancak yapılacak en iyi şey, hemen ofisi terketmekmiş. Zira ofisten çıktıktan sonra, modum büyük ölçüde değişti.
Neyse, gelelim bugüne... Sizinle, gecenin bu sakin, huzurlu saatlerine uyacağını düşündüğüm bir parçayı paylaşmak istiyorum. Amelie filminden, Yann Tiersen 'in sevdiğim bir parçası: La Valse!
(Bu arada; Amelie filmi, benim en kıymetli filmlerimden biridir. Defne'ye, büyüdüğünde açması için, bir kutu hazırlayacağım. Kutuya bu filmi de koyacağım. O zamana dvd çalan bir alet kalır mı bilmiyorum ama bir yolunu bulur elbet Defne filmi seyretmenin...)
İyi dinlemeler, siz de sevdiğiniz müzikleri paylaşırsanız, gerçekten çok sevinirim:)
06 January 2012
müzik arıyorum...
Bütün hafta çalışmışsınız, yorgunluk çökmüş bünyeye, hafiften de karnınız ağrıyor, etrafta da çok güzel haberler yok...
Böyle bir ruh halinde en çok hangi şarkıyı dinlemek istersiniz?
Ben şu an kafayı dağıtacak bir müzik arayışındayım ama aklıma birşey gelmiyor...Öyle hafif birşey dinlemek de kesmiyor, damardan, mod değiştiren birşey istiyorum...Aklınıza böyle bir şarkı gelirse yazar mısınız?
*
Azla yetinmeyen çoğu bulamazmış derler ya, fotoğraf makinem kayıp yılbaşından bu yana. Sen misin fotoğraf makinesini beğenmeyen, al işte böyle mecbur kalırsın telefonunun kamerasına...Neyse, bulacağım elbet bir yerlerde...
*
Bu arada, hayatımda minik şeyler denemeye devam edeceğim.
Mesela;
-Bu ay her gün; ilgimi çeken, çeşitli sebeplerle sevdiğim bir müziği blogumda yayınlayacağım. Bugünü saymayın:)
Bugün siz bana destek olursanız, gerisi gelecek...
Run away from all your boredom
Run away from all your whoredom and wave
Your worries, and cares, goodbye
All it takes is one decision
A lot of guts, a little vision to wave
Your worries, and cares goodbye
It's a maze for rats to try x2
It's a race, a race for rats
A race for rats to die
It's a race, a race for rats
A race for rats to die
Sick and tired of Maggie's farm
She's a witch, with broken arms to wave
Your worries, and cares, goodbye
It's a maze for rats to try x2
It's a race, a race for rats
A race for rats to die
It's a race, a race for rats
A race for rats to die x3
Burn away
Run away
Hadi iyi akşamlar,
Böyle bir ruh halinde en çok hangi şarkıyı dinlemek istersiniz?
Ben şu an kafayı dağıtacak bir müzik arayışındayım ama aklıma birşey gelmiyor...Öyle hafif birşey dinlemek de kesmiyor, damardan, mod değiştiren birşey istiyorum...Aklınıza böyle bir şarkı gelirse yazar mısınız?
*
Azla yetinmeyen çoğu bulamazmış derler ya, fotoğraf makinem kayıp yılbaşından bu yana. Sen misin fotoğraf makinesini beğenmeyen, al işte böyle mecbur kalırsın telefonunun kamerasına...Neyse, bulacağım elbet bir yerlerde...
*
Bu arada, hayatımda minik şeyler denemeye devam edeceğim.
Mesela;
-Bu ay her gün; ilgimi çeken, çeşitli sebeplerle sevdiğim bir müziği blogumda yayınlayacağım. Bugünü saymayın:)
Bugün siz bana destek olursanız, gerisi gelecek...
Run away from all your boredom
Run away from all your whoredom and wave
Your worries, and cares, goodbye
All it takes is one decision
A lot of guts, a little vision to wave
Your worries, and cares goodbye
It's a maze for rats to try x2
It's a race, a race for rats
A race for rats to die
It's a race, a race for rats
A race for rats to die
Sick and tired of Maggie's farm
She's a witch, with broken arms to wave
Your worries, and cares, goodbye
It's a maze for rats to try x2
It's a race, a race for rats
A race for rats to die
It's a race, a race for rats
A race for rats to die x3
Burn away
Run away
Hadi iyi akşamlar,
Subscribe to:
Posts (Atom)













