Featured Post

21 October 2013

kalimera* komşu!

bayram tatilinde; arabayla, komşu topraklara, yunanistan'a gittik. uzun bir gezi yazısı yazmayacağım. sadece gezide benim için önemli olan bazı anıları ve kareleri sizinle paylaşmak istiyorum...
*
dedeağaç-kavala-tasos-selanik yolcuları...

türkiye-yunanistan arabayla çok yakınmış...gidişte, tır yoğunluğu sebebiyle ipsala'da çok bekledik ancak dönüşte hiç sıra yoktu, pırr diye geçtik sınırdan...

sakin ve huzurlu dedeağaç...
 hava bile edepli, yağmur gündüz yağmıyor, gece yağıyor sadece...
dedeağaç-bayıldık bisiklete...
kasımpatılar ve fesleğenler bisikletin sepetindeki toprağa ekili:)
dedeağaç-köftelerin yağlı kağıtta gelmesi okey de, zeytinyağlı greek salad'ı kağıtta servis etmek...epey iddialı!
salatanın yağı dışarı taşmasın diye bir ekmeği bitirmişimdir herhalde:)
benim kahvem ama defne'nin bu fotoğrafı bana çok huzurlu geldiği için paylaşmak istedim...
kavala kalesinden kanatlanan bir martı...hava mis, kurabiyeleri fazla tatlı...
muhteşem tasos! çam ağaçlarıyla kaplı, nefis sahilleri olan şahane bir ada...
bence tam zamanında gitmişiz, sakin mevsimi!
defne bu fotoda kıyıda görünüyor ama sonrasında dayanamayıp kıyafetlerle cuuuup daldı denize! o kadar mutluydu ki...beni de ikna etmeye çalıştı, ben "çık denizden" diyorum, o bana "anne gir denize, harika" diyor...sonuç? tabi ki defne'nin fendi füs'ü yendi:) bizim kıyafetler de epeyce nasiplendi denizden...
tasos- çocukluk hatta bebeklik arkadaşımı gördüğüm sahil:) dünya çok küçük!
26 no'lu plakayı görünce "aa tanıdık biri olur mu acep?" demiştim, içinden şirin çıktı:)) ne kadar mutlu oldum onu gördüğüme...
marble beach-böyle bir plaj olursa, kışın bile denize girersin...
akşamın 6.30 olduğuna, havanın serinliğine bakmadan, ben bile balıklama atladım denize...mit de dayanamadı bu sefer!
"bir şeyi yapmanın sırası onu yapmak istediğin andır" dememiş miydi çetin altan...
tutmadım kendimi, atladım denize, insanlık için küçük benim için büyük bir adımdı:)
akşama ancak sıcak çorbalarla kendimize geldik ama değerdi...
tasos'ta güne veda...
selanik- bizim için selanik farklı bir anlam taşıdı...çok masalsı bir anı bu...
mit'in babasının dedesi, zamanında bir yunan kızına aşık oluyor ve kızı kaçırıyor, anadolu'ya geliyorlar.
doğal olarak, kızın tüm ailesi yunanistan'da kalıyor. iletişim yıllar içinde ister istemez kopuyor...
yıllar sonra, bir tesadüf eseri mit'in babası, ailenin yunan tarafıyla iletişime geçiyor ve geçen sene selanik'te tanışıyorlar!
biz de selanik'te onlarla tanışıp güzel bir gün geçirdik birlikte:) çok sıcak ve çok tanıdıklardı...
hatta yaşlılar evinde yatan ailenin en büyüğünü bile ziyaret ettik. yaşlılar evini ziyaret bizi bambaşka diyarlara götürdü...

ölümlü olduğumuzu hatırlamak lazım. o yüzden de her anın kıymetini bilmek lazım. (size söylemiyorum kendime söylüyorum:)
fotoya dönecek olursak, tabi hayat devam ediyordu...mit'in akrabaları, ziyaret sonrası, bizi salaş bir balık restoranına götürdü. şimdiye kadar yunanistan'da yediğim en lezzetli mezeleri orada yedim...fotoğrafı biraz geç çektim ama idare edin artık;)
diyeceğim o ki; yunan toprakları bize çok yakın, gözünüzde büyütmeyin, vizeniz varsa, biraz zaman, biraz da nakdiniz varsa, basın gaza gidin...yemekler lezzetli, komşunun sohbeti hoş, en önemlisi toprağın sakinliği, fiyatlar şimdilik makul! fiyatlar coşmadan, kalabalık bu toprakları doldurmadan, aklınızın bir yerinde olsun bu diyarlar...

sevgiler...

*kalimera-yunanca "merhaba"

11 October 2013

charles eisenstein ile başka bir dünya mümkün...

yazmayı planladığım ve fakat yazamadığım o kadar yazı var ki, onları yazmadan başka birşey yazarsam, planladığım yazılara ayıp olacakmış gibi geliyor. "e ona da ayıp olmasın buna da ayıp olmasın" derken, hiçbirşey yazmayıp geçiriyorum günlerimi...
"yaşamaktan yazmaya vakit kalmıyor" diye kandırıyorum bazen kendimi. halbuki yazmaya her zaman vakit var. aslında yapmak istediğin şeye, her zaman vakit var...
*
buyrun bayram öncesi yazıya...
*
dün, amerikalı yazar ve konuşmacı charles eisenstein'ın söyleşisine gittik mit'le. son dakikada defne'yi ayarlayıp konuşmaya gidebildiğimiz için mutluyum:) kim bu charles eisenstein derseniz, kendisini yeni dünya düzeninin öncülerinden diye tanımlayabilirim. detay bilgi için about charles'i okumanızı şiddetle tavsiye ederim. esaslı bir zat kendileri...
*
charles eisentein'ı mit sayesinde tanıdım. yazarın "kutsal ekonomi" kitabını kutsal bir kitap gibi okumuştu mit. ben okumasam da, charles hakkında bir görüşüm oluşmuştu. dün kendisini de görünce, kitaplarını okumak konusunda daha bir heyecanlandım.


bir kere son derece gerçek bir adam. uçaktan indiği gibi söyleşiye gelmiş. (giftival adlı bir oluşumun toplantısı için gelmiş istoş'a aslında)
sade. bize öğretilen özgüvenli oturuş, havalı bakışlar... felan, yok bunlar.
doğal, çocuksu haliyle gayet güçlü bir duruşu vardı bana göre.
*
konuşmasının hepsini tek tek yazmayacağım. ancak aklımda ve kalbimde kalanları minik minik yazıyorum. o kadar doğal, o kadar içten anlattı ki, konuşmanın sonunda gidip adamı yanaklarından öpesim geldi. bu adamı takip etmekte fayda var. yeni bir kitabı daha çıkıyor. (the more beautiful world our hearts know is possible) . türkçesi de çıkacak sanırım. okuyup ırgalanak diyorum...

şimdi konuşmadan bazı alıntılar...

-şimdiye kadar hep güçlerle yönetilen bir dünyada olduk. para da bu güçlerden biri. "artık bu işten para kazanmayacaksınız" denilse, kaçınız "ama benim hayat amacım bu işti" diyerek işine gitmeye devam eder?

-evet doğru, umutsuzluk var. bana göre umutsuzluğun 2 sebebi var:
1-ben tek başıma bütün güçlere karşı ne yapabilirim ki?
2-içten gelen yas enerjisi

-çocuklara bakın. çocuk, bu dünyanın daha güsel yaşanabilecek bir yer olduğunun farkındadır. onlar için herşey mümkündür.

-size doğal olarak verilen içinizdeki mükemmel hediyeyi keşfedin ve bu hediyeyi etrafınızla paylaşın. minicik görünen, hiç kimse için birşey ifade etmez diye düşündüğünüz birşey, farklılık yaratabilir.

-sistemde, genel olarak; "ben iyiyim ama tüm bu kötülükler başkalarından kaynaklanıyor" diye bir düşünce şekli hakim. amerikan filmlerinde de hep kötüler-iyiler savaşı var ve iyiler filmin sonunda hep bir şekilde kazanıyor. bu hikayenin değişme vakti gelmedi mi? karşımızdaki kişi kabul etsek de etmesek de, "bizim aynamız". hepimiz biriz. kendimizi doğadan, insanlardan ayrıştıramayız. 

-naif bulabilirsiniz beni. evet naifim ancak şu an başka yolları deneme dönemi olduğuna inanıyorum. gezi'de farklı kesimleri biraraya getirebilen doğal güç, birçok silahlı/örgütlü gücün yapamayacağı birşeyi başardı. kalbimiz daha güsel bir dünya olduğunu biliyor ancak zihnimiz nasıl olabileceğini henüz tam bilmiyor.

-bana kahramanlarımın kimler olduklarını soruyorlar. (burada birkaç hikaye anlatıyor...)
-amerika'nın bir şehri, suç oranının oldukça yüksek olduğu bir mahallede, panço isimli bir adam "barış evi" açıyor. evin kapıları herkese sürekli açık. 
bir gün panço'yu yolda hırsızlar soymaya kalkıyor. o sırada polis sirenleri çalmaya başlıyor. hırsızlar panço'yu bırakıp koşmaya başlarlarken, arkalarından panço'nun da koştuğunu görüyorlar. "sen niye geliyorsun?" diye sorduklarında "ben de bu mahallenin sakiniyim" diyor. (yani "yok birbirimizden farkımız"a getiriyor durumu.) onları bırakmıyor. ne yapacaklarını şaşıran hırsızlar, "sana ne yapsak da bizi bıraksan?" durumuna geliyorlar sonunda. o da "benimle el sıkışırsanız giderim" diyor...nihayetinde el sıkışıp birbirlerinden ayrılıyorlar...
panço'nun yaşamış olduğu mahallede her geçen gün suç oranı düşüyor...
-x ülkesinde, bir kadının 2 yaşlarındaki kızı parkta düşüyor. anne evde. o sırada onun nasıl bir sarsıntı yaşadığını anlamayan bakıcı, çocukla akşamüstü eve geliyor ancak her şey için, iş işten geçmiş oluyor. küçük kız beyninde yaşadığı bir sarsıntıdan dolayı bitkisel hayata giriyor. annesi hiçbir ses çıkarmadan sevgiyle, çocuğuna 15 sene bakıyor. 15 sene sonunda da çocuk ölüyor. anne bir kere bile çocuğundan bir geri dönüş alamadan ona sevgiyle bakıyor...sabırla...

-bu insanlar bu davranışları başkaları takdir etsin diye yapmıyor. başka bir dürtüyle yapıyorlar. siz de eminim ufak ufak birçok şey yapıyorsunuz. karşımızdakini paralize edecek bir davranış şekli(olumlu manada) ortaya yeni düşünce şekilleri çıkarabilir. (füs: aklıma bu sırada"duran adam" eylemi geliyor.)

-bu sırada soru geliyor. "biz deniyoruz, mesela eylemler zamanı polislere çiçek attık ancak provokasyon olarak adlandırıldı. buna yorumunuz ne olur?" 
"60'lı yıllarda bu tür eylemlere farklı yanıtlar verilebilirdi ancak şu an bu tür davranış kalıpları kategorize edilmiş durumda. karşımızdakinin insan tarafına dokunacak eylemler yaratmak durumundayız. mesela polisle karşı karşıya kaldığınız bir durumda " en aydınlık polis, bizim polisimiz" tarzı yazılı bir pankart çıkarttığınızda, o polis durur. birbirimizden farklı değiliz.

-acı var. ama güsellik de var. yüreğimizde acının ve güselliğin birlikte var olacağı mantığını kabul etmek durumundayız. (füs: yani bu dünya içinde birlikte dönüşeceğiz manasını çıkarıyorum dediklerinden...)

-birçok lokal olması gereken şey, global oldu. mesela yiyeceğimizi daha yakın çevreden edinmeliyiz. bahçede istemediğimiz ot mu bitti, hemen ilaçla onu yok ediyoruz. ondan başka bir ot daha mı çıktı? onu da yok edecek bir ilaç buluveriyoruz...
dünyada global olacak şeyler de olacak. teknoloji gibi...  
doğayı anlamak, doğaya uyumlanmak durumundayız. 
birlikte daha çok şarkı söyleyebilmeliyiz...

kısacası, ayakları yere basan, uçup gitmeden, bu dünyadan bildiren bir kişiydi charles... charles eisenstein'ın "kutsal ekonomi" ve hayat ile ilgili görüşlerini belirttiği kısa bir film var. 12 dakikalık etkili bir video, seyretmenizi öneririm. belki bazılarınıza ütopik gelebilir, olsun seyredin, ne düşüneceğinize bakarsınız...



konuşmaya giderken, bir kitapçıya uğramıştım. kitabın kapağında yazan söz çok hoşuma gitmişti, hemen not almıştım. dün charles'ın konuşmasından çıktıktan sonra hala bu sözü düşünüyordum...düşünmeye değer derim, siz ne dersiniz?

"hayatta önemli olan, nasıl düşünüleceğini öğrenmektir."
(atlar kadar özgür-jeannette walls)

30 September 2013

bir kitap önerisi: ercan kesal-peri gazozu

bugün, okumayı henüz bitirdiğim çok etkileyici bir kitaptan bahsetme niyetindeydim. hala niyetindeyim de, bilgisayarın başına oturduğumdan beri, tuncel kurtiz ile ilgili videoları izliyorum. o yüzden konuya hemen giremiyorum. tuncel kurtiz'in okuduğu şiirleri, anlattığı hikayeleri gevrek sesinden dinlerken bambaşka yerlere gidiyorum...fuzuli ne güsel demiş " söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil" diye...işte ben de tam böyle hissediyorum şu an. yaşı kaç olursa olsun, bazı insanların dünyadan gitme zamanı bana hep erken geliyor, onları dünyanın demirbaşlarındanmış gibi düşünüyorum... tuncel kurtiz, gittiği yere de kendi güselliklerini, bilgeliğini götürmüştür eminim...öte tarafta sanki can yücel'le kucaklaşmış ve rakıları koyup sohbete, şiir okumaya başlamışlar gibi bir sahne canlanıyor gözümde ve böyle düşünmek iyi geliyor bana... (niye yılmaz güney değil de, can yücel diye soracak olursanız, ne diyebilirim ki, hayal bu...:)
***
bahsedeceğim kitaba gelince...aslında kitap aracılığı ile güsel bir insandan bahsetmek istiyorum: "ercan kesal". bilenler biliyordur; kendisi doktor, aynı zamanda oyuncu ve senaryo yazarı. üstelik ödüllü bir oyuncu! geçen gün "yozgat blues" filmindeki oyunculuğuyla bir ödül daha kazandı. ebru ve nuri bilge ceylan'la "bir zamanlar anadolu" filminin de senaryosunu yazdığını belirtmek isterim. bir hayata birçok hayat sığdırabilmiş, içinden hayat fışkıran bir adam!
***
son olarak "peri gazozu" isimli bir kitap yazdı. kitabında; özellikle çocukluk dönemini, ailesiyle olan samimi ilişkisini ve hekimliği döneminde yaşadığı birtakım acı-tatlı olayları anlatıyor. kitabını o kadar çok sevdim ki...gerçek bir insan, insanlığını her türlü zorlukta daha çok ortaya çıkartabilmiş bir insan... okurken, kitap hiç bitmesin istedim. böyle bir insanla uzaktan da olsa, belli bir zamanı paylaşmış olmaktan dolayı kendimi mutlu hissettim.
***
kitaptan minicik 2 alıntı yapayım, okuyup okumama kararı elbette sizin ancak bana soracak olursanız mutlaka "peri gazozu"'nu okuyun derim:)

kitabın ilk satırları, beni benden alan sözler...

"...bütün sanat eserleri belleğe dayanır. belleği billursu hale getirmenin, somutlaştırmanın araçlarıdır. bir ağacın üzerindeki bir böcek gibi, sanatçı da asalak gibi çocukluğundan beslenir. sonra biriktirdiklerini harcar, yetişkin olur ve olgunluğu da son noktadır...diyor bergman...katılıyorum. 

(sanatçı olalım, olmayalım, hep çocukluğumuzdan beslenmiyor muyuz? babam kendimi bildim bileli, hep çocukluk anılarını anlatır bize... küçükken onu pek anlamazdım ancak yaşım ilerledikçe kendimin de aslında çocukluk anılarımla yaşadığımı görüyorum...füs)

...dedemden öğrendiğim, "insan olmak" kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. insan kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa "insanım" diyebiliyor. 
birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve insan olmak galiba "diğerkam*" olmaktan geçiyor.
(*diğerkam: başkalarının yararını kendi yararı kadar gözetmek)
ercan kesal




24 September 2013

fikrimin ince gülü behçet'e karşı

geçen hafta yazdığım ve fakat yayınlayamadığım yazım...bugün sabah defne'yi "fikrimin ince gülü'"nü söyleyerek uyandırdığıma göre, bu yazıyı yayınlama isteğim devam ediyor demektir...buyrunuz...
*******
"şiire en çok yakışan mevsim hangisidir?" deseler, çoğumuz sonbahar deriz sanırım, ben kendi adıma en çok sonbaharda şiiri seviyorum...
hava hafif bozmaya başlayınca, elim sevdiğim şiirleri toparladığım eski defterime daha çok gidiyor.
*
bugün defne'nin müzik kitaplarını almak için arabayla kadıköy tarafına gitmiştim. dönüşte öyle hoş bir sonbahar havası oldu ki, sahil beni çağırdı sanki, sahilde yürüyüşe gitmesem, sahilin gönlü kalacaktı bende gibi hissettim. hafif sonbahar rüzgarı, edepli dalgalar, mis kokulu incir ağaçları, binbir renge bürünen gökyüzü...
oh saçlarımı da açtım rüzgara, yürüdüm bol bol...
yürürken de aklıma behçet necatigil'in "sevgilerde"şiiri geldi nedense...şiiri hatırlamak isteyenlere:

sevgilerde...

sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen,tutuk, saygılı
bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı.

bitmeyen işler yüzünden
(siz böyle olsun istemezdiniz)
bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
kalbinizde kaldı.

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi.

gizli bahçenizde 
açan çiçekler vardı
gecelerde ve yalnız.
vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı.

behçet necatigil

hüzünlü, buruk bir tadı var değil mi şiirin? ömrün sonunda; ah ah, vah vah diye hayıflanmamak için, sevgileri söylemek lazım... içinizden gelse bile, daha önceki unutamadığınız durumlardan dolayı, tuttuğunuz oluyor mu sevginizi? ben tutardım bir zamanlar, tutmuyorum artık, beklentisizce söylüyorum içimden geldi mi...oh söyledim gitti...sen sağ ben selamet...mezara mı götüreceğiz yahu güsel sözlerimizi?
*
neyse, tam eve dönerken arabada radyoyu açtım. kanallar karışmış, karşıma radyotrt ve bir türk sanat müziği programı çıktı. hemen"fikrimin ince gülü"'nü anons ediverdiler.
"heh" dedim kendi kendime, "bak sevgisini söyleyen ne de güsel söylemiş, söyle de dinleyelim..."
bugün bu şarkı çok takıldı dilime, evde de birkaç kere çaldım, dinledim. türk sanat müziği bana hep çocukluk dönemimi hatırlatıyor. annem mutfakta hep radyo dinleyerek iş yapardı ve müziğe eşlik ederdi ben çocukken...geniş ailemizde de türk sanat müziği sevilirdi. ne zaman türk sanat müziği dinlesem annem oluyormuşum gibi geliyor son günlerde bana:) bir sonraki kuşağa geçer mi bilmiyorum ama ben bugün defne'nin yanında bu şarkıyı söyledim. hafif boş gözlerle baktı bana ama severek söylediğim için, sessiz kalarak şarkımı bitirmemi bekledi.
neyse uzun lafın kısası, fikrimin ince gülü'nü behçet necatigil'e bir cevap olarak paylaşayım istedim:) iyi dinlemeler...




23 September 2013

üzümden çok sevmek:)


haftasonu, ahmet mümtaz taylan'ın gazetedeki yazısını arabada okuyup çok gülmüştüm, hatta mit'e de yüksek sesle tekrar okumuştum. defne, arabada yazıya pek ses vermemişti ama bugün akşam yaptığımız mini diyalogdan sonra, yazıyı bloga da eklemek farz oldu:)
- "ee yetiştin mi okula sabah?"
- "yetiştim yetiştim, üzümden çok sevmeye yetiştim:)"

andımız gerginliği
İlkokula küçük bir yerde, Şarkîkaraağaç’ta başladım. Isparta’nın Eğirdir ilçesinin, ilçesine uzakça bir kazası. O yıllarda küçük yerlerde aileler çocuklarını okula yazdırmak için acele etmezdi. Bense şehirde büyümüş, anaokulu da görmüş bir aklıevvel olarak, vaktinden önce okul yolunu tutmuştum. İyi kötü okuma yazma bildiğim için de, okulun ilk aylarında arkadaşsızlık derdi çektim. Bir de andımızı ezberlemekte zorluğum vardı. Herkesin kısa zamanda sular seller gibi ezberlediği andımız, bir türlü eksiksiz girmiyordu küçük aklıma. Babam arada bir ezberimi yoklar, hemen her baba gibi mevzu uzadıkça kabaran sinirini bastırarak ezber ettirirdi andımızı. Babam okumaya başlar, ben peşi sıra yinelerdim: “Türküm”, “Tüürküm”, “Doğruyum”, “Dooğruyum”, “Çalışkanım”, “Çalışkanım…” 
O metazori ezber, ertesi kontrolde yine yoklara karışmış olurdu. Akşam yemek sonraları andımız gerginliği yaşar, kendimi erkenden yatağa atmaya bile razı olurdum. Neyse ki babam da bir zaman sonra sıkılıp, kontrolü bıraktı elden. Ta ki bir akşam, misafirler huzurunda andımızı okumamı isteyene kadar. Sıkılarak, manasız bir tonla başladım kırık ezberime. Misafirlerin, okulda derse katılımından çok, top oynarken zırt pırt okulun camını çerçevesini indirmesiyle meşhur oğlu da –ona cam canavarı derlerdi- huşu içinde bana eşlik ediyordu. Andımızla sınanmanın gerilimini saymazsak ezber tıkırında gidiyordu ki; dinleyenlerde bomba etkisi yaratan o satır geldi; “Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi üzümden çok sevmektir. Ülküm…” Babamın iyi tanıdığım sinirli ses tonu bir anda salondaki tüm oksijeni emdi ve… “Bir dakika bir dakika, ne dedin sen?” “Ülküm…”, “Yok ondan önce ne dedin?” “Yasam”, “Evet!”, “İşte, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak…”, “Evet!?”, “Yurdumu, milletimi üzümden çok sevmektir.” “Neyden çok?” “Üzümden!” Önce muhterem zevatın kıkırtısı kahkahaya dönüştü, sonra yanımda gülmekten ağzı ayrılan arsız cam canavarının dirseği böğrümde patladı. Herkes gülmekten katılırken, babamın kırgın bakışları beynimi delip, arkamdaki aşı boyalı duvara çarpıp dağıldı. Ben hatamın ne olduğunu kavramakla, utanmak arasında pres olurken, “Haydi bakalım” dedi,  “Yatma vakti… Herkese iyi geceler dile!” Babam neye ve niye kırıldığını açıklamaz, kırgınlığı sorgulanamazdı. Benim hayatta en üzüldüğüm anlar ise -hâlâ öyledir- neyi yanlışyaptığımı anlayamadığım anlar olmuştur. Babam yine kırılmıştı ve ben yine ne halt ettiğimi bilmiyordum. Kendisiyle bu ilişki ya da ilişkisizlik biçimi, sonraki yıllarda da birçok defa yaşanmıştır aramızda. Onu yitirene kadar… Babamın yardımı olmadan -cam canavarının sayesinde- özümle üzüm arasındaki farkı öğrendim elbet. Bir daha hiç unutmadım. Ama babam bir daha hiç sormadı andımızı.

varlığın şiire dönüşmesi
Pazartesi günü okullar açıldı. Evimin yakınında bir ilkokul var. En küçüğü 66 aylık, en büyüğü 10 yaşında güzel çocuklar, sabahları hançerelerini yırtarak andımızı okuyorlar okul bahçesinde. Onların ezberine uyanıyorum her sabah. Hayatını ezberle kazanan bir oyuncu olarak, andımızı neden ezberleyemediğime hâlâ şaşarak ve hâlâ yurdumu, milletimi “özümden” çok sevmem gerektiğine ikna olamayarak!
Bir kızım var. Onu özümden çok seviyorum. Ona sevmeyi anlatmaya çalışıyorum. Önce ve en fazla neyi seveceğine karışmadan. Yine de bazen başkalarının güzel tavsiyelerini de okuyup aktarıyorum kızıma.
Misal; “Yapman gereken şu: Dünyayı, güneşi ve hayvanları sev, zenginliklerden uzak dur, isteyen herkese yardım elini uzat, aptalları ve delileri savun, gelirini ve işgücünü başkalarına ada, zalimlerden nefret et, tanrı konusunda tartışma, insanlara sabır ve hoşgörü göster, bilinen ya da bilinmeyen hiçbir şeye, hiçbir adama veya adamlara şapka çıkarma… Okulda, kilisede ya da bir kitapta anlatılanların hepsini gözden geçir, ruhuna hakaret eden şeyleri defet. İşte o zaman varlığın muhteşem bir şiire dönüşür.” Böyle demiş, şair babalardan Walt Whitman. Varlığınız sevgiye armağan olsun…

17 September 2013

yaşamını hiçbirşey beklemeden yaşayacaksın...

yıllar önce defterime yazdığım, sevdiğim bir oruç aruoba şiiri...

şiirin tamamını yazmamışım, sadece beni etkileyen kısımlarını almışım deftere, gene öyle yapayım...

yaşamını hiçbirşey beklemeden yaşayacaksın
ne istediğini bilerek ama beklemeden
en çok beklediğinin, gelse bile bir gün
hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek...

oruç aruoba



13 September 2013

hedefin ne?

biliyorsunuz defne bu hafta okula başladı. öğretmeni geçen gün; çocuklara hedef çalışması yaptırmış. her çocuk dönem sonuna kadar kendisiyle ilgili gerçekleştirmek istediği bir hedefi düşünmüş, yazıp zarfa koymuş. zarfa konulan hedefler bir duvara asılmış. muhtemelen dönem sonunda "eee hedefin neydi? gerçekleştirdin mi hedefini?" değerlendirmesi yapacaklar...
*
"hedef" biraz sevimsiz ve iddialı bulduğum bir kelime. eminim öğretmeni "hedef" kelimesini açarak anlatmıştır çocuklara ama gene de başka bir ifade şekli bulunamaz mıydı? çocukların gerçek isteklerini, duygularını biraz daha ön plana çıkaracak bir şekil?
*
-anne biz bugün hedefimizi yazdık.
-aa ne hedefi?
-işte karne alıncaya kadar kendinle ilgili bi hedef.
-ee sen ne yazdın?
-okul boyunca uslu olmayı ve dersleri dinlemeyi hedefliyorum.
-hı? gerçek hedefin bu mu? sen zaten yaramaz ve ders dinlemez bi çocuk değilsin ki?
 yaa defne açık söyle, bu senin hedefin mi? öğretmenin için yazdığın hedef mi?
-amaan yazdım işte anne.
-anne, sana da bir hedef vermek istiyorum.
-ee neymiş?
-bence daha çok gülmeyi hedeflemelisin. gülünce daha keyifli ve güsel oluyorsun.
-heh işte hedef budur! bak isteyince gerçek hedef verebiliyorsun.
tamam ben dediğine dikkat edeceğim ve daha güleryüzlü olmayı hedefleyeceğim. gerçekten iyi bir hedef. ama ben de senden senin gerçek hedefini duymak istiyorum. gerçekten dönem ortasına kadar ne yapmak istersin kendinle ilgili? biraz düşün. yarın konuşalım.
*
bugün:
-ee gerçek hedefini düşündün mü?
-60 tane kitap okumak istiyorum!
-hımmm, beyza da 70 tane kitap okumak istiyordu değil mi? sayı çok geldi bana ama neyse sayıya çok takılma bence. eğlenceli, keyifli kitaplar okusan yeter...
*
bu hedef de beni çok kesmedi ama uzatmadım artık. belli ki defne benim nabzıma uygun şerbeti pardon hedefi vererek, "uzatma artık anne!" mesajını veriyordu.. illa bir hedefi olması da gerekli miydi zaten dönem sonuna kadar? hele okula başladığı ilk haftadan, zorlama işler çocuklara işlemiyor...
*
aa belki de defne baştan çözdü bu işi, ya hedef için ne kasacağım, zaten olduğum şeyi olmaya devam ederek, sistemi de idare ederim, annemi de, olur biter diyor olabilir mi? mümkün...
herkesin bir hedefi var:)
(arkadaşımın kedisi ve kaplumbağası, yayın iznini almadım ama kızmaz herhalde?:)