Featured Post

08 August 2014

Bir Kitap Önerisi: Carl G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler

Durup durup, sonra bir gecede herşeyi yazmaya çalışıyorum sanki...
Bu bana ne diyor? Ne diyorsa diyor...Yaz işte Füs...Bekleme yapma...
*
Son okuduğum kitaptan bahsedeceğim. Carl Gustav Jung'un "Anılar, Düşler, Düşünceler" adlı kitabı.
Otobiyografileri severim, başkalarının hayat hikayesini okumak, başka hayatları tanımak ilgimi çeker. Onların yaşamlarından, farklı tecrübelerinden birşeyler öğrenmeye çalışırım. Kitabı okurken, bir süre onların hayatlarına dahil olmuş gibi hissederim kendimi.
Jung'u okurken de, Jung'u bir arkadaşımmış gibi hissettim. Çünkü öyle samimi bir dille anlatmış ki kendini...Gerçi kendini bu kadar açabilmesi 81 yılını almış ama insanın açılması o kadar da kolay birşey değilmiş, işin uzmanından bunu görmek de hoşuma gitti...
Çok kolay okunan bir kitap değil yani en azından benim için okuması, sindirmesi kolay olmadı. Çünkü yazdıklarını kafamda evirip çevirdim, kitapta onunla kendimce dertleştim, düşüncesine katıldığım katılmadığım noktaları kitaba not düştüm. Şimdi çevremdekilerin kitabı okumasını bekliyorum tartışabilmek için...
Kitabın çoğu bölümünde "yürü be Jung!" başlıklı notlar düştüm:). Söze dökemediğim birçok hissiyatımı çok net, temiz bir dille anlatmış. Dinle, Tanrıyla ilgili düşündükleri, açıklıkla paylaştığı iyi-kötü yönleri, şaşırtıcı vaka çalışmaları, onu coşturan imgeleri&arketipleri, Freud ile ilgili görüşleri beni çok etkiledi. Özellikle, rüyalarının ve anlattığı hikayelerin gerçekleşmesiyle ilgili kısımlarda biraz ürktüm kendisinden ama ne yalan söyleyeyim, çok yakın hissettim kendisini kendime...
Çok uzatmadan, kitaptan birkaç alıntı yapıyorum...

"Yaşamın sorunlarına ve karmaşıklığına içinizden bir yanıt gelmezse, bu olayların sonuçta çok da fazla bir anlamı olmadığını çok önceleri sezdim. Dış dünya, içsel olanın yerini alamaz...Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamımı benzersiz kılanlar onlar ve özgeçmişim de onlarla ilgili."

"Bir numaralı ve iki numaralı kişiliklerimin yaşamım boyunca kendi içlerinde ve de karşılıklı sürdürdükleri oyunların günlük tıpta kullanılan "bölünmüşlük" ya da "kopuklukla" ilgisi yok. Tam tersine, bu herkeste olan bir durumdur. Yaşamımda iki numaralı kişiliğim benim için her zaman ön planda oldu ve ondan bana ulaşmak isteyen her şeye her zaman açık olmaya çalıştım. İkinci kişilik tipiktir ama çok az kişi onu ayrımsayabilir çünkü çoğu kişinin bilinci, bunun onların bir parçası olduğunu anlayacak kadar gelişmemiştir." 

"Ruh bedenden çok daha karmaşık ve ulaşılmazdır. Şöyle diyebilirim: Birey, bilincine varabilirse, dünyanın yarısının ruhtan oluştuğunu anlar. Bu nedenle, ruh bireysel bir sorun değil bir dünya sorunsalıdır ve bir psikiyatrist tüm dünyayla uğraşmak zorundadır. Günümüzde bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike, insanın ruhundan kopmuş olmasında. Her şey ruhumuzun doğru dürüst işlevini yerine getirip getirememesine bağlı. Bu günlerde birileri kendilerini tutamazsa, bir hidrojen bombasının patlaması işten bile değil!"
"Bir psikoterapistin hastasını anladığı kadar kendini anlaması da önemlidir...Ancak doktor kendiyle ve sorunlarıyla başa çıkmayı biliyorsa, hastaya bunu nasıl yapabileceğini öğretebilir. Ancak o zaman!"

"Bastırmanın içeriğine geldiğimde, durum farklılaştı. Bu konuda Freud'un düşüncelerine katılamıyordum. Bastırmayı cinsel bir travmaya bağlıyordu. Meslek deneyimlerim, bana nevrozda cinselliğin ikincil bir rol oynadığını, örneğin; topluma uyum sağlama, yaşamın acı gerçeklerinin verdiği baskı ve prestij gibi öğelerin daha ön planda olduklarını göstermişti. "

"İnsanı biçimlendiren ve gelişmesini sağlayan, bilinçdışının içeriğine eğilebilmesidir. Yazdığım her şey, içsel bir zorunluluğun sonucuydu...Yazdıklarım bana içimden saldıran şeylerdi...Günümüz insanına, bilinç dünyasının karşıtı bir dengeyi kabul etmek zor geliyor. Bu nedenle, söyleyeceklerimin kimsenin hoşuna gitmeyeceğini biliyordum..."

"Yaygın olan, mantıklı Avrupalı tipi, insanca olan birçok şeyi kendine yabancı bulur. Gurur duyduğu mantığını, canlılığını kaybederek kazandığının ve bu nedenle kişiliğinin ilkel yönünün yeraltında varlığını sürdürmeye mahkum olduğunun farkında bile değildir."

"Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler."

Afrika'ya yaptığı gezisinde tanıştığı bir kabile reisi(Ochwia Biano) "Beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! Dudakları ince, burunları da sivri. Yüzleri kırışıklardan değişmiş. Gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Hep birşey arıyorlar. Ne arıyorlar acaba? Beyazlar hep birşeyler ister ve her zaman huzursuzdurlar. Ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz ne de onları anlayabiliyoruz. Bizce onlar deli." dedi. Ona tüm beyazlara neden deli gözüyle baktığını sordum. "Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar" diye yanıtladı. Şaşırarak " Tabii ki öyle yapacaklar" dedim. "Siz neyle düşünürsünüz?" Kalbini göstererek, "Burasıyla" dedi. Uzun bir süre susup düşündüm. Yaşamımda ilk kez biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti."

Hindistan'a yaptığı bir gezi sırasında "Bir Hintlinin amacı ahlaksal açıdan kusursuzluğa ulaşmak değil, nirvana durumuna gelebilmektir. Kendisini doğadan soyutlamak ister ve bu amaca yönelik olarak meditasyon yaparak hiçliği ve imgesizliği yaratmaya çalışır. Buna karşın ben, doğayı ve ruhsal imgeleri bilinçli düşünmeyi sürdürmek istiyorum. Ne insanlardan ne kendimden ne de doğadan kurtulmak istiyorum. Doğa, ruh ve yaşam; bana tanrısallığın sürekli ortaya çıkışları gibi geliyor. Daha ne isteyebilirim ki? Bence varoluşun en yüce anlamı, ne olmadığı ya da artık ne olmadığında değil, yalnızca "ne olduğu" gerçeğinde yatıyor. 
("İşte ben de aynen böyle düşünüyorum!" diye bu bölümün sonuna not düşmüştüm:) 

"Tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan, hiçbir zaman onların üstesinden gelemez çünkü o zaman, o tutkular komşu kapıda pusu kurarlar ve herhangi bir anda kıvılcımlanarak insanın kendi evine saldırırlar. Bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz."

"Bu düşte ve imgelerde yaşadıklarım, tamamlanmış bir kişilik gelişme sürecinin bir parçasıdır. Değerlendirmelerden ve duygusal dediğimiz bağlardan arınmışlığı gösterir. Duygusal bağlar, genelde insanlar için çok önemlidirler. Oysa yansıtmaları da içerdikleri için, kendimize dönmek ve nesnelliğe kavuşabilmek için bu yansıtmaları geri çekmemiz gerekir. Duygusal ilişkiler, baskı ve sıkıntıyla yüklü, istek ilişkileridir. Başka bir insandan bir şeyler beklenir. Bu da, hem o kişinin hem de bizim özgürlüğümüzü yok eder. Duygusal bir ilişkinin altında nesnel bir saptama her zaman vardır ve büyük bir olasılıkla ana giz de odur!"
("Beklentisizlik" ne büyük bir hafiflik getirir insana değil mi?Kolay değil ama bu aşamaya gelmek...Jung'un son paragrafında yazdıklarının benzerini ben de geçen gün bir arkadaşıma söylemiştim, sonrasında Jung'un bu satırlarını okumak beni hem şaşırttı hem de düşüncelerime tercüman olduğu için sevindirdi...Eyvallah Jung:)








07 August 2014

Konsere Gidemiyorsak Konser Bize Gelsin...

Bugün, Yasmin'le açıkhava tiyatrosunda Bülent Ortaçgil-Birsen Tezer konserine gidecektik. Konser öncesinde de biraz demlenip, iki çift laf edecektik. Uzun süredir beklediğim bir zamandı, hem Yasmin'le sohbet hem de konser... Anlayacağınız, bugün baya bir havaya girmiştim. İstoş bugün coşup, etrafı sular seller götürünce, haliyle konser iptal edildi. İstoş'un sonraki saatlerde de sağı solu belli olmayacağı için, biz de Yasmin'le içimiz burularak bugünü iptal ettik. (Hoş İstoş naapsın, yıllardır iklim değişikliği olacak, kendinize gelin deniyor ama dinleyen kim? Kendi soyumuzu böyle böyle tüketeceğiz...)
Neyse, ben de bu durum üzerine efkarlanıp, bir kadeh şarap koydum kendime. Başladım birkaç şarkı dinlemeye...
Önce birkaç tane Bülent Ortaçgil ve Birsen Tezer şarkısı patlattım..."Olmalı mı Olmamalı mı?, Değirmenler, Eylül Akşamı, Aşk Bu Değil, Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey..."
Sonra şarkılar diğer şarkıları getirdi...
"Yüksek Sadakat- Haydi Gel İçelim, Kafile, Nazan Öncel-Gidelim Buralardan, Mabel Matiz-Zor Değil, İnce Saz-Mazi Kalbimde Bir Yaradır, Ezginin Günlüğü-Eksik Birşey Mi Var?" ile damardan giderken, Defne geldi yanıma tv seyretmekten.
Ezginin Günlüğü'nün klibini birlikte izlerken, klipte ikimiz aynı anda birşeye takıldık ve gülmeye başladık:) (Bu şarkıyı çok severim aslında ama şarkının çizgilerle anlatılmış bir versiyonu var, insan o versiyonu seyredince, çizgilere takılmadan edemiyor. Şarkının damardan gidişine biraz ayıp oluyor sanki ama bir taraftan bu animasyon, şarkıya sevimli bir hava da vermiş. Baş kahramanın hayalindeki bikinili kadın tiplemesi bizi çok güldürdü Defne ile... Ee havam da değişti haliyle. Şarkıyı bu versiyonda izlemek isterseniz: http://www.youtube.com/watch?v=JCCLTnVQ-24)
Bu vakitten sonra dj'liği Defne devraldı ve Füsun Önal parçalarına geçtik..."Son Verdim Kalbimin İşine" "Ah Nerede Vah Nerede?" sonrasında başka şarkıcılara..."İlhan İrem-İşte Hayat", Yasemin Kumral-Bim bam bom", "Erol Büyükburç-Bir başka sevgiliyi sevemem sevemem sevemem" ile pek güzel dans ettik...Yorulunca, slow şarkılara geçmek istedi dj'imiz...
-Teoman çalalım mı anne?
-Bittabiii. Hangisini?
-"Bana öyle bakma".
Defne şarkıyı içli içli söylerken, beni de içten içe güldürdü:). Dıştan da güldüm biraz ama kızar diye tuttum kendimi. "Kupa Kızı Sinek Valesi" ile devam edip, kapanışı erken bir sonbahar şarkısıyla yaptık: "İstanbul'da Sonbahar!" Ne yapalım, mevsimler değişirken, hele bugün İstoş'u seller götürürken, çok da anlamsız bir şarkı olmadı. Üstelik pek de severim kendilerini...
Hadi bakalım, hepsi olmasa da birkaç şarkıyı buraya da koyuyorum...Şarkıları dinlerken; yanına 3 kadeh şarap(+peynir) yahut 2 şişe tuborg(+fındık) veya 1 duble rakı(+leblebi) tavsiye edilir. (Kararında tüketiniz:)





Defne, Füsun Önal için, sürekli "çok fena dans ediyor değil mi anne?" diyip durdu:) (Bu arada bizimkilerin ismimi koyarken, Füsun Önal'dan da esinlendiklerini yeri gelmişken söyleyivereyim:)





01 July 2014

Ortaya Karışık...

Bu gece coştum.
En iyisi, yine bir "ortaya karışık"la bu ayı kapatayım...

Ekolojik günleriniz bol olsun...
Hafta sonu, üniversiteden bir arkadaşımın ailecek Kerpe'de kurdukları ekolojik çiftliğe gittik. Adı Narköy! Ne kadar büyük bir emekle, ne kadar harika bir iş yapmışlar. Toprağa, tohuma, bitkilere, hayvanlara ne güzel bakmışlar. Permakültür esaslarına uygun hareket edip,  kurda, kuşa, aşa diyerek anadolunun caaaanım tohumlarını özenle toprağa serpmişler. Sürdürülebilir tarıma önem vererek, çok anlamlı bir hayat yaratmışlar. Arkadaşım diye demiyorum, gerçekten hayran oldum yaptıklarına...
Uzun uzun anlatırım orayı ama gidebiliyorsanız, çiftliği kendi gözlerinizle siz de bir görün isterim. Çiftlikte her keseye uygun kalış yerleri var. (Otel odalarından yörük çadırına kadar çeşitli seçenekler mevcut). Çiftlikte kalın kalmayın ama en azından bu emeği görmek için, yolunuzu oralara bir düşürün derim...Bu arada Kerpe'nin mis kokulu ormanında, keyifli bir yürüyüş yapmayı da unutmayın...

domates fidesi ekerken...
Çocukluğum; dedemlerin meyve ağaçları, çiçekler, sebzeler ve kümes hayvanlarıyla dolu bahçesinde geçmişti. O zamanlar bunun nasıl büyük bir zenginlik olduğunu haliyle anlamazdım. Ama şimdi o günler gözümde tütüyor. Şu anki doğa sevgimi, bilgimi tamamen dedemlere borçluyum. Bundan daha kıymetli bir miras yok. Ben de çocuğuma böyle bir miras bırakmak istiyorum...Umarım yapabilirim...

(Not: Eve geldiğimizde o kadar etkisindeydik ki doğanın, kaç haftadır ekmeyi planladığımız ve fakat bir türlü ekemediğimiz tohumları, aramızda konuşmaya bile gerek duymadan, pıtır pıtır ailecek dikiverdik balkona...)
*
Velev ki ibneyiz...
Tabi haftasonu oksijen sarhoşu olunca, LGBT onur yürüyüşüne yetişemedim. Yürüyüşe katılanları Taksim'e çıkartmamışlar ama fotoğraflardan görebildiğim kadarıyla gene coşkulu bir kalabalık oluşmuş. Sevindim. Hatta İngiltere Konsolosluğu gönderine LGBT bayrağı asmış. Şık bir hareket olmuş:)
Bu vesileyle  "Benim Çocuğum" filmini izlemenizi tekrar önereceğim. Çocukları eşcinsel, biseksüel, trans olan anne babaların hikayesini anlatan bu çok anlamlı belgeseli lütfen izlemekten çekinmeyin. Bu koca yürekli anne-babaları seyrederken hüngür hüngür ağlamıştım sinemada. Bu konuda toplumca öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. Film şu an tekrar vizyonda, filmin dvd'si de çıkmış durumda, isterseniz sitesinden online bile seyredebiliyorsunuz.
Homofobiye karşı, bu filmi ne kadar çok insan seyrederse, o kadar iyi...



Stelyanos Hrisopulos'un Gemisi Geçti Burgaz'dan...
Adalardan bir esintiyle yazıyı sonlandırayım...
Vapur, begonviller, martılar, deniz, tabi ki Burgaz, Sait Faik ve Fazıl Say...Sait Faik'in 60. ölüm yıldönümü için İKSV, Fazıl Say'a bir beste yapmasını sipariş etmiş. O da arkadaşlarıyla pek güzel bir beste yapmış. Geçen hafta çarşamba günü, Fazıl Say ve arkadaşları (3 tiyatro oyuncusu-Demet Evgar, Songül Öden, Esra Bezen Bilgin, 2 ses sanatçısı-Serenad Bağcan, Zeynep Halvaşi ve muhteşem müzisyenler) Sait Faik'in "Stelyanos Hrisopulos Gemisi" eserini Burgazada'da şahane bir şekilde yorumladılar.

Konserde Sait Faik'in ruhunun bizimle olduğunu düşündüm. Bu kadar güzel bir çağrıya yanıtsız kalmazmış gibi geldi Sait Faik...
Size alakasız gelebilir ama konseri dinlerken, aklıma Nazım'ın mapus zamanı güneşe çıkarıldığında söyledikleri geldi... "Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben. Bahtiyarım."  
O kadar büyülü bir zamandı konserde yaşadığımız. "Deniz, martılar, Sait Faik ve müzik... Bahtiyardık..."
Eve geldiğimde Stelyanos Hristopulos hikayesinin kitaplığımızda olduğunu görünce, çok sevindim ve eseri tekrar hüzünle karışık bir keyifle okudum.

Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun, balık ne kadar az çıkarsa çıksın; yine yaz, bildiği gibi mahrumiyetlerin içinden kafasını kaldıracak ve onu bekleyenlere gelecektir...

İyi ki varsın be Sait Faik...











30 June 2014

Defne'nin Zor Soruları

Madem bir önceki yazıyı Ahmet Mümtaz Taylan'ın kızının babasına yaptığı soru bombardımanı ile kapadım, şimdi de Defne'nin bana 10 dakikada yaptığı soru bombardımanıyla devam edeyim...
Geçtğimiz cuma, Defne'yi aşıya götürecektim. (Aşı ile ilgili kafası karışık bir anne olmama rağmen, gene de aşı yaptırmamayı göze alamadım. Aşı, yine sana yenildim!) Neyse konumuza dönelim...Defne, aşı yapılacağı için doğal olarak hafif bunalımdaydı. Aşıdan önce de, otobüs bileti almamız gerekiyordu. Tam otobüs bileti almak için kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçmeyi beklerken;
-Anne hayat çok saçma birşey bence...
-Nasıl yani?
-Ne bileyim, insanlar niye böyle yaratılmış?
-Niye insanlar uçamaz? Hayvanlar niye biz insanlar gibi konuşamaz?
-İnsanlar niye bu kadar açgözlü ve vicdansız?
-Niye trafik lambaları var? Herkes birbirine yol verseydi olmaz mıydı?
-Bi dakka bi dakka, Defne çok güzel sorular bunlar da, çok hızlı soruyorsun, sorularını bile aklımda tutamıyorum, bi de karşıdan karşıya geçmeyi beklerken mi sorulur yahu bunlar?
-Kalabalık bir şehirde yaşıyoruz, düzen olsun diye böyle kurallar konmuş.
-İyi de, bu kurallar konmasa da, insanlar birbirine yol veremez mi?
-Veremiyor işte.
O sırada fotokopi çektirmem gerektiği aklıma geliyor, karşıya geçmeden yakındaki kırtasiyeciye yürüyoruz.
-Peki, Allah niye bu kadar iyi kalpli ve bilge?
-Hı?
-Allah niye insanları yaratmış?
-Defne zor sorular bunlar, böyle ayaküstü bilemedim ne diyeceğimi.
-Zaten bilsen hepsini, bilim adamı olursun.
Diyor ve kopup gittiği için, sorularına devam ediyor...
-Niye herşey parayla alınıyor?
-Bizim yaşadığımız dönemlerde niye eski kumaşlardan kullanılmıyor?
-Niye herkesin tek kişilik evi olmuyor?
(O ne demek diyince, bir yakınımızın evinden örnek veriyor, müstakil ev demekmiş:)
-Yer yok ki maalesef, üst üste yaşıyoruz. (Bu cevap da olmadı Füs.)
Yürümeye devam edip, ışıklara geliyoruz. Neyse ki o sırada yeşil ışık yanıyor, bilet almaya gidiyoruz. Hastane yoluna düştüğümüzde, son sorusunu patlatıyor...
-İnsanların niye böyle hastalıkları var?
-Defne kısacık zamanda o kadar çok soru sordun ki, paralize oldum. Sen en iyisi yaz bu sorularını, sonra üstünde konuşalım. Hastanede beklerken, sorularını güzelce yazıyor benim ajandama...

Hadi bakalım Füs, başla bir yerden cevaplara...


Radikal'e Geç Veda...


Dijital dünyada ruhum geride kalıyor.
Yıllardır Radikal okurum, yıllar içinde Radikal'in duruşundan ödün verdiği durumlar olsa da, gazeteyi almayı bırakamadım. Gazetenin özellikle kültür-sanat bölümü, kitap eki ve sevdiğim birkaç yazarı, beni yıllarca gazetede tuttu. Şimdi Radikal, dijital dünyaya intikal etti. Ancak ben o dünyaya intikal etmeyi henüz tam anlamıyla beceremedim.
Mesela, bir yazarı okurken, sürekli banner görmek istemiyorum, hele hele sürekli görseli değişen abuk subuk ayakkabı reklamı görmeyi hiç istemiyorum. Yazıya konsantre olamıyorum, sonra hiç aklımda yokken, başka bir yazı başlığı görüp, hooop ona kayıyorum. İş benim kontrolümden çıkıyor. Basılı gazete öyle mi? Ne okuyacağına istediğin zaman kendin karar veriyorsun, okuyacaklarını okuyup, sonrasında gazeteyle helalleşiyorsun. O sırada okuduklarını güzelce sindiriyorsun, hatta sevdiğin bir yazı varsa, onu özenle kesip defterinde saklıyorsun...Mis...
Ama bu da pek mi demode oldu artık ne? Çağın gerisinde mi kalıyorum, amanin? En iyisi hüznü kısa kesip, Radikal'in de kağıt hayatı buraya kadarmış diyerek, kendimizi teknolojinin kollarına bırakalım:)
Bırakalım tabi de, bazı şeyleri de es geçmeyelim... Dijital Radikal, biz okuyuculara teknolojinin gereği gibi lanse edilmiş olsa da, yazılarını ve  röportajlarını severek okuduğum Pınar Öğünç pek de öyle dememiş. Yeni Radikal'de ona yer yok maalesef...Son yazısı için lütfen tık
Öyle böyle, kişisel tarihimde kağıt Radikal'in belli bir yeri oldu, umarım sanal dünyada adından daha fazla ödün vermez...Ona veda ederken, kapanışı, Ahmet Mümtaz Taylan'la yapayım istiyorum. Basılı Radikal'den kestiğim son yazıdır kendisinin yazısı...15 yaşındaki kızının soru bombardımanı karşısında verdiği veremediği cevapları çok tatlı bir şekilde yazmış, okumadıysanız buyrun...
Anneme toplum mühendisi olduğumu söylemeyin...
Not: Bambaşka şeyler yazacaktım bugün, hadi gazeteyi okuyup öyle yazayım dedim, bakın ne yazdım...:)

18 June 2014

Rizom Kalır...

Bir önceki yazımı pek hüzünlü buldum. Oluyor işte, insanın duygu durumu her zaman aynı olmuyor...
İnsanın bu durum değişkenliğini Montaigne pek güzel anlatmış, sözü burada ona devredeyim, devam ederiz...

"Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki, söylemeye zor varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka bir adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da güzelse, kötü kişi değilim. Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa, aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, okudukça coştuğum bir yer, bugün birşey demez olmuş bana. Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık benim için...
Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum, düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek istemiştim acaba derim; değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine, ondan daha değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim: Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni, bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel..."

Güzel anlatmış değil mi? Üstelik bu satırların altını yıllar önce çizmiştim, üstünden yıllar geçse de, okuduklarım pek yabancılaşmamış bana:) İnsanın özü değişmese de, duygu&düşünce durumları haliyle zaman zaman değişebiliyor. Yıllar önce bir arkadaşım bana; "İnsan, ancak kendinden emin olabilir" demişti. Ben de ona "İnsan bazen kendinden bile emin olamıyor, buna ne diyeceksin?" demiştim. O konuşma geliverdi birden aklıma bu satırları yazarken...

Var işte böyle halleri insanoğlunun, çok da yüklenmemek lazım bünyeye... Neticede insanız, hata yapmaya müsait varlıklarız. En iyisi; doğaya, sevgiye, müziğe, işe, güce, mizaha... işte neyle doldurmak istiyorsan o üç noktayı, o şeylere bırakıp gitmek kendini...

Zira felsefi düşüncelere fazlaca daldım bu sıra. Felsefenin de fazlası zarar! Ufaktan çıkacağım bu dalıştan ama son olarak Jung'un hayat ile ilgili yazdığı birkaç satırla bu yazıyı noktalamak istiyorum...

"Yaşam; bana her zaman kendi rizomu(yer altı gövdesi) üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizom'un içinde gizlenmiştir. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyoruz. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır."

Bu da rizomun hediyesi olsun:








16 June 2014

Birbirine Laf Atan Sözler...

Yazmaya yazmaya gene şiştim içimde...
*
Eteğimdekileri dökeyim o halde...

Bu sıralar okuduğum yazılarda-kitaplarda; yazarlar birbirlerine laf atıyorlarmış gibi geliyor...Ben kendi içimde bir bağlantı kuruyorum muhtemelen...

Bakalım siz nasıl okuyacaksınız bu atışmaları?

Lao Tzu vaktiyle şöyle demiş:





Julia Cameron da onu teyid eder gibi demiş ki;

Başkaları için böyle olmayabilir ama acı bana dikkat etmeyi öğretti. Acı sırasında, korkunç gözüken geleceği düşünmemek, üzücü geçmişi anımsamamak için şimdiye dikkat etmeyi öğrendim. İçinde bulunduğum an, benim için her zaman en güvenli yer oldu.
*


Jung'un bu sözü, 40 yaşımın sözü oldu. Jung'a ilgim alakam, hürmetim de 40 yaşında iyice kabardı...
Jung'cum; bu yaşa kadar yeterince araştırma yaptığımı düşünüyorum, 40 yaş benim için gerçekten bir dönüm noktası oldu, 40 olduğum için mi, hayatın beni bu noktaya getirmesi bu yaşa rastladığı için mi bilmiyorum ama başka bir Füs daha çıktı 40 yaşımda içimden...Hadi bakalım hayırlara vesile diyorum...

Bu noktada, Albert Camus, Jung'a şunu söylüyor olabilir gibi geldi bana:

"Bir insan, söylediklerinden çok söylemedikleriyle insanlaşır."

Eskiden herşeyi en ince detayına kadar konuşmak gerektiğini düşünürdüm. Açıkta birşey kalmamalıydı. Karşımdaki insan istediğim tepkiyi vermeyince, daha da coşardım, anlamıyor diye daha sivri kelimelerle meramımı anlatmaya çalışırdım. Artık bu yaşımda, bir sözün bir kere söylenmesinin yettiğini, bazı şeylerin söylenmese bile, karşındaki tarafından anlaşıldığını, bir bakışın binlerce söze bedel olduğunu, sessizliğin bazen en büyük ses olduğunu öğrendim. Hayatın kendine göre bir planı olduğunu, biz insanlara düşenin, bu plana direnmeden onun içinde akmak olduğunu öğrendim...Yani öğrenmeye başladım diyelim:)

Alakasız gelebilir size ama şu sözle atışmaları noktalamak istiyorum...

"Bir resim, bin kelimeye bedeldir..."
Bozkurt Güvenç (İnsan ve kültür) 

Bugünlük bu kadar benden...

Yarın Montaigne'den, zihin haritalarından ve hatta Amsterdam'dan bahsedebilirim...

Yarın ola, hayrola...