Featured Post

01 April 2015

Sen bahara git...




"Bahar sana gelmiyorsa, sen bahara git" demiş ünsüzün biri...
Bu ünsüzü dinleyerek, 1 Nisan'da yazmaya niyetlenmiştim. Defne 3 gündür hasta olduğu için, bu vakte kaldı yazmak, geç de olsa 2 satır yazarak niyetimi gerçekleştirme adımını atmış olayım.
*
Nükleer santral reklamı yapılan, bir günde tüm elektrik sistemi kitlenebilen, adalet sarayından kurşun sesleri gelen, yalnız ve güzel ülkeme bahar gelir mi bilinmez ama bahardır artık benim özlemim...
*
Bugün şans eseri(belki de değil?) bir ted konuşması seyrettim. Beyin cerrahı olan konuşmacıyı önceden tanımıyordum ama sevdim konuşmasını. Hayattaki seçimlerimiz üzerine, hayatın içinden bir konuşmaydı. Bugünün yazısına konuk olsun bu ted konuşması...



Hayat çok hızlı akıyor, ruhum hayatın hızına yetişmekte zorlandığı için, biraz da ruhumu dinleyerek, eskiyi toparlaya toparlaya ilerleyeceğiz...

Not: Bugün 1 Nisan; Ot, Kafa, Süper Penguen, #tarih dergilerini bayinizden istemeyi unutmayınız :)

17 February 2015

İnsanlık Yolunda Türkiye...

Dağıldım. Özgecan'ın ölümü dağıttı beni. Öfkeliyim.
Okuduğum haberler, izlediğim programlar öfkemi artırıyor.
Özgecan'ın ölümüyle, sanki Türkiye'nin gizlenmiş, üzeri örtülmüş, halı altına süpürülmüş, bütün sorunları tek tek ortaya dökülüyor...

Artık kaçış yok Türkiye, sorunlarınla çatır çatır yüzleşeceksin.
"Erkek Türkiye", "İnsan Türkiye" olabilecek mi, bunun savaşını vereceksin.
Kendinle yüzleşemezsen, varolan insanlığından da kopacak, yokolup gideceksin.
Kendi ezik dünyanda, vicdansızlığınla kavrulup biteceksin.

Tek bir şeye inanıyorum. O da, bu kadar çok kötülüğü içinde barındıran toprakların, ondan daha kuvvetli birşeyi de içinde barındırdığına olan inancım: Sevgi!
Öyle olmasa, o kadar derin bir acı içinde olan Özgecan'ın anne-babası bize şu sözleri söyleyebilir miydi?

"Hiçbir suçu olmayan kızımı bu hale getirenler, insan değil. Cani onlar. İçinde sevgi olmayan insanlar yapabilir bunu ancak. Biraz sevgileri olsaydı, biraz hoşgörüleri olsaydı, bunları yapmazlardı. Demek ki, bu insanların içinde sevgi kalmamış. (Annesi Songül Aslan)

Masallarla büyüdük. Bir varmış, bir yokmuş. Bir Özge varmış, bir Özge yokmuş. Sevgi geldi, saygı geldi cihana, biz yarattık dediler. Bizler sevmesini saymasını öğretmeye geldik cihana... (Babası Mehmet Aslan)"

Hele kardeşi Beste'nin söyledikleri...

"Ben inanamıyorum hala, yanımda sanki. İkimiz tek kişiydik. Türk halkına yalvarıyorum, ne olur biraz bilinçlensinler. Okulda insanlık ve sevgi dersi verilsin...."

Söyledikleri, ne kadar sade ama ne kadar kuvvetli şeyler değil mi? Evet, bence de en çok ihtiyacımız olan şey, "Sevgi ve İnsanlık...". Zira tüm sorunların kökeni sevgisizlikte yatıyor...Sevgisizlikten şiddet doğuyor, nefret doğuyor, ölüm doğuyor...

"Siz hiç mucize gördünüz mü? Ben herkese soruyorum. Her Türk vatandaşına soruyorum. Bir mucizeye şahit olanınız var mı içinizde. Şu anda bir mucize gerçekleşiyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce Özgeler, meleklerin kanatları kırıldığı halde biraz önce söylediğim gibi bu olayın bu şekilde gerçekleşmesinin tüm Türkiye'ye maal olmasının elbette bir hikmeti var. Bunu kızımın üzerinde tecelli ettiren, inanıyorum ki aynı zamanda adaletini de tecelli ettirecektir. 

Evet, bu sözleri de söyleyen Özgecan'ın babası. Özgecan'ın babasının söylediklerini boşa çıkarma hakkımız yok bizim. O bir mucize görüyorsa, biz de memleket olarak bu mucizeyi gerçekleştirebilmeliyiz...

Yeter ki, haksızlıklara kararlı bir şekilde ses çıkaralım artık! Yaşamsal haklarının korunması, kollanması gereken tüm kesimler için, gerekli kanunlar çıksın, yasalar uygulansın diye birlikte ses çıkarabilelim.
Eğer kanunlar uygulanmıyorsa, takipçisi olabilelim.
Erkek egemen yönetimden korksak da, birlik içinde hareket edebilelim, çünkü "bir" olunca daha güçlüyüz.
Bizim üzerimizden siyaset yapmaya kalkanlara prim vermeyelim, bizim adımıza erkekler konuşmasın, biz kendi adımıza konuşabiliriz.
Kadınlar olarak kendi gücümüzün farkına varalım. Erkeklerin bilek gücü olabilir ama "kadınların yürek gücü"nü kırabilecek hiçbir kuvvet bilmiyorum ben.
Türkiye'nin "İnsan Türkiye" olabilmesi için, biz kadınların dayanışması çok önemli. Bu yolda "insan" erkeklerimizin de desteğini yanımıza alalım.
En küçük yerden; kendimizden, ailemizden, mahallemizden, yakınlarımızdan, işyerlerimizden başlayalım bu dönüşüm yolculuğuna...Sözlerimizle, davranışlarımızla...
Kolay bir yol değil ama bu yolu yürümezsek, bu bataktan çıkma şansımız da hiç mümkün görünmüyor...

Her karanlık, kendisini sonlandıracak şafağın tohumlarını içinde barındırır" demiş Dante.

Yolumuz açık olsun...

12 February 2015

1 Kitap:Terapi Olarak Sanat ve 2 Film: Whiplash/Being There

Geçen aydan bir yazı daha vardı ancak onu geçtim şimdilik...
*
Sabah Açık Radyo ile güne başladım. Ekonomik olarak "büyümeme" üzerine bir hayatın mümkünlüğü üzerine konuştular Ömer Madra ve arkadaşları(diğer isimleri kaçırdım maalesef). Kapitalist sistemin sürekli büyümeye dayalı yaklaşımının sürdürülemezliği ve sürdürülebilir yaşam koşulları üzerine konuştular...Telefon çaldı, sonra araya başka işler girdi, tüm programı dinlemeyedim ancak kapitalist sistemin ehlileştirilmesi gereken bir dönemde olduğumuzu bir kez daha duymak, hissetmek, iyi geldi bana...
*
Son bir sene, hayata bakışımın oldukça farklılaştığı bir sene oldu. Sanki başka bir ben çıktı içimden. Anlatması güç, belki de bir kitap yazar, anlatırım ilerde:) Hala da bu süreç içinde olduğumu hissediyorum. Detaya girmiyorum şu an ancak yaşadığım bu farklı dönemi, acısıyla tatlısıyla kabul ederek, hayata devam ediyorum. "Kabul" içinde hazineler barındıran, çok kıymetli bir değermiş. Bu yaşlarda öğreniyorum.
*
Neyse uzatmayayım, bu süreçte yazmayı kesmek, kendimden vazgeçmek olacakmış gibi geldi bana. O yüzden yazmaya devam...Hoş bir yazı yazdıktan sonra "ay yayınlamasaydım, yanlış anlarlar mı insanlar? şöyle mi yazsaydım, böyle mi yazsaydım" durumlarım oluyor gene zaman zaman ama bir arkadaşımın dediği gibi ;"Yazı sen yazdıktan sonra senin olmaktan çıkar, herkes o yazıdan kendi alacağını, anlayacağını anlar. Tabi alacağı birşey varsa..." O yüzden durumu abartmadan, çıkar kafadakileri, olsun bitsin Füs diyorum kendime...İnsanın kendine ettiğini başka kimse ona etmiyormuş walla:)
*
Öğlene kadar vaktim var, artık o zamana kadar ne yazabilirsem...
*
Aklımdaki konu başlıkları:
-Müzeyyen Senar'a veda
-2 film, 1 kitap
-40 yaşından sonra üniversiteli olmak
-Sürdürülebilir yaşam üzerine...
-Para para para...
-İletişim özürleri üzerine...

*
Bugün konuya zor girdik, 2 film ve 1 kitapla yazıyı noktalayayım...
1 kitap:

Terapi Olarak Sanat

Bu kitabı Alain de Botton benim için yazmış sanki:) Kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitap, her gece yatmadan önce başımın ucunda beni bekliyor. Sanatı, sanatçıyı genelde toplumdan kopuk, hayatın gerçeklerinden uzak, romantik insanlar olarak görme eğilimi var çoğu insanda. (Bu benim yorumum tabi.) Halbuki sanatçılar bana göre, hayata karşı çok duyarlı insanlar, dünyadaki güçlüklere, çirkinliklere, zalimliklere sanat aracılığıyla çare bulmaya çalışıyorlar.  İnsanı katman katman açarak, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlıyorlar...Dünyanın güzelliklerini, insanların görmesine gayret ediyorlar...
*
Alain de Botton ve John Armstrong, Sanat'ın hayata yaptığı katkıları; "Aşk, Doğa, Para ve Siyaset" konu başlıklarında örnekleriyle anlatıyor. Kitabı okudukça, sanat çalışmalarına farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Kendi biricik gözlerinizle:). Alain de Botton ve John Armstrong, sanata çok samimi bir yaklaşımda bulunmuş. Sanatı, sade vatandaşın anlayabileceği, hayatına katabileceği basitlikte anlatmışlar...
Çok söze gerek yok, birkaç metin yazayım kitabın içinden, ne demek istediğimi anlayacaksınız...(Kitap çok ucuz bir kitap değil, almayı düşünürseniz, internetten indirimli almanızı tavsiye ederim.)

"Dünya daha nazik bir yer olsaydı, herhalde güzel eserlerden ne o kadar çok etkilenir ne de onlara o kadar çok gerek duyardık. Sanatın bize kendini hissettiren en tuhaf yanlarından biri, bizi zaman zaman ağlatma gücüdür; yürek paralayıcı ya da ürkütücü bir görüntü sunarken değil, müstesna bir sevimliliği ve zarafeti olan bir eserle, biran için yüreğimizi dağlayabilir. Güzellik karşısında, yoğun bir duygulanım yaşanan bu özel anlarda bize ne olur?"

"Sanat sıklıkla çektiğimiz sancıları gözden geçirmek için önemli ve ciddi bir bakış noktası sunar. Yıldızlar ile okyanusların, büyük sıradağların ya da kıta yarıklarının resmedildiği, romantik anlamada yüce sanat eserleri için bu özellikle geçerlidir. Bu eserler, değersizliğimizin farkına varmamızı sağlayarak bizde tatlı bir huşu uyandırır, insanların yaşadığı felaketlerin, sonsuz ihtimallerle kıyaslandığında nasıl da önemsiz olduğunu hissettirerek, bizleri hayatın başımıza sardığı anlaşılmaz trajedileri tevekkülle karşılamaya biraz daha istekli kılar. Hiçe sayılan varlığımızın öneminde ısrar ederek, incinen gururumuzu onarmak yerine, bir sanat eserinin yardımıyla, özümüzdeki hiçliği idrak etmeye ve böylece değerini kavramaya gayret edebiliriz.

"Kendimize karşı şeffaf değiliz. Sezgilerimiz, kuşkularımız, önsezilerimiz, belirsiz derin düşüncelerimiz ve tuhaf bir biçimde birbirine girmiş duygularımız var; hepsi de basit tanımlara karşı direnç gösteriyor. Halden hale giriyoruz ama gerçekten nedir bu haller bilmiyoruz. Derken, zaman zaman, daha önceden hissetmiş olduğumuz ama asla açıkça kavrayamadığımız bir şeye değinen sanat eserleriyle karşılaşıyoruz. "Sıkça düşünülmüş ama asla o kadar güzel ifade edilmemiş" düşünceler. Başka bir deyişle; kendi düşüncemizin, kendi deneyimimizin, elle tutulmaz, tarifi zor bir parçası alınıp kurgulanıyor ve bize öncesinden daha iyi bir şekilde iade ediliyor, bizler de sonunda kendimizi daha iyi anladığımızı hissediyoruz."

2 Film: 
Whiplash
Bir bateri öğrencisiyle hocasının ilişkisinin anlatıldığı filmin konusu başta sıradan gelebilir size. Ancak seyredenler bilir, bir gerilim filmi tadında seyrediyorsunuz filmi. (Biz filmin sonunda oldukça gerilmiş olduğuzu farkettik Mithat'la:) Hocanın aşırı sert tavırları, öğrencinin sınırları zorlayan azmi, soluk soluğa seyrettiriyor filmi. Birşeyi başarmak için denemenin sınırı nedir? Hangi noktada bırakmak, hangi noktaya kadar zorlamak gerek? Tamamen kişinin iç dünyasına göre değişir bence...Filme gitmeyi düşünenler olabilir, o yüzden ayrıntı vermeyeceğim ancak bu güzel müzikler bu aşırı disiplinde nasıl ruh bulur, ortaya çıkar ondan çok emin olamadım. Neyse, güzel film, özellikle Whiplash ve Caravan müziklerini dinlemek hoştu...

Buyrun filmin fragmanına;



Being There
Peter Sellers'ın bu filmini yazar birilerinden duymuştum ancak kimdi hatırlamıyorum. Peter Sellers'ın olgunluk döneminde çektiği filmlerden biri. Hayatında sadece bahçe ile uğraşmış, bahçıvanlık yapmış, az ve kesik kesik konuşan, dünyadan kopuk, tuhaf bir karakteri canlandırıyor Peter Sellers. Filmdeki adı; Chance Gardener.
Film, yazar Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanmış. Hatta Peter Sellers, bu romanı okuduktan sonra Kosinski'ye, "Benim bahçemden veya bahçemin dışından temin edilebilir" notuyla bir telgraf göndermiş adını belirtmeden. Yani role talip olduğunu böyle gizemli bir şekilde Kosinski'ye bildirmiş. Kosinski verdiği numarayı aradığında, karşısına Peter Sellers çıkmış. Ve sonunda da, Peter Sellers rolü kapmış. (Gerçekten ondan başka kim oynardı bu rolü bilemedim:)
Bu tuhaf bahçıvanın enteresan olaylar neticesinde, kendi dünyasından çıkarak, dış dünyayla buluşması ve burada yaşanan komik olaylar anlatılıyor filmde. Ne yaşanırsa yaşansın, bahçıvanın her şeyi, bahçıvanlıktan bildiği, doğanın kanunları ile basitçe açıklayabilmesi, insanlarda müthiş bir hayranlık uyandırıyor ve ortaya hiciv dolu bir komedi çıkıyor. Film yavaş yavaş açılıyor, başta biraz sabırlı olmakta fayda var. Kahkahalar atmıyorsunuz belki ama film boyunca yaşanan ironik durumlar sizi kıs kıs güldürüyor...Doğanın gücüne de, bir kez daha saygı duyuyorsunuz:)



İyi seyirler...








11 February 2015

Kamelyalı Kadın'dan La Traviata'ya...

Bu da geçen aydan bir yazı...
*
Genelde şanslı bir insan olduğumu düşünürüm. Misal...Bu sene gösterime giren, "La Traviata" operasına gitmek istediğimde, La Traviata operasındaki solistlerden biri arkadaşım çıkıyor, üstelik kendisi, sağolsun bizi operaya da davet ediyor:) Operaya davet etmekle kalmıyor. Bana opera öncesinde okumam için de, bir kitap önerisinde bulunuyor: Alexandre Dumas Fils'in "Kamelyalı Kadın" kitabı.

*
Acayip seviniyorum! Uzun dönemdir, bu kadar hızlı okuduğum bir kitap olmamıştı. O kadar akıcı bir kitap ki, bir solukta okudum. 1848'de yazılmış olmasına bakmayın, tüm zamanların en tanınan aşk romanlarından biriymiş. Adını bilirdim de, okumak bu günlere kısmetmiş. Üstelik kitap, Verdi'nin "La Traviata"'sına da ilham kaynağı olmuş.
*
Alexandre Dumas Fils; 24 yaşındayken, bir aşkı nasıl bu kadar sade ve içten anlatabilmiş, bravo doğrusu...Yaşanan aşkı, tüm basitliği ve derinliğiyle okuyucuya(yani bana:) hissettirebilmeyi başardı, öyle ki, okurken gözümden yaşların süzüldüğü kısımlar oldu...
*
La Traviata operası da, haliyle daha kıymetli oldu benim için. Bir konuyu derinliğine bildiğim, öğrendiğim zaman, o konudan aldığım tad artıyor. Hüzünlü bir aşk hikayesi de olsa, gerçek bir aşk hikayesini okumanın, izlemenin tadı başka...
*
Gündemdeki konulardan edebiyatla, müzikle biraz uzaklaşmak ve biraz soluklanmak isterseniz buyrunuz...Başka bir versiyon izlemek isterseniz de lütfen tık...

14 January 2015

Çocuklar için Süper Penguen!

Uzun süre yazmayınca, bloguna bile yabancılaşıyor insan (yani ben:). Ama tabi yazma yazma nereye kadar...İçimdeki yazma meraklısı Füs, yazmayınca homurdanıyor. En iyisi, geçen ay yazdığım birkaç yazıyla başlayayım ısınmaya...İlk yazı, zaman içinde biraz değişti ama yazma amacım aynı...
*
Annem çalıştığı için, çocukluğum daha çok anneannemlerde geçti. O zamanlar, çocuklar için şimdiki gibi renkli, resimli, eğlenceli kitaplar, dergiler yoktu. Vardıysa da, anneannemlerde yoktu. Dedem, Cumhuriyet gazetesi alırdı. Cumhuriyet, az fotoğrafı bol yazısıyla, bir çocuk için son derece sıkıcı bir gazeteydi. Neyse ki, imdadıma, dayımın aldığı "Gırgır" dergileri yetişiyordu. Karikatürlerin bazılarını elbette anlamıyordum ama o çizgiler bile, beni bambaşka dünyalara götürmeye yetiyordu.
Bir çocuğu mizahla tanıştırmak, çocuğa hayat için verilebilecek en güzel, en değerli hediyelerden biri bence...Dayım, belki bana verdiği hediyenin çok farkında değildi ama şu an hayatta daha çok gülebiliyor, hayata farklı açılardan bakabiliyor, daha çok "insan" hissedebiliyorsam, dayıma ve mizaha çok şey borçluyum...
*
Kendi çocukluğumdan Defne'nin çocukluğuna hızlı bir geçiş yapayım.
Defne de, eve aldığımız Penguen'i, zaman zaman bize çaktırmadan okumaya çalışıyordu. Bu durum hoşuma gidiyordu ancak yaşına uygun olmadığını düşündüğüm bölümleri, tek kişilik sansür kurulu olarak uçuruyordum önünden. Tabi bu zangoçluk işi de hoşuma gitmiyordu. (Nerede benim çocukluğumdaki özgür günler...) Neyse ki; Penguen çocuklara bir güzellik yaptı ve "Süper Penguen" dergisini çıkardı!
*
Açıkçası 3. sayısında(Ocak 2015) yakalayabildim dergiyi. Defne dergiyi aldığımda, benden önce okumuş ve "güzel bir dergiymiş, sevdim" demişti. Sonra bir gün, Defne'yi dersi sırasında beklerken, göz gezdirmeye başladım dergiye, bazı esprilerde öyle çok güldüm ki, bazı karikatürleri çevremdeki insanlarla bile paylaştım. Yazılar da matrak. Bırakın çocukları, bence bizim için bile, gayet keyifli bir dergi olmuş Süper Penguen. Bir kere, çocuk dilinden konuşan bir dergi! Şahane esprilerinin yanında, öğretmeye çalıştığı konuları da, hiçbir didaktikliğe kaçmadan, eğlenceli bir yoldan veriyor.
okuduğum ocak sayısı, bulursanız kaçırmayın!
henüz okumadım ama defne beğenmiş gene:)
Kendime not: Her ay bir tane Defne'ye, bir tane Efe'ye, Süper Penguen alınacak.

Mizah dolu günler diliyorum hepinize...


30 December 2014

1-2, 1-2...Biriktirerek bitirdim seneyi...

Seneyi 1-2, 1-2 birikenlerle kapatayım...
Buyrunuz...

1 rüya: 
Çok oldu ama yazacağım dedim diye, yazıyorum. Geçen aylarda bir gün, Özdemir Asaf'ı rüyamda gördüm. Rüya bu ya, sinemaya gidiyormuşum. O da 5-6 yaşlarındaki oğluyla sinemaya gidiyormuş.
Sinemanın önünde "Merhaba, ben Özdemir Asaf" diyerek kendini tanıtıyor. Ben de kendimi tanıtıyorum. Sinemadan önce, hoş sohbet ediyoruz. Sonra film başlıyor, birbirimize "iyi seyirler" diyerek ayrılıyoruz.
Rüya burada bitti, rüyaların bilinçaltımızla yakın bağlantısı olduğunu biliyorum. Ertesi gün biraz şiirlerine baktım bu yüzden. Acaba bana bir mesaj mı var diye:) ama her şiir başka bir dünya haliyle...İşin içinden çıkamadım. Aklıma gelen ilk şiirini yazarak, rüya anlatımımı bitireyim en iyisi...
Altıncı Gün
"Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz." Özdemir Asaf

2 film: 

Interstellar
Mit'in oldukça beğendiği, benim için 2. defa seyrettiği Interstellar filmi. Kabul etmeliyim ki, benim için anlaması çok kolay bir film değildi. Filmden sonra Mit, filmdeki zaman geçişlerini gösteren bir şema paylaştı da, film, biraz daha oturdu kafamda:) Ama zamanın göreceliliği, 4. 5. zaman boyutları gibi kavramlar beni oldukça etkiledi. Filme gitmek isteyenler olabilir, o yüzden detaya girmeyeceğim ancak özellikle baş karakterin bir boyutta takılı kaldığı zamanki çaresizliği ve sonrasında geliştirdiği yöntemle, sevdiklerine başka bir boyuttan ulaşabilmesi, aklımda en çok yer eden sahnelerden biri oldu...
Words&Pictures
Henüz vizyona girmedi, vizyona girdiği zaman; özellikle edebiyata, resme, sanata düşkün olanlar bu filmi seyretsin isterim...Juliet Binoche, gene döktürüyor ve bu kadın gerçekten güzel yaş alıyor...



Filmden bir kuple...
Why art?
If our senses and consciousness were entirely in tune with nature, if we could communicate and understand each other, then there wouldn't be any need for art.
In fact, we would all be artists. Because we would all be as one!"

1 deney : 
Japon araştırmacı Dr. Masaru Emoto'yu bilir misiniz? Su kristallerinin; kendilerine söylenen sözlere, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl değişim geçirdiğini deneylerle gösteren kişidir kendisi... ("What do we bleep know" filmini seyredenler belki filmdeki kristal sergisini hatırlarlar...)
Bugün bahsedeceğim deney, bu değil. Benzer deneyi pirinçler için de yapmış Emoto. Önce haberini okumuştum bu pirinçlerin, videosu da varmış, buldum, buyrun izleyin, pirinç bile böyle oluyorsa...


Dr. Emoto ve Pirinç Deneyi by e-motivasyon

2 söz:
Ajandama 2014'te yazdığım ünlü sözlerden 2'si...

"Hiçbir insanın bilgisi, öğrenmiş ve görmüş-geçirmiş olduğunun ötesine geçemez. "
                                                                                             John Locke




1 takvim:
İletişim Yayınları'ndan Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi (maarif takvim)

Bu takvimi, facebook'tan edebiyatı seven bir arkadaşım önermişti. Ben de takvimi kendime sipariş etmiştim. Edebiyatı seven başka bir arkadaşım da, bana yılbaşı hediyesi olarak bu takvimi almış:) Ben de sipariş ettiğim takvimi, edebiyatı seven başka bir arkadaşıma hediye edeceğim. Edebiyatın gücüne bakar mısınız?:)))

2 şiir:
Seneyi kapatmak öyle kolay değilmiş. Haydi bakalım, sevdiğim 2 şiiri yazıyorum:



1 tiyatro ve 1 şarkı:
Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi.
Geçen seneden beri gitmek istiyordum, senenin son günlerinde oyunu yakaladık...Sumru Yavrucuk'un bir transseksüeli canlandırdığı 80 dakikalık oyun, su gibi akıp gidiyor. Tabi verilen mesajlar taş gibi midenize oturuyor, o ayrı, ama otursun zaten...
Anlattığı hikaye hüzünlü de olsa, ülkemde bu konular gündeme getirilebildiği için, Sumru Yavrucuk gibi sanatçılar yetişebildiği için hala umutluyum. Lütfen bu oyunu kaçırmayın. Oyun birçok farklı mekanda oynuyor. Biletix'ten mutlaka size yakın bir tiyatro salonu bulursunuz.
Dün de insandım, bugün de insanım. Sadece insanım. Beraber şarkı söylemek varken, dans etmek varken… Neden bunları giydiriyorsunuz bana? Neden beni hizaya çekiyorsunuz? Neden? Bak, gözlerim gözlerinden farksız, kahkaham şen şakrak… Ben Umut, sen?” Bu oyun, insanlığımızın trans bir kadınla imtihanıdır…
Oyundan, çok sevdiğim bir şarkı ile seneyi kapatayım. Yoksa kapatacağım yok seneyi;)



İyi bir yıl geçirmemiz dileğiyle...

Sevgiler,
Füs






                                                                 

19 December 2014

Kafa Can'dır! Bedri Rahmi Kafası

Evet bahsedeceğim 2. konu da...Kafa Dergisi!
Kasım 2014 sayısı
Kafa dergisini okumanızı hararetle tavsiye ederim...

Şahane kafalar var içinde, mutlaka ilginizi çeken birkaç kafa bulursunuz içinde...

Beni geçen sayıda etkileyen en güzel kafalardan biri "Bedri Rahmi" kafasıydı...Ezgi Cankurtaran "Hangi aşk daha büyük?" adıyla nefis bir yazı yazmış Bedri Rahmi'nin hayat hikayesiyle ilgili...

"Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar" dediği şiirlerinin ilham perisi Mari'yi,  Bedri Rahmi ile Mari'nin müthiş aşkını ve bu müthiş aşktan belki de daha müthiş aşkla, kabullenişle kocasını sevmeye devam eden Eren Eyüboğlu'nun aşkını bir solukta okudum...

Mari, Eren'den sonra Bedri Rahmi'nin hayatına giriyor ama öyle bir giriyor ki, öldükten sonra bile Bedri'nin aklından çıkmıyor...Eren tekrar hayatında olsa bile...

İşte Mari'nin ölümünden 3 yıl sonra, bir davette istek üzerine okuyup yine gözyaşlarını tutamadığı şiiri ve ikisini resmettiği "At üstünde aşıklar" tablosu...Eren'in bu olaydan sonra eşine yazdığı içten mektubunun içeriği de, meraklı okuyucunun araştırma konusu olsun:)

Bedri, Mari'yi kaçırırken...

Karadut

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

II

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

N'etmiş, n'eylemiş, n'olmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.
Bedri Rahmi Eyüboğlu