Featured Post

20 December 2018

Şiddetsiz İletişim Mümkün...

Geçenlerde yine bir yazı yazmışım, yayınlamamışım. Dün o yazıyı yayınladım. 2019'da yazmaya niyetliyim ve de paylaşmaya...2018'in son günlerinden girizgahı yapmış olayım...

Biraz önce bitirdiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum. "Şiddetsiz İletişim". Bu kitabın uzun süredir takibindeydim ancak bir sıra baskısı tükenmişti, okumak bu günlere kısmetmiş...



Klinik Psikolog, Akademisyen Dr Marshall Rosenberg, 1940'lı yıllarda Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve bu sebeple çok genç yaşta şiddetle tanışmış. Rosenberg sadece fiziksel şiddetten bahsetmiyor kitabında, hatta daha çok; davranışlarımıza, sözlerimize işlemiş, fiziksel olmayan günlük şiddetten bahsediyor. Kitabın her bölümünde durup; kendimle ve çevremle olan iletişimimi gözden geçirdim. Zira kitap düşündürtüyor insanı. Aslında biraz dursak, durabilsek, neleri neleri görüp farkedeceğiz ya, neyse...

Şimdilik kitapta duralım ve başlayalım anlatmaya:

Rosenberg'e göre, Şiddetsiz İletişim'in 4 öğesi var:
1-Gözlem
2-Duygu
3-İhtiyaçlar
4-İstek/Rica

"Şiddetsiz İletişim"'de kendimizi bu 4 öğeyi içerecek şekilde ifade etmeyi, aynı şekilde bu 4 öğe aracılığıyla karşımızdakini de empati yoluyla dinlemeyi öneriyor.
-İletişimde gözlemlediğimiz somut davranışlar neler? (Gözlem)
-Bu gözlemlere bağlı olarak, kendimizi nasıl hissediyoruz? (Duygu)
-Peki ihtiyaçlarımız, isteklerimiz neler? (İhtiyaçlar)
-Bu ihtiyaçları karşılamak için çevremizden rica ettiğimiz/istediğimiz davranışlar neler?(İstek/Rica)

Oldukça basit görünüyor değil mi? Öyle, peki uygulaması? Maalesef; kolay değil. Rosenberg; yargılamalar, karşılaştırmalar, talepler ve etiketlemelerin bizi hayata yabancılaştıran bir iletişim ortamına sürüklediğini söylüyor. Ayrıca, hayata yabancılaştıran iletişimin; kendi düşüncelerimizden, duygularımızdan ve eylemlerimizden sorumlu olduğumuzu fark etmemizi engellediğini belirtiyor.

Ve örneklerle, alıştırmalarla bu yabancılaşmayı bize hatırlatarak, bizi kendi hayatımızla ilgili sorumluluğumuzu almaya çağırıyor. Biraz daha detaya girersek,  Şiddetsiz İletişim için bize şu bileşenleri uygulamamızı salık veriyor:

1-Değerlendirme yapmadan gözlem yap: Bu sürecin ilk adımı: Genellemelerden ve yargılardan kaçınarak, zamana ve veriye dayanan gözlemler yapmamızı söylüyor. (Kitapta bol bol alıştırma var, kendinizi gözlemlemek açısından da bu alıştırmalar etkili.)

2-Hissettiklerini ifade et: Rosenberg diyor ki; "Kendimizle bağlantıda olmak yerine, başkalarına odaklı olma yönünde eğitildik. Hep zihnimizde akıllı olmayı ve başkaları neyi söylememi ve yapmamı doğru bulur diye kafa yormayı öğrendik."
Bu eğitilme şekliyle; duygularımıza ve hislerimize yabancılaştığımızı, düşüncelerimizle hislerimizi birbirine karıştırdığımızı söylüyor. Kitaptan bir örnek verirsem, konu daha iyi anlaşılacak. Mesela "Gitarist olarak kendimi yetersiz hissediyorum" gerçek bir duygu ifadesi değil, daha çok kişinin kendi yeteneğini değerlendirdiği bir düşünce. Kişi; "Gitarist olarak kendimi hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyorum" derse, duyguyu konuşmaya başlayacak. Yetersizlik düşüncesinin altındaki duygu neden kaynaklanıyor, bunu fark edip, dile getirmek önemli...

Duygularımızı net ve somut sözcüklerle ifade edebilmek, üzerinde çalışılması gereken konulardan biri bence...

Kırılganlığımızı ifade etmenin kolay olmasa da, gerekli olduğunu düşünürüm. Rosenberg de, yaralanabilirliğimizi ifade etmenin, gerçek iletişimin kurulmasında önemli bir rolü olduğunu vurguluyor.

3-Duygularının kaynağını bul ve kabul et: Bu bölüm, duygularımızın ardındaki ihtiyaçlarımızın farkına varmakla ilgili. Rosenberg, başkalarının söyledikleri ve yaptıklarının, duygularımızın sebebi değil, tetikleyicileri olduğunu belirtiyor. Başkaları olumsuz bir iletişim kurduğunda, 4 seçeneğimiz olduğunu söylüyor: Kendimizi suçlamak, başkalarını suçlamak, kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı sezmek, diğer kişinin olumsuz mesajının altında yer alan duygu ve ihtiyaçları sezmek.

Burada duygularımızdan dolayı başkalarını suçlamak yerine; kendi ihtiyaç, arzu, beklenti ve düşüncelerimizin varlığını kabul etmemizi, duygularımızın tüm sorumluluğunu üstlenip, ihtiyaçlarımızı dile getirmemizi öneriyor. Duygumuzla ihtiyacımızı birbirine bağlamamızı söylüyor.

Diyor ki; "Çoğumuz ihtiyaçlar doğrultusunda düşünmeyi öğrenmedik. İhtiyaçlarımız karşılanmadığında, otomatik olarak diğerlerinin hata ve kusurları üzerinde düşünmeye alışığız."
O yüzden şu sorulara odaklanmamız önemli:

-Karşılıklı olarak ihtiyaçlarımız neler?
-Bu ihtiyaçlarla ilgili karşılıklı rica ve isteklerimiz neler?

İhtiyacı dile getirmek kolay olmayabilir ama getirmemenin acısı çok daha zor, kitapta konuyla ilgili dramatik örnekler bulunuyor.

Dün bu konuda, ergenlik çağında olan kızımla bir diyalog geçti aramızda. Okuldan geldiğinde, canı sıkkın ve sinirliydi. Her an patlamaya hazır bir durumdaydı. "Anne çok yorgunum ve pizza yemek istiyorum" dedi. Normalde, böyle bir talebe, pizza sağlıksız bir yemek olduğu için, hemen karşı çıkardım ama bu sefer derin bir nefes alarak; "Hastalığın henüz geçmedi, bu da yorgun hissettiriyor olabilir seni, sinirlisin, moralin bozuk ve moralini düzeltecek bir şey yapmak istiyorsun, öyle mi?" dedim ve bingooo!!! "Evet" dedi ve on kaplan gücündeki sesi yumuşayıverdi. Yaşasın!!! "Peki o zaman, pizza ısmarlayacağım. Bu tür konulara itiraz etmem, tamamen senin sağlıklı ve iyi beslenerek büyümeni istememden ama seni de anlıyorum" dedim. Gülümsedi. Pizzasının yanında, hazırladığım salatayı yedi. (Ben hiçbir şey dememiştim:) İnsanlık için küçük, bizim için büyük bir adım oldu. Pizza yerine moralini düzeltecek başka bir şey bulabilir miydim? Belki ama o an için bulduğum çözümde karşılıklı birbirimizi anladığımızı gördüm. Özellikle ergenlik dönemleri test dönemleri diye düşünüyorum. Kitap bu açıdan da, işime yarayacak gibi görünüyor.

4-Başkalarından ne istediğini/ricanı netleştir ve açık, olumlu bir şekilde ifade et: Bu bölümde bence söylediği en güzel şey şu: "İstemediklerimizi değil istediklerimizi dile getirelim." Olumsuz ricalara direncin fazla olduğunu da belirtiyor. Bu konuyla ilgili verdiği örnek, sizin de kafanızı netleştirecektir. Eşi işte çok zaman geçiren bir kadın, kocasından işte bu kadar çok zaman harcamamasını istemiş ve bu istek neticesinde kocası 3 hafta sonra golf turnuvasına kayıt olmuş. Kadının esas isteği; en az bir geceyi eşinin kendisi ve çocuklarıyla geçirmesiymiş. Ama bunu açıklıkla eşine söylemediği için, eşi başka bir aksiyon almış. (Masal gibi oldu;)

Tabi ne şekilde ricada bulunduğumuz da önemli. Soruş şeklimiz, karşımızdaki kişi tarafından talep veya saldırı olarak da algılanabilir. Burada önemli olan, karşılıklı ihtiyaçların karşılanması. Gene kitaptan bir örnekle açıklayayım. Bir gence ailesi direkt olarak "Neden saçını kestirmiyorsun?" diye sorarsa, gençten tepkisel bir cevap alıyorlar. Ancak ailesi önce kendi duygu ve ihtiyaçlarını açıklarsa, soruları daha fazla rica olarak duyulabiliyor: "Saçın o kadar uzamış ki, özellikle bisiklete binerken önünü görmeni engellemesinden endişeleniyoruz. Kestirmeye ne dersin?"

Empati: Bu konuyu ayrı bir başlık yaptım zira, iletişim iki yönlü. Biz yukarıdakileri yapsak da, karşıyı anlamadığımız sürece iletişimin bir bacağı eksik kalıyor. Rosenberg'in şu empati tanımını sevdim: Empati, diğerleriyle ilgili tüm yorum ve önyargılarımızdan arındığımızda gerçekleşir. Kendinden verdiği örneği de sevdim. Bir gün kızı aynaya bakıp "bir domuz gibi çirkinim" dediğinde, o da kızına "sen Tanrı'nın dünyaya getirdiği en harika yaratıksın" diye cevap vermiş ve ne olmuş dersiniz? Kızı kapıyı çarptığı gibi odayı terk etmiş. Teselli etmek yerine biraz empati gösterip
"Bugünkü görüntünden hoşnut değilsin galiba?" diye sorabilirdim diyor...(Bir ebeveyn olarak, ben de Rosenberg'inkine benzer bir tepki verebilirdim ama o tepkiler bir işe yaramıyor gerçekten)

Empati hakkında;
"Tavsiyede bulunmadan veya tavsiye istemeden önce sorun", "Bunu istiyorlar mı?"
"Durumu düzeltmemiz ve diğerlerinin kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak için bir şeyler yapmamız gerektiğine inanmak, kendimizi o ana vermekten alıkoyar. Kendini ana vermek, anda hazır bulunmaktır. Karşımızdakine ve onun yaşadıklarına kendimizi tamamen vermektir. Önemli olan, karşıdakinin içinde neler olup bittiğine, yani o anda ne hissettiğine ve nelere ihtiyacı olduğuna duyarlı olabilmektir.
Eğer insanların sizin hakkınızdaki düşüncelerine odaklanmak yerine neye ihtiyaç duyduklarını duyabilirseniz, onları daha az tehditkar bulursunuz. "
gibi dikkate değer sözleri var.
Rosenberg'in de bahsettiği gibi; anladıklarımızı kendi sözlerimizle karşımızdakine geri yansıtmak da, iyi bir empatik iletişim kurma şekli. Gerçekten doğru duymuş muyuz, teyitleşmekte fayda var.

Kendine Empati: Bana göre de kitabın en can alıcı kısmı burası. Kendimizle iletişimimiz nasıl? Kendimizle şiddet dolu bir iletişimimiz varsa, başkalarına karşı şefkatli olmamız zor.

Rosenberg diyor ki; İçimizde yargılayıcı bir diyalog varsa, ihtiyaçlarımızdan uzaklaşır, onlara yabancılaşırız ve dolayısıyla da, bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde harekete geçemeyiz. Depresyon, kendi ihtiyaçlarımıza yabancılaştığımızın bir göstergesidir.

Kendimize şefkatli olmak için;

-Kendimizi yargılamadan; pişman olduğumuz bir davranışın bizde uyandırdığı duygularla ve karşılanmamış ihtiyaçlarımızla bağlantı kurmamızı öneriyor. (Bir yas tutma ve kendimizi bağışlama süreci)

-"Kendimize şefkat göstermenin önemli bir yöntemi; korku, suçluluk, utanç, görev veya zorunluluk duygularına odaklanan seçimler yerine, sadece yaşama katkıda bulunma arzumuzdan kaynaklanan seçimler yapmaktır. Davranışımızın ardındaki hayatı zenginleştirme amacını fark ettiğimizde ve bizi harekete geçiren enerjinin arkasında yalnızca hem kendimizin hem başkalarının yaşamını güzelleştirmek isteği olduğunda, zor işlerin bile keyifli yanlarını görür oluruz."

Beni kitapta en çok etkileyen sözler bunlar oldu. Zira bu söylediklerine yürekten inanıyorum. Korku, suçluluk, görev veya zorunluluk duygusuyla hareket ettiğim durumlarda, yaşam enerjimin düştüğünü biliyorum. Böyle zamanlarda varoluşuma yeterince sahip çıkmadığımı düşünüyorum. O yüzden kendimle bağlantıda olmak, benim için çok kıymetli.

Kendimize şefkatimizi derinleştirebilmemiz için etkili bir alıştırma yapıyor kitapta. Ben de yaptım bu uygulamayı ve kendimle ilgili ilginç çıkarımlarda bulundum. Siz de yapmak isterseniz;

Mecburum'u Seçiyorum'a Çevirmek

1.adım: Yaşamınızda keyif almadan yaptığınız, yapmak zorunda olduğunuz her şeyi liste olarak bir kağıda yazın.
2.adım: Bu yaptıklarınızı mecbur olduğunuz için değil, seçtiğiniz için yaptığınızı yazın. (...yapmayı seçiyorum.)
3.adım: Seçiminiz ardındaki niyetle bağlantı kurmak için "Ben ...yapmayı seçiyorum, çünkü ... istiyorum." cümlesini tamamlayın.

Sonuçlardan oldukça etkilendim. Bazı zorunlu gördüğüm durumları, seçim olarak yazmakta zorlandım ama 3. adımda bağlantıyı kurduğumda, bu zorunluluğun aslında beni çok da üzmediğini gördüm. Neyi neden yaptığımı daha net görünce, kendime karşı hoşgörüm de arttı. Bazı konular içinse, gereksiz yere ne kadar enerji sarfettiğimi fark ettim, iyi bir hatırlatma oldu bana.

Kitap hakkında yazmaya başladığımda, tüm kitaptan bahsetmeyi düşünmüyordum ama konular birbiriyle ilintili olduğu için, ister istemez çoğu konudan bahsettim. Öfke konusuna burada girmiyorum, kitap ilginizi çekmişse, okursunuz zaten.

Sadece takdirle ilgili birkaç şey yazıp yazıyı sonlandıracağım. Zira kitabın bu bölümünde göz yaşlarımı tutamadım. Çoğu insan için takdirin yeterince takdir edilmediğini kitapta da gördüm. Çoğu kişi, ben de dahil, hep birşeyleri düzeltme ve iyileştirme derdinde yaşarken, yolunda giden şeyleri görmeyi ve kutlamayı atlayabiliyoruz. Ya da karşımızdakinin bu takdir hissiyatımızı bildiğini varsayıyoruz. Rosenberg'e göre, "harikasın, supersin" gibi övgü içeren takdirler de bir yargı içeriyor. Onun bahsettiği takdir daha çok şu şekilde; "Yaptığın şudur. Bu davranışınla şu ihtiyaçlarım karşılandığından şöyle hissediyorum." Örnek verelim, daha iyi anlaşılsın: " Leyla, çok teşekkürler, bu kitap kulübünü kurduğunda, umutlandım ve heyecanlandım çünkü farklı bakış açılarını duymaya ve düşüncelerimi paylaşmaya ihtiyacım vardı."

(Bu örnek benden oldu, isim farklı, olay gerçek:). Arkadaşım bu kitap kulübünü kurdu diye çok sevinmiştim ancak sevincimi kendi içimde yaşıyordum, arkadaşıma açıklamalı teşekkür ettiğimde, kendimi tamamlanmış hissettim.)

Rosenberg'in en sevdiğim yanı samimiyeti oldu. Burada kitapta verdiği örnekleri çok anlatmadım ama kitabı okuyunca siz de, insana yaklaşımını seveceksiniz diye düşünüyorum.

Yine onun sözleriyle yazıyı bitireyim:

"Evet, sözcükler gönülden geçen gerçekleri aktarmakta yetersiz bir araç olabilirler ama öğrendiğime göre"yapmaya değecek herhangi bir şey, yetersiz olsa da, yapılmaya değerdir"

2019'da yapmaya değeceğine inandığınız şeyleri hayata geçirmeniz dileğiyle,

Sevgiler,

Füs


19 December 2018

Sadeleşme Yolunda, Füsun2.0

Geçenlerde iki yazı yazdım bloga, sonra hoop geri çektim. Sonra eski blog yazılarımı okumaya başladım. Sevdim yazdıklarımı... Yazdığım dönemde, yazdıklarımı şu anki kadar sevmemiştim ama üstünden zaman geçince, daha bir güzel geldi yazdıklarım...Heyecanımı, kendimle olan ilişkimi, paylaşma isteğimi sevdim. Gördüğüm o ki, kendimle iletişimim kuvvetli olunca, başkalarıyla da iletişim kurmaya daha açık oluyorum.

Uzun dönem buraya yazmadım belki ama bol bol günlüğüme yazdım. Hazır bugün 1 Kasım iken, tekrar bloga başlayayım dedim. Ne de olsa, severim ay başlarını...Hesaplaması kolay oluyor;)

Hemen hemen her sene yaptığım "sadeleşme hareketi"ni, bu sonbahar daha radikal bir şekilde yaptım. Kafamda zaten böyle bir plan vardı ama yazın Şebnemler'e gitmemiz planımı hızlandırdı! Şebnem az eşyayla, konforlu bir düzen yaratabilen bir kişidir. Bu özelliğini çok severim ama bu düzenini ilk defa alıcı gözle değerlendirdim! Ve döner dönmez sadeleşme çalışmasına başladım. Afferim bana;) (Bağzı şeylerin bir zamanı vardır.)

Aslında olay sadece evi sadeleştirmek değil tabi. Hepten sadeleşmek; zihni sadeleştirmek, iletişimi sadeleştirmek, ilişkileri sadeleştirmek, hayatı sadeleştirmek...Önce evden başlayayım: Tam 1 ay sürdü evi sadeleştirmek. Evde çok eşyamız olduğundan değil, tüm eşyaları tek tek elden geçirdiğim için, uzun sürdü bu süreç. Sistem yeniliği diyelim. Defne, Füsun2.0 ismini taktı zaten bana:) (4.0'a daha yolumuz var.)Yılların birikmişliği... Kullanmadığımız her eşyayı verdim. Sadece gereklileri mutfakta tuttum. Ne kadar çok gereksiz mutfak eşyamız varmış, hem göz yoruyor hem de fiziksel olarak yoruyor insanı. Anladım yıllarca mutfak işlerinin neden bu kadar gözümde büyüdüğünü...Üstümden büyük bir yük kalktı. Sonra bir hamarat oldum, bir hamarat oldum, ben bile içimden çıkan cevhere şaştım. 40'lı yaşlarda mutfağımı keşfettim anlayacağınız...

Sırasıyla diğer odalar, salon ve kitaplıklar...Evin yarısını çıkardım dersem abartmış olmam sanırım. Defne'nin odası tamamen değişti. Çocuk odasından genç kız odasına geçiş...Gene de beni en çok oyalayan kitaplıklar oldu...Her türlü eşyayı veriyorum da, kitapları tek tek elden geçirmek başlı başına bir iş oldu benim için. Her kitapta olmasa da, bazı kitaplarda, altını çizdiğim satırları okumaya başlayınca, zaman su gibi aktı gitti. Nihayetinde onları da ayırabildim ve ihtiyacı olabilecek gerekli yerlere verdim. En sona günlüklerimi bıraktım. Vakti zamanında atmayı düşünmüştüm günlüklerimi. Ne kadar yazık olurmuş...Ne de olsa, bir nevi kişisel tarihimi yansıtıyor o günlükler benim...Mesela 19 yaşında ne kadar meraklı, neşeli, hayat dolu bir kişiymişim, hiçbirşeyi kafaya çok fazla takmıyormuşum. Tabi seneler geçtikçe, işin rengi ufak ufak değişmeye başlamış ama en boktan halimde bile, mizahı unutmamışım, kendimle dalga geçebilmişim. Bir de arkadaşlar ve sanat; İstanbul'daki en büyük hayat damarlarım olmuş gördüğüm...Yazılar, şiirler, mektuplar, fotoğraflar...26 yıllık İstanbul hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti diyebilirim...Böyle toplu bakınca, tüm sıkıntılı zamanları da dahil olmak üzere, güzel bir hayat geçirmiş olduğumu gördüm. Nelerin benim için önemli olduğunu, nelerin eksikliğinde dengemin şaştığını da...

Yani ev deyip geçmemek gerek, bana çok iyi geldi evi sadeleştirmek. Mithat'la Defne'ye de;)Evle birlikte kafam da sakinledi. Eve dışardan baktığınızda çok fazla bir değişiklik farkedilmeyebilir ama ben biliyorum neyin nerde olduğunu artık. Kaybettiğimizi düşündüğümüz kaç eşyamız, bu sayede ortaya çıktı. Sistem, hayatımızı kolaylaştırdı.

Hadi evi hallettik diyelim, peki digital dünyayı ne yapacağız? Gün içinde o kadar çok uyarana maruz kalıyoruz ki...Okuduklarınız, izledikleriniz, whatsup, facebook, instagram, twitter... sizi de gün sonunda serseme çevirmiyor mu? Hem iş hem sosyal hayat hızla dijitalleşiyor. Bana fazla geliyor. Bilgi iyi hoş da, hepsini sünger bob gibi içimize çekemeyeceğimize göre, biraz seçici olmamız gerekmiyor mu? Gün içinde kaç kişiyle dijital olarak sosyalleşmek durumundayız? Kaç kişiyi takip edebiliriz? Kendi odağımızı koruyabilmek gittikçe önem kazanıyor diye düşünüyorum. O yüzden zihni sade tutabilmek önemli. Neye ihtiyacım var? Ben ne verebilirim başkasına? Sınırım nerde başlıyor? Nerede bitiyor? Peki ya enerjimiz?

Geçen gün Engin Geçtan&Timuçin Oral'ın 18 sene sonra Açık Radyo'da tekrar yayınlanan Dünya Hali programında konuşulan bir konu vardı. İnsanların birarada olup, birbiriyle ilişkide olmama durumundan, yani yabancılaşmadan bahsetmişlerdi. 18 yıl içinde, yabancılaşma konusunda boyut atladık gibi geliyor bana. Çok iletişiyoruz ama çoğu zaman boş iletişiyoruz...

Şimdilik telefonuma "time limit" koydum sosyal medya ile ilgili. Belli bir zamanı doldurunca, uyarı geliyor. Bu kısıtlama, bir parça da olsa, disipline ediyor beni.

Bu konu derin bir konu. Girizgahı yapmış olayım, sonra devam ederiz belki?

Haydi iyi geceler...

Füs




Yürürken gördüğüm kasımpatılar, saksıda daha güzeller:)

30 September 2016

Gündüz Vassaf - Ne Yapabilirim?


Ot Dergisi'nde "Gündüz Vassaf'ın Ne Yapabilirim?" kitabının tanıtımını görünce heyecanlanmıştım. Zira uzun zamandan beri, çoğu kişinin yazdıkları, söyledikleri bana, birbirinin aynı, çözümsüz ve umutsuz geliyordu. Kendi kendime günlüğüme yazdıklarımdan da pek birşey çıkmıyordu. Ölümlerin olduğu yerde, her söylenen anlamsız ve boş geliyordu bana. Ama böyle de hayat geçmiyordu...Yani böyle bir hayattan anlamlı bir gelecek çıkarmak mümkün görünmüyordu. Çoğu insan gibi ne yapsam ne etsem diye kafa yormaya başladım. Uzun bir süre, kendime ve yakın çevreme odaklandım. Ben ne kadar kendimi yaşatabiliyorum, ne kadar düşüncelerimi hayata geçirebiliyorum, ne kadar etkin oluyorum, ne kadar dırdırlanmadan çözüm üretiyorum? diye kendimi gözlemledim. Evet yaptıklarım vardı ancak daha yapacaklarım da vardı...

Tabi biraz da desteğe ihtiyacım vardı, bu yolda yalnız olmadığımı bilmek için...
İşte destek bu kitapla geldi bana. Düşündüklerimi ancak kelimelere dökemediklerimi üstad pek de güzel özetlemişti. Gündüz Vassaf'ın yazılarını okuyanlar, Cehenneme Övgü, Cennetin Dibi gibi eski kitaplarını hatmedenler, onun tarzını bilir ancak henüz kendisini okumadıysanız, biraz çarpılmaya hazır olun. Çünkü Gündüz Vassaf, "insanı" sadece Türkiye bazında değil, dünya hatta evren bazında çok geniş bir perspektifte inceler ve tatlı tatlı gerçekleri yüzünüze çakar, ezberinizi bozar. 

Bakınız Gündüz Vassaf'ın kitap önsözü şu şekilde başlıyor: "Ne yapabilirim?, benim gibi, bir harekete, örgüte, partiye hatta ideolojiye bağlı olmayanlara sesleniyor...Tepkilerimizde kendimizi tekrarlamadan, çaresiz çırpınışlarda tükenmeden, "ne yapabilirim"i düşünmeye, yeni bir yaşam ahlakını tartışmaya açmak istiyorum. Kötümserliğe kapılıp edilgenleştikçe, değişim erteleniyor, düzen sürüyor. Değişim biziz!"

Okuduğum kitapta hemen her satırın altını çizip yanına notlar aldığım için, kitabı anlatmaya nereden başlayacağıma karar veremiyorum. Zaten kitap, bulmacanın parçalarının birleşmesi gibi, bütün haliyle okunmalı bence ama size fikir vermesi açısından şunu yapacağım. Bazı bölümlerden teaser niyetine birkaç satır ekleyeceğim. Gündüz Vassaf'ın iznini almadan paylaştığım için biraz tedirginim ancak niyetim iyi, kitabı ne kadar çok kişi okursa, o kadar iyi olur düşüncesiyle paylaşıyorum bu satırları...

Özet olarak, Gündüz Vassaf bize "uyanık olun, kendi gücünüzün farkında olun, edilgen olmak yerine harekete geçin, değişimin kendinizde olduğunu görün" diyor ve bize bu değişim yolculuğunda rehberlik ediyor.

Öyle klasik bir kişisel gelişim kitabı gibi beklemeyin lütfen, dediğim gibi azıcık acıtan ancak kendine getirten bir kitap...Kitabın anlamadığım yerleri de oldu, bazı yerlerde üstadın da kafası biraz karışıkmış gibi geldi bana ama olsun, olacak o kadar. Herşeyi de Gündüz Vassaf'tan beklemeyelim değil mi? Sonuçta bana farklı bakış açıları sunan, normlarımı yeniden sorgulamamı sağlayan, beni birçok konuda harekete geçmeye yüreklendiren bir kitap oldu. Umarım siz de okursunuz...



07 September 2016

Mazoşist misin?

Yazı yazmaya uzun süre ara verip tekrar yazmaya kalktığımda, ilk defa yazı yazıyormuşum gibi kitleniyorum. Açılmam zaman alıyor. Neyse ki, ilk yazıyı yazdım, şimdi açılabilirim;)

Çok hızlı bir çağa girdik. Teknoloji çok hızlı, ruhumuz ise geride can çekişiyor. Sosyal medya adeta gardiyan gibi 24 saat başımızda nöbet tutuyor. Sosyal medyaya elini verip kolunu kaptırman an meselesi. Sosyal medya acemileriyiz. 

Peki ben ne yapıyorum? Sosyal medyadan uzaklaşamıyorum haliyle. Hoş oraya bakmadığım an, inanın daha mutlu, huzurlu bir insanım ancak dünyadan kopuk yaşamak da olmuyor. Hele her günü olağanüstü geçen memleketimde...Notification'ları sessize aldığımı söylemiştim değil mi? Sosyal medyaya bakma zamanlarımı da kısıtladım. Çok yeni bir karar! Sabah 15 dk, öğleden sonra 15 dk, akşam 15 dk. "Ne yapacaksan, bu kadar zaman içinde yap füs" diyorum kendime. Alacağını al, vereceğini ver ve ortamlardan gazla...Zaten oradaki alışveriş durumu bir şekilde tüm günüme yansıyor. Okuduğum bir yazı, bir tartışma, bir film önerisi, bir şarkı veya bir video... 

Aslında sosyal medyayı doğru kullanabilirsem, ondan çok şey de öğrenebiliyorum, hakkını yemeyeyim. Facebook'ta şahsen tanımasam da, takip ettiğim çok güzel birkaç insan var. Onların varlığı; bana güç, ilham ve umut veriyor. Ancak enerjim de kısıtlı, onu biliyorum, o yüzden sosyal medyada uyanık ve seçici olmaya çalışıyorum. Sosyal medyaya, gölgelerin gücü adınaaaa, güüüç bende artıııık! diye kendimce mesajımı veriyorum, o alır mesajımı veya almaz, onun bileceği iş;)

Yahu ne yazacaktım, nerelere geldim gene. Herşey çok hızlı değişiyor. Çocuklarımız büyürken biz de yaş alıp gidiyoruz. Geçiciyiz. Geçiciyiz ama şu an hayattayız ve geçici hayatımızda zombileşmeden insan gibi yaşamak hakkımız. 
Zor bir dönemden geçiyoruz, karamsarlığa kapılmadan sıkı durmak kolay değil. 
İşte bu aşamada, neyse ki yardımıma Gündüz'üm Vassaf'ım geliyor. Dürtüyor beni ve kendime getirtiyor.
Gündüz Vassaf'ın "Ne yapabilirim?-Geleceğe Kartpostallar" kitabına bu şekilde girizgah yapmış olayım... Devamı yarına...


Eğrisiyle doğrusuyla...

"İnsan en çok kendini özler, unuttuğu kendini..."

Evet böyle demiş ünsüzün biri...Unuttuğu kendini bulmak için de kürkçü dükkanına dönmeye karar vermiş. Paslanmış biraz ama kafasının içinde konuşmaktan da yorulmuş. Kaçacak bir yeri de kalmadığı için, oturmuş, yazmaya başlamış.

"Unutmak" fiilini kullanmak biraz abartılı olmadı mı füs? "
"Evet bir parça sanırım ama paslanmış demişti ya, idare et işte. "

Neyse, kaldığım yerden devam edeyim. Pek güzel ünlü sözler yazmışım son yazımda. Ünlü sözleri, alıntıları bilmek güzel, onları kullanmak da güzel ama herhalde en önemlisi bu sözleri gerçek anlamda anlamakta, içselleştirebilmekte. Yoksa herkeşler(ben dahil) pek güzel sözler, alıntılar paylaşıyor sosyal medyada. Hatta kafam şişiyor bazen bu kadar çok alıntı görmekten. Bilgiler, alıntılar denizi içinde yüzüyorum, hatta boğuluyorum bazen...

Yok yok boğulmuyorum o kadar, zira artık beni bir tek "gerçeklik" etkiliyor. Bir insan ne kadar gerçek? Okumuş okumamış olması önemli değil, duruşuyla oluşuyla ne kadar gerçek? Söylediğiyle yaptığı ne kadar birbirini tutuyor? Karşısındakiyle ne kadar gerçek bir iletişim kuruyor? Ne kadar kendi söylediklerine odaklanıyor? Ne kadar karşısındakini dinliyor? Akım derken sonra bokum gibi mi davranıyor? Bilmem ne statüsünde bilmem ne okullarını bitirmiş biri, artık ancak gerçekse etkiliyor beni. Yani o okuduklarını ne kadar içselleştirebilmiş, ne kadarını hayatına geçirebilmiş? Davranışlarına yansıyor mu öğrendikleri? Yoksa birtakım öğrenmişliklerle, ezbere yaşamaya devam mı ediyor? Yukardan kort kort lafları söylemekle yürümüyor artık gemiler...Teoride zehir gibi pratik dersen sallanmaktalarla hayat geçmiyor...Beni umutlandıran, söz ve eylem birliği içinde olabilen insanlar...

Hoş insanın aşkları gibi gerçekleri de değişebilir Turgut Uyar'ın dediği gibi ama olsun, özün değişmez. İşte o özdeki gerçeklik arayışındayım.

İşte bu arayışta, başlıyorum eğrisiyle doğrusuyla yeniden yazmaya...

Eylül'e de selam çakmadan olmaz. Hoşgeldin Eylülcüm...


15 January 2016

Not Defterime Düştüğüm Sözler...

Yine filler tepişiyor, çimenler eziliyor... Zor zamanlardan geçiyoruz ama bu sefer tekrar günlüğüme dönmeyeceğim. Madem yazmaya karar verdim bloga, yazmaya devam...
*
Bu sıralar Bulutsuzluk Özlemi'nin şarkısı takıldı yine dilime...Bazen sokakta veya metroda avazım çıktığı kadar, "Uuuuuu biri anlatsın hemen, nedir bu normal?Uuuu canım sıkılıyor artık, yoksa ben miyim anormal?..." şarkısını söylemek istiyorum. Kendi içimden söylüyorum da, bu şarkıyı mesela sesli olarak metroda söylemeye başlasam, ben şarkıya başladıktan sonra, herkes şarkıya katılsa ve dahi şarkıyı birlikte söylesek güzel olmaz mıydı? Sosyolojik bir flash mob yaratmış olurduk birlikte;) Hem içimizde tuttuklarımızı müzik yoluyla dışarı çıkarmış olurduk hem de toplu bir terapi yaşamış olurduk...Fena mı? Sonra da atlardık metromuza, giderdik yolumuza...
*
Neyse, 2016'da Ocak'ın ortasına geldik, ben halaa 2015'i kapatamadım. Birkaç yazı kaldı, ha gayret diyorum...
-Not defterime düştüğüm sözler
-2015'in aklımda kalan 10 filmi
-2015'in aklımda kalan 10 kitabı
*

Her sene ajanda tutarım. Okuduğumda bana dokunan bir sözü mutlaka bu ajandama not ederim. Sene sonunda hangi sözleri not ettiğimi görmek bana ilginç gelir. Hangi ruh durumlarından geçmişim, hangi sözler bu dönemde bana eşlik etmiş? Hangisi beni dürtmüş, hangisi bana güç vermiş? Başlayalım bakalım...2015 kolay bir sene değildi, bu dönemde sözlerden çok destek almışım ki, bu kadar çok söz not almışım deftere...Aralarında bu sene aramızdan ayrılan kişilerin de sözleri var, onları da anmış olayım bu vesileyle...
Hatta numaralandırayım, size dokunan 1-2 söz olursa, belki numarasıyla paylaşmak istersiniz? (Ben de sizden bir cevap aldığımda mutlu oluyorum, bilesiniz...)

1-Dünyada değişiklik yapmakta başarılı olanlar, değişikliğe kendilerinden başlayanlardır.
Bernard Shaw

2-Önemli olan içinizdeki ışıktır. Kendiniz kendinize ışık olun. Dışınızda olan, dışınızdan gelebilecek hiçbir şeyden destek, dayanak aramayın.
Buda'nın son vaazı 

3-Herşeyden biraz kalır. Kavanozda biraz kahve, kutuda biraz ekmek, insanda biraz acı.
Turgut Uyar

4-Korktukça tutsak, umut ettikçe özgürsündür.
Andy Dufresne/Shawshank Redemptions

5-Dünya korkunçlaştıkça, sanat da soyutlaşmıştır.
Paul Klee

6-Dans edemeyeceksem, bu benim devrimim değildir.
Emma Goldman

7-Fazla iffetli bir gençliğin ardından, ikiyüzlü haz peşinde koşan bir ihtiyarlık gelir.
Andre Gide

8-"Keşke" yaşamın hakkını veremeyişin bedeli. Bil ki ey talib, bilgeliğin kapısı, insana ancak kendini yadsıyabildiği takdirde açılır.
Düdane Cündioğlu

9-Çocuklar, tanımadıkları bir ülkeye yeni gelmiş yolculardır.
John Locke

10-Ben güler yüze inanıyorum artık, gerisine bakmıyorum.
Cem Yılmaz

11-Bilimlerin en zoru, kendini bilmektir.
Miguel de Unamuno

12-Hüzün saklanabilir birşey değil. Ne renge boyarsan boya, dibi kendi rengiyle çıkıyor.
Başak Buğday

13-Hayat sıkı sıkı giyinmek değil, sıkı sıkı sarılıp birbirimizin sıcağında ısınmak demek.
Nermin Yıldırım

14-Sevdiği kadının aklı başından giderse, aşkını da kaybeder diye telaş eder insan. Yanlış. Aşk akılda değil, kalptedir.
Tarık Tufan

15-Hayat, kendini bulmak değildir. Hayat kendini yaratmaktır.
Bernard Shaw

16-Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalksa, planlamamış olsa bile, tüm kadınlar için ayağa kalkmış olur.
Maya Angelou

17-"Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun?" dedi. Öleceğini bildiği halde yaşadığını unutmuştu.
Gabriel Garcia Marquez

18-Bilemezsin sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı, hiçbirşey içime sinmedi; altın madenine altın sunmanın ne anlamı var ya da okyanusa su. Düşündüğüm herşey doğu'ya baharat götürmek gibiydi...Kalbimi ve ruhumu vermenin bir yararı yok, çünkü sen zaten bunlara sahipsin...O yüzden sana bir ayna getirdim, kendine bak ve beni hatırla...
Mevlana

19-Dünyayı aydınlatmaya çalışmayın. Bulunduğunuz köşeyi aydınlatın.
Buda

20-Gülümsemek için mutlu olmayı beklersen, hayat boyu gülümseyecek fırsatı bulamayabilirsin.
Uzakdoğu sözü

21-Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya...
Gülten Akın

22-Dünyanın duyduğu hikayeler değişirse, dünya değişir.
Judith Liebe

23-Bir çatlak var herşeyde, ışık işte böyle girer içeriye...
Leonard Cohen

24-Yaşlandığımız için oyun oynamayı bırakmayız, oyun oynamayı bıraktığımız için yaşlanırız.
Bernard Show

25-Kederlerin en tatsızı, insanın kendi kendini hor görmesidir.
Montaigne

26- Yüksek ve değerli ilişkiler, rollerimizi bırakarak mümkün olur.
Zeki Demirkubuz

27-Önemli olan insan doğmak değil, insan olarak vuslata ermektir.
Mevlana

28-Aldatıcı, iğva edici iyimserlik, gerçek kötümserliktir.
Karl Marx

29-Sanat anlatılamayanı anlatmaya kalkışmaktır ve yalnızlığımızdan kaynaklanır. Kimseye itiraf edemediğimiz şeylerden...
Zeki Demirkubuz

30-Dünya mükemmel olmadığı için sanat var.
Tarkovski

31-Mutluluk kısa süreli bir haz değildir. Çevreye, hemcinslerine dursuz duraksız bir yarar sağlama mücadelesidir. Mutlu ederek mutlu olabilir insan. Yazı adamının icraat adamı olması zor ama denemeye değer.
Mutluluğun sırrı zamanı unutmaktır. Zamanı unutursan mutlusun demektir.
Çetin Altan

32-Kendi vicdanınızdan hiçbirşeyi gizleyemezsiniz.
Anton Çehov

33-Ağrımasa bilir miydim yüreğimin yerini?
Sennur Sezer

34-Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.
Gabriel Garcia Marquez

35-Hayat gelecektir, geçmiş değil! Bu geçmişin yaşanmadığı anlamına gelmez. Geçmiş vardır ama belirleyici olan gelecektir. Sana unutabilme yeteneğini verecek olan da budur. Aslında unutmak doğru sözcük değil Hiçbir boku unutmuyorsun. Ben tüm yaşadıklarımı nasıl unutacağım ki? Mesele, üstesinden gelmek.
Jose Mujica (Eski Uruguay Başkanı)

36-Kendimle çelişiyor muyum? 
Ne güzel, çelişiyorsam çelişiyorum.
(Demek ki çok genişim, içimde herşeyden var.)
Walt Whitman

37-Her insanda insanlığın bütün halleri vardır.
Montaigne

38-İki hep vardır. Bu harika, sihirli, yaratıcı, kamusal ve özel rakam belki de evrenin gizemli sırrıdır. İnsan iki kişiyi sevebilir, hepimizin içinde iki cinsiyet de vardır, taban tabana zıt duygular yan yana bulunur. Ben dünyayı böyle görüyorum.
Patricia Highsmith

39-Her durumda, her koşulda ve sonuçları ne olursa olsun ve kimin işine yararsa yarasın, hep ama hep ve hiç şaşmadan insan haklarının yanında olacaksın. Yanlış yapmamanın yegane yoludur. 
Ali Nesin

40-Cennet vatanımızda dört mevsimi bir arada yaşayabildiğimiz gibi, tüm çağları da bir arada yaşayabiliyoruz artık! 
Met-Üst (Ğ-Kasım 2015)

41-Yaşamına giren herkes, sana seni anlatmak için girmiştir. Bırakın başkalarına iyilik edip, kendinizi iyi hissetme, mutlu olma, huzurlu olma hazcılığını ve cennetten iyi yer kapma ticaretini, bir ucundan da siz tutun. Ya insan olur bir ucundan da siz tutarsınız ya da bahanelere sığınıp döner arkanızı gidersiniz.
Ali Denizci

42-Terörü durdurmak için..., bence tam tersine ilgilendiğin şeylerle daha çok ilgilenmen gerekiyor böyle zamanlarda. Yapacağın işe dört elle asılacaksın, daha iyisini yapmaya çalışacaksın. Bir şeylerle ilgilen, bir şeyler üret ki hayat devam etsin. Hayata karşı en iyi duruş yaşamak ve yaşamayı istemek...Ürettikçe çoğal, nefretinle değil...
Kaan Sezyum- Penguen 17 Eylül 2015

43-Dans eden insandan kötülük gelmez.
Mustafa Fırat Kabadayı


11 January 2016

Zihin Haritaları İle Açıl Susam Açıl!

Yıllar önce bir arkadaşımla iş üzerine konuşurken, 2 dakika içinde; önüme yapabileceğim iş fikirlerini sıralayıvermişti. Çok da artistik bir şekilde; oklarla şekillerle, bir sayfada gösterivermişti yapabileceklerimi. Kafamda büyüttüğüm herşeyi, pıt pıt gözümün önüne bir sayfada koyuvermesi, beni hem şaşırtmış hem de rahatlatmıştı. Sonuçta atla deve değildi kafamda büyüttüklerim...O büyük resmi bir çırpıda görmek, bana iyi gelmişti...

Tabi o sıra, bu yaptığının "Zihin Haritası oluşturmak" olduğunu anlamamıştım. (Sormamıştım da:) Bu sihirbazlık işinin Zihin Haritaları'yla ilgili olduğunu, başka bir arkadaşımın eğitimine gittiğimde öğrendim. Arkadaşım konuyla ilgili bir kitap tavsiye etti. Kitabı okuduğumda, gizli şifreyi çözmüşüm gibi hissettim;) 

Çağımızda herşey insanlara o kadar komplike bir şekilde veriliyor ki; 10 milyon kitap okumadan, 100 milyon eğitime gitmeden bazı şeyleri anlamamız mümkün değilmiş gibi bir his yaratılmaya çalışılıyor sanki üzerimizde. Halbuki bazen sayısız kitap okusak da, birşeyleri çözemiyoruz, bazen de bir kitap okumak, o şeyi anlamak için yeterli olabiliyor...

Hastasıyım bu başlıkların;)
Tony Buzan'ın kitabı da böyle bir kitap oldu benim için...Kitabı "bağlantılı düşünebilme becerimizi" bize hatırlattığı ve yaratıcılığı yüreklendirdiği için sevdim. Ama kitap, okur okumaz hayatınızı değiştirmiyor, baştan söyleyeyim;) 

Tony Amca diyor ki; "İnsan beyni, araç çubukları veya menü listeleri aracılığıyla değil, sinir sistemi gibi doğal bir sistemle çalışır. İyi çalışabilmesi için; doğal, organik akışı yansıtan araçlara ihtiyacı vardır. Bu araç "Zihin Haritası"dır. Zihin Haritası, tek boyutludan çift boyutluya, çok boyutlu düşünmeye doğru atılan önemli bir adımdır."

"Beynin İsviçre çakısı" olarak tanımlıyor Zihin Haritası'nı. Gözünüzde, açıldıkça açılan bir İsviçre çakısı canlandı mı? Canlanmadıysa, görselini de koyuverdim işinizi kolaylaştırmak için...İşte zihnimizde de birçok düşünce birbirine bağlı ve yeni çağrışımlarla yeni açılımlar ortaya çıkartabiliyoruz. Bu çağrışımlarda da, kullandığımız kelimelerin ve görsellerin rolü büyük!

Okulda, günlük hayatta ve iş hayatında, kafanızı kurcalayan her türlü durum için Zihin Haritaları işinize yarayabilir. 

Peki Zihin Haritası nasıl yapılır? 

En özet haliyle;
  
1-Bir hedef konu seçiyorsun kendine. Ve bu konuyu bir resim ile ifade ediyorsun. 
2-Merkezdeki resimden aklına gelen serbest çağrışımlarla çeşitli dallar çıkarıyorsun. Çıkardığın bu ana dallara; anahtar kelime veya görsellerini koyuyorsun. (Ana dallardaki kelimeleri büyük harfle yazmakta fayda var.)
3-Ana dallardan gene serbest çağrışımlarla ara dallar çıkarıyorsun, onları da anahtar kelime veya görsellerle ifade ediyorsun.

Harita bittiğinde, "Neredeydik, nerelere geldik?-Nil Burak" şarkısını söylüyorsun;) (Kafa böyle birşey işte, beyin nerelerden ne bağlantı kuruyor, anlamak mümkün değil, en iyisi mi kendisini serbest bırakalım...Neyse konuyu dağıtmayayım:)

Bu haritalamada; farklı renkler, çeşitli kalınlıkta kalemler kullanmak, kendinize özgü işaretlerle kodlamalar yapmak(***) istenen şeyler... Çünkü beynimizin renklere ve resimlere verdiği tepkiler daha fazla oluyormuş. (Sanırım prefrontal korteksimiz devreye giriyor bu aşamada;)
Bir de dallar arasındaki bağlantıları çizerken, aman diyim dalların bağlantısını koparmayın, nöronlarımızın ara bağlantılarının kopması gibi birşey bu! O bağlantıları kolay mı kurduk, hatta sizin için daha fazla önemli olan dallar varsa, onları kalınlaştırarak da çizebilirsiniz... Aklınıza gelen ama saçma olduğunu düşündüğünüz dalları da kırmayın, boşa gelmemiştir o çağrışım size, kalsın, gerekirse sonra budarsınız...

Zihin Haritaları hangi alanlarda işime yaradı?

ZH ile haftalık plan yapmak, beni disipline etti...
Normalde kafası dağınık bir insanımdır ancak bu haritaların, disipline olmamda etkisinin oldukça yüksek olduğunu söyleyebilirim. Bir kere, iki seneden beri; her hafta, haftalık plan yapıyorum. Bir sayfada; o hafta yapmam gerekenleri, planladıklarımı, yapmak istediklerimi net olarak görebiliyorum. Birşeyler yazıp çizdikçe, aklıma başka birşeyler daha geliyor. Sadece iş için değil, genel hayat planı. Zaten iş-özel diye bir ayrımı hiçbir zaman anlayamadım. Hepsi senin hayatın işte...Birbirinden bağımsız değil...Düzenli zihin haritası yaptıkça, neleri gerçekten yaptığımı, neleri aylarca salladığımı görüyorum. Önceliklerimi, zorunluluklarımı ve zamanımı planlamayı öğreniyorum.

ZH ile sunum ve eğitim taslakları hazırladım...
Sadece haftalık plan için değil, bir sunum veya bir eğitim hazırlayacaksam da haritalar faydalı oluyor. En azından ben faydasını gördüm. Şekillerle, farklı renk ve kelimelerle oluşturulmuş tek sayfalık taslakta; neyi, hangi sırada anlatacağını hatırlamak daha kolay. 

Zihni özgür bırakınca; gerisi geliyor, hediye fikri de, blog yazı fikri de...
Bu işin herhalde en sevdiğim yanı, beyinden gelen çağrışımlara kendini bırakma kısmı...Zihni zorlamadan, zihnin akışını takip etmek... 
Hepimizin doğal olarak yaptığı düşünme faaliyetini kağıda dökünce, dervişin fikri neyse zikri de ortaya çıkıyor:) Arkadaşlarıma hediye düşünürken bile, bu haritadan yararlandığım oluyor. Bazen blog yazısı hazırlamadan önce, aklıma gelen kelimeleri not alıp haritalandırıveriyorum. Konu konuyu açıyor...

Neyse çok anlattım, bu iş anlatılmaz, çizilir aslında;) 2 sene önce, Defne'nin "mutluluk ve mutsuzluk" ile ilgili yaptığı iki zihin haritasını, Defne'nin iznini alarak, sizlerle paylaşıyorum. 

Annenin ev işi, babanın gıcıklık yapmasından
mutluluk duyan bir çocuğumuz varmış:)
Çocuklar herşeyi görür, görmediklerini sandığımızda bile...
Haydi, zihniniz açık olsun...