Featured Post

31 December 2013

40'lı yaşlara merhaba:)


Güle güle 30'lu yaşlar...Hoşgeldin 40'lı yaşlar...

30'lu yaşlarım, güzel geçtiniz, teşekkürler...Darısı yenilerin başına diyorum...

Hepinize sağlıklı, mutlu, huzurlu, bereketli yıllar diliyorum:)


18 December 2013

Mikrop Çık Ortaya!

Develer tellal, pireler berber iken,
Filler tepişir, çimenler ezilir iken,
Biz grip olup, yataklara serilir iken... memleketimde neler olmuş neler...
*
3 gün grip oldum yattım, yalnız ve güsel memleketim coşmuş! Kutu kutu pense oyunlarına geçilmiş...Hadi bakalım, daha neler göreceğiz? Merakla izliyoruz...
*
Aslında hastayken de, gündemden pek kopmamışız sanki? Niye mi böyle söylüyorum?
Defne günlüğüne, hastalığımızla ilgili bir şeyler yazmış. (İzniyle paylaşıyorum.)
İlk okuduğumda, gülüp geçmiştim yazdıklarına. Ancak, memlekette olanları duyduktan sonra okuduğumda, oldukça manidar buldum söylediklerini, mecazi geldi dedikleri bir bakıma da, ondan böyle söylüyorum...
Siz ne dersiniz?
Mikrop çık ortaya
Mikroplar küçük şeylerdir. Onları göremeyiz. Küçük oldukları için hemen içeri girerler.
Mikroplar kirli alanlarda yaşarlar. Biz sağlıklı ve temiz olmassak bizim başımıza daha neler gelir bir bilseniz.
Bügün hasta oldum annemle birlikte. Günlüğümden sevgilerle...




14 December 2013

Kendiyle Yüzleşen Bir Üniversite Öğrencisinden Mektup Var!

İçten gelen bir paylaşım, bize kartopu gibi büyüyen bir mutluluk getirebiliyormuş. Nasıl mı? Hikaye kısaca şöyle;

Öncelikle, Doğan Cüceloğlu büyük bir özenle "Onlar Benim Kahramanım"da iki güzel ve özel insanı, yani Gültekin ve Tülay Yazgan'ı yazmış.
Yasemin bu kitabı okumuş ve bana tavsiye etmiş.
Sonra ben de kitabı okumuş ve böyle bir kitaptan beni haberdar ettiği için, Yasemin'e minnet duymuşum.
Ben de kitabı arkadaşlarıma tavsiye etmişim.
İşte bu arkadaşlarımdan biri olan Oğul, kitabı okumakla kalmamış, kitabı okulda öğrencilerine de okutturmuş.
Kitabı okuyan öğrencilerinin arasından Harun gibi bir ışık parlamış.
Ve Harun kitapla ilgili en içten duygularını, kitapta anlatılan bu iki güzel insanın en yakınıyla, yani Yankı Yazgan ile paylaşmış.
Yankı Yazgan da, Harun'un bu güzel mektubunu Doğan Cüceloğlu ile paylaşmış...

Hikayenin devamını, Doğan Cüceloğlu'nun kendi sitesinden yazdığı yorumlarıyla okumanızı isterim:

Kendiyle Yüzleşen Bir Üniversite Öğrencisinden Mektup var!

Prof. Dr. Yankı Yazgana bir mektup gelmiş, o da, O kadar samimi ve sahici ki, yoruma gerek yok. Sevgiler, diye bir not koyarak bana yollamış. Harun Talha Ayanoğlunun mektubunu okuyunca etkilendim, kendisine yazdım, okurlarımla paylaşmak için izin istedim. İzin verdi, aşağıda paylaşıyorum.

Yankı Bey Merhabalar;

Muhtemelen bu mail doğrudan size yönlendirilmiyordur, ancak umuyorum ki maili okuyacak olan kişi size yazdıklarımı nakleder.

Ben İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. Geçtiğimiz hafta bir hocamız sınavda "are you here to pass/ are you here to learn?" sorusunu yöneltti. (doğan cüceloğlu açıklama: geçmek için mi / öğrenmek için mi buradasınız?) Cuma günü ise kağıtlarımızın değerlendirmesini yaptı. %90ımız soruya doğrudan yanıt vermek yerine eğitim sisteminin kötülüğünden, sosyal şartlardan şikayet etmişiz (etmişiz diyorum zira ben o sınava giremedim. Girsem muhtemelen ben de şikayet edecektim) Daha sonra bize bir kitap önerdi. Herhangi bir yorum yapmadan yalnızca "okuyun" dedi. Bu kitap Doğan Cüceloğlunun "Onlar Benim Kahramanım" isimli kitabıydı. Hepimizin okumasını istediği için rasyonel bir şekilde haftaya bu kitaptan quiz (doğan cüceloğlu açıklama: küçük sınav) olacağımız söylendi. Nitekim ekseriyetimiz bu kitabı aldı.


Dışarıya yansıtmasam da kendimin neden var olduğunu, bu okula neden geldiğimi, ne yapacağımı sorgularım sıklıkla. Okulumda, kendimi sorgulamamı sağlayan hoca sayısı çok az. O nedenle kitabı öneren hocamızın (Prof. Dr. Oğul Zengingönül) her önerisine çok özel bir önem atfederim. Tavsiye gelir gelmez hemen kitabı aldım ve okumaya başladım. Anı ve biyografi kitapları ilgimi bugüne kadar hiç çekmedi. Çekmesi için çok çaba sarf ettim, lakin olmadı. Ama Doğan Beyin kitabı ve daha da önemlisi rahmetli babanızın hayatı benim dünya görüşümü neredeyse 2 gün içerisinde değiştirdi. Eskiden şikayet ettiğim çok şey vardı.(Ha bunlar benim şikayet ettiğim şeyleri yapmaya sırt döndüğüm anlamına gelmesin sadece şikayet ediyor ama yoluma devam ediyordum) ancak 2 gün içerisinde gördüm ki, zorluklar bizim için var. Ve yüce Allah hiç kimseye taşıyamayacağı bir yükü yüklemiyor. Rahmetli babanızın söylediği gibi, sorun varsa çözüm muhakkak vardır. Bundan sonra hayatıma bu düsturla devam edeceğim. Hatta şimdiden başladım bile!

Yankı Bey, hayatımda okuduğum en çarpıcı kitap için bizzat babanıza minnetlerimi sunmayı ne çok isterdim bir bilseniz! Lakin gençlik heyecanıyla kendimi bambaşka mecralarda gösterme hülyalarımdan dolayı kitabı ancak şimdi okuyabildim. O nedenle teşekkürlerimi, minnetlerimi saygı ve selamlarımı size sunuyor, babanızı rahmetle anıyorum.

Harun Talha Ayanoğlu

Mektupla ilgili bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum:

1-    Dışarıya yansıtmasam da kendimin neden var olduğunu, bu okula neden geldiğimi, ne yapacağımı sorgularım sıklıkla. Okulumda, kendimi sorgulamamı sağlayan hoca sayısı çok az, ifadesi, gelişmiş bir bilinci yansıtıyor. Böyle bir bilinçte üniversite öğrencilerimizin olduğunu bilmek, bana iyi geldi.

2-    Bu bilinçteki öğrenciler, sadece bilgi aktarmanın ötesinde kendi gelişimlerine katkı sağlamayı amaçlayan Prof. Dr. Oğul Zengingönül gibi hocaların değerini biliyorlar. Bunu gözlemlemek de iyi geldi.

3-    Okuduğu kitapla kendi yaşamını etkileşim içine sokup değerlendirme bir cesaret ve dürüstlük eylemidir; bunu bir gencimizde görmek de çok iyi geldi.

4-    Ve Türkiyenin gizli bir kahramanı olan bilinmeyen bir devin, Gültekin Yazganın öyküsünün, kitap yoluyla geleceğin güçlü bir şahsiyetine ulaşmasına aracı olmak bana nasipmiş, bu da çok iyi geldi.

Harun Talha Ayanoğlunu tanıdığım için mutluyum. Kendisine Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI kitabımı imzalayıp göndermek istiyorum. Çünkü onu bir savaşçı adayı olarak görüyorum.

Bu vesileyle Harun Talha Ayanoğlunun şahsında kendini geliştirip bir şahsiyet olma yolunda çabalayan tüm üniversite öğrencilerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Onları geleceğin uygar Türkiyesinin gerçek mimarları olarak görüyorum.

Doğan Cüceloğlu (09.12.2013)

Kendi adıma, bu paylaşım zincirinin bir parçası olmaktan çok mutlu oldum. Paylaşım zincirindeki herkese çok büyük minnet duydum. Zira, bu zincirin halkalarından biri eksik olsa, Harun'un bu güzel mektubuna ulaşamayacaktık...
Hayat, her zaman, yaptığımız paylaşımların ulaştığı noktaları, bize bu kadar net göstermiyor ama artık daha çok inanıyorum ki; içten gelen küçücük bir paylaşım bile, mutlaka bir gün, birilerine temas eder...Yeter ki içten gelsin...






13 December 2013

Bugünkü yazı Defne'den:)

Bugünkü yazımı bitirmeye çalışırken, Defne beni yakaladı ve "ben de yazmak istiyorum!" dedi. "Yazıyı bitirmek üzereyim, söz, yarınki yazıyı sen yazarsın!" desem de, ısrar etti... ee bana düşen de; "iyi, buyur yaz..." demek oldu...

Konu başlıkları ve içerik tamamen Defne'ye ait. "İçinden nasıl geliyorsa öyle yaz" dedim, o da bunları yazmış:). Olduğu gibi paylaşıyorum...

Fotoğrafı da kendi seçti, yerleştirmede teknik destek verdim kendisine. Soru da Defne'den...


ANNELER VE BABALAR
Mutfakta bir ses duyuldu.Acaba bu ne sesiydi.Tabiki de annemin sesiydi.Defne Defne!hadi yemek zamanı diye söyleniyordu.Pek ilgilenmiyordum .Aslında bunu beklemiyor değildim.Annelerin 100 de 99u böyle.Benim annemin diğer annelerde olmayan birşeyi var.O benim annem.Eve bir girdim babamı bilgisayarın başında buldum.Bana hep çok işim var Defne diyor .Oysa benim gönlümü alamıyor.Hemen ödevlerimi yapıyorum.Babamda işlerini bitirmiş oluyor.Babamla film seyrediyoruz.Babamı çok seviyorum.


İYİ BİR TÜKETİCİ NASIL OLUNUR?
İyi bir tüketici meyveleri ve sebzeleri zamanında tüketir.
Yiyeceği ürünün son kullanma tarihine bakar.
Sağlıklı besinler tüketir.
İyi bir tüketici olmak herkes ister.Ama bu kolay değil.
Bu iş çaba ister.Bazı işleri yapamayız.Herkes aynı şeyleri yapamaz.Örneğin herkes yüzemeyebilir.
Bence onları yapabilirsin yapabilirsin diye desteklemeliyiz.

DEFNE GÖKSEL
Saçlarım güzel olmuş mu?



12 December 2013

Bir kitap tavsiyesi: Hermann Hesse "Bozkırkurdu"

Kitapları anlatma vaktidir!
Bugünkü kitabımız, Hermann Hesse'nin "Bozkırkurdu".

Yıllar önce Clarissa P. Estes'in "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabını okuduğumda, uzun süre bu kitabın etkisinde kalmıştım. Bozkırkurdu'nu okuduğumda da, çaktırmadan sarsıldım. Kurtlarla ilgili kitaplar, beni etkisine alıyor sanırım:)

Bozkırkurdu'nu, bu yaz Assos'ta, çok sessiz-sakin bir yerde, özenle okudum. Kitabı okurken, kitabın karakteriyle birlikte, ben de birçok ruh haline girdim çıktım. Ancak kitabı bitirdiğimde, hala kafamda birçok soru işareti vardı. Bir gün ütü yaparken, "evraka evraka!" diye konuşmaya başladım kendi kendime:) Kafamdaki soru işaretlerini çözmüş ve kendi içimde oldukça anlamlı bir sonuca ulaşmıştım. O zaman, Hermann Hesse'ye derin bir hürmet duydum.

Kitabın konusuyla ilgili çok detaya girip, kitabı okuma keyfinizi kaçırmak istemiyorum ancak kitabın kapak yazısı ve beni etkileyen birkaç satırı sizlerle paylaşırsam, kitap hakkında biraz fikir edinebileceğinizi düşünüyorum.
Baştan söyleyeyim! Okunması, yenilip, yutulması kolay bir kitap değil ancak kitabı bitirdikten sonra sindirmek için, biraz vakit tanıyın kendinize. Kitabın etkisinin nerede ortaya çıkacağı belli olmaz. Ütü yaparken bile, kendinizle ilgili çok önemli bir farkındalık yaşayabilirsiniz:)

Kapak yazısı:
"Harry kendi içinde bir "insan" bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir "kurt" bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür."

Uçarı bir "yaşam" insanı olmaya kalkışan katıksız bir "düşün" insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu'nun hikayesi. Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.

*
Bozkırkurdu da bir kuruntudur. Harry'nin kendisini bir kurt-insan olarak algılaması, birbirine düşman ve karşıt iki parçadan oluştuğunu sanması, işi basite indirgemesi amacına yönelik mitolojik bir yaklaşımdır. 
*
Harry, iki ayrı varlıktan değil, yüz hatta bin varlıktan kurulup çatılmıştır. Yaşamı (her insanın yaşamı gibi) yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us ya da ermişlik ve zevkperestlik arasında değil, binlerce,hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salınıp durur. 
*
Harry gibi okumuş ve akıllı birinin kendine "bozkırkurdu" gözüyle bakabilmesi, yaşamının zengin ve karmaşık yapısını böyle yalın, böyle vahşi, böyle ilkel biçimde dile getirebileceğine inanması bizi şaşırtmamalıdır.
İnsan yüksek düzeyde bir düşünme yeteneğiyle donatılmış değildir. En aydın ve okumuş kişi bile, gerek dünyayı, gerek kendini her zaman pek nahif, basite indirgeyen ve aldatıcı formüllerin gözlüğüyle görür, özellikle de kendisi için yapar bunu; çünkü bütün insanlarda, doğarken yanlarında getirdikleri, düpedüz zorlayıcı nitelikte bir gereksinim yaşar; buna göre herkes kendi ben'ini bütünlük içinde tasarlar. Söz konusu kuruntu ağır sarsıntı geçirse de, her vakit yine toparlar kendini, eski sağlamlığına kavuşur.
*
Beden olarak her insan tektir, ruh olarak asla.
*
...Çünkü insan bir değil, on ruhtan, yüz ruhtan, bin ruhtan oluşur.







11 December 2013

İstanbul'da yapılacak ilk 50 şey...

Birkaç hafta önce, annem gazetede sevdiği bir yazıyı kesip saklamış. Bana da "sen bunların çoğunu biliyorsundur ama bir bak istersen" diye gösterdi sakladığı yazıyı.

Yazının başlığı: "Hayatınızda bir kere olsun İstanbul'da mutlaka yapmanız gereken 50 şey!"

Bu "mutlaka yapılması gereken şeyler" beni biraz kaşındırır esasen. Ancak farklı görüşteki insanlardan fikir alınarak oluşturulduğu için, merak edip hızlıca göz gezdirdim. Fena değildi liste. Aslında birkaç ay önce, İstanbul'da sevdiğim şeyler ile ilgili bir yazıya başlamış ancak bitirememiştim.

Bu yazıyı görünce gaza geldim. Ben de kendi listemi yaparım dedim. Ve yaptım. İtiraf etmeliyim ki, 1 günde 50 şey bulmak kolay değilmiş. (Füs, kim dedi sana illa 50 şeylik liste yap diye?) Bir de "şunu yapın, bunu yapın" demek biraz ukalaca geldi ama formatı bozmayım artık dedim. Yoksa ne haddime...Mutlaka unuttuğum şeyler vardır ancak İstanbul deyince aklıma gelen ilk 50 şey aşağıdaki gibi döküldü yazıya...Siz de İstanbul'da severek yaptığınız şeyleri söylerseniz çok mutlu olurum:)

Hayatınızda bir kere olsun İstanbul'da yapsanız iyi olur diye düşündüğüm 50 şey...

1-Kuzguncuk İsmet Baba'da rakı balık keyfi yapın.
 Kuzguncuk'ta, mahalle kültürünün hala yaşadığı yerde, İstanbul koşuşturmacasından biraz uzaklaşıp, demlenin. Semtin küçük dükkanlarını, güzel evlerini, kahvelerini görün. Günü, İsmet Baba'da Boğaz'a karşı sevdiklerinizle sohbet ederek uğurlayın. (Gökhan'a da benden selam söyleyin, size iyi masa versin:)

2-Burgazada Kalpazankaya'da güneşin batışını seyredin.
Adalar benim için huzurdur, mutluluktur. O yüzden benim için adaların her mevsimi makbuldur. Yazın herkesin şehre döndüğü vakit adaya gidin. Pazar akşamüstü mesela...Yürüyerek Kalpazankaya'ya çıkın, mis gibi ada kokusunu içinize çekin. Kalpazankaya'da sevdiklerinizle muhteşem gün batımını seyredin. Biraları da yuvarlamayı unutmayın tabi...Şehre dönmeden, Ergün pastanesinde çilekli milföy+vişneli mini acıbadem+çay güzel gider:)

3-Hamama gidin, kendinize kıyak geçin.
Hayatınızda bir kere olsun, kendinize "benim sultanlardan ne farkım var? diyin ve kendinize hamam keyfini bağışlayın. Muhteşem kokulu sabunlarla köpüklü masajı da ihmal etmeyin.
(Ölmeden önce görülmesi gereken 1001 yerden biri olan Cağaloğlu Hamamı'na gitmişliğim vardır ancak biraz hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Hamam etkileyici ancak hizmet için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Biraz da hüzünlü geldi. Diğer 1000 yere bakabilirsiniz:) Kılıç Ali Paşa hamamını övmüşler yazıda bir de. Ama bana sorarsanız en iyisini kendiniz tecrübe edersiniz.)

4-Belgrad ormanına sabah erkenden gidin ve ormanın mis kokusundan mest ola ola 6 km'yi yürüyün.
Benim mutluluk yerlerimden biridir orman. Yürürken doğanın sesini dinleyin. Kendinizi doğaya bırakın yeter...

5-Polonezköy'de, Belgrad Ormanı'na nispet yaparak 5 km'lik yürüyüş parkurunu tamamlayın.
Mevsimine göre; kestane kebapları, böğürtlenleri, dağ çileklerini de kütletmeyi unutmayın. Polonez pastaları da lezzetli. Çocuğunuzu kıra bayıra salabileceğiniz yerler de halaa mevcut Polonezköy'de...

6-Turist gibi Sultanahmet'i dolaşın. 
Sultanahmet'i, turist gibi farklı gözle görmeye çalışarak gezin. Ayasofya ve Sultanahmet'le ilgili kendi hikayenizi yazın. Sultanahmet köftecisinin cumbalı masasında köfte yiyin.

7-Yerebatan sarnıcında huzura erin.
İstanbul'un yıllarca su ihtiyacını karşılayan, bu tarihi, büyülü mekanı ziyaret edin.Yerebatan'ın o tatlı nem kokusunu içinize çekin. Medusa'yı okuyun. Para atıp dilek dilemeden sarnıcı terketmeyin:)

8-Topkapı Sarayı'ndan, İstanbul'un doyumsuz manzarasını seyredin.
Padişahlar, şehri nereye kuracaklarını ne iyi bilmiş. Buradan; "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul" diyip Yahya Kemal Beyatlı'ya bir selam gönderebilirsiniz;). (Ama Konyalılar'da pek fazla birşey yemenizi tavsiye etmem, zira oldukça pahalı, çay için:)

9-Kapalıçarşı'ya gidin.
Mücevher ustalarının sanatını görün, kendilerine hayran kalın. Kapalıçarşı'nın içinde kaybolun, içinde yeni yerler keşfedin. Kapalıçarşı'dan Mısır çarşısına inin, baharat kokularıyla kendinizden geçin...

10-Çukurcuma'da Masumiyet Müzesi'ni gezin.
Bir kere Çukurcuma'ya hakkını verin, kendine has dükkanlarını görün. Küçük kafelerinde kahve için. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabından yarattığı müzeyi gezin. Eskilere dönün...

11-Gemi yanaşmamışken İstanbul Modern'de bir kahve için.
İstanbul Modern'i gezmeyi en çok, limanda gemi yokken seviyorum. Çünkü müzeyi gezmek ekmek kadayıfı ise, kafesinde kahve içmek de, kaymaklı ekmek kadayıfı gibi geliyor bana. İstanbul'un koşuşturmacasına inat, şehir vapurlarının iki yaka arasında tıngır mıngır yaptığı ahenkli yolculuğu seyredin. (Perşembe günleri İstanbul Modern'e giriş ücretsiz.)

12-Süleymaniye'nin gölgesinde kuru fasulye pilav yiyin.
Esas olayım yeme içme gibi olmaya başladı sanki:) Ama öyle değil tabi, Süleymaniye'nin heybetini bir görün, ondan sonra kuru fasulye-pilava alalım sizi.
Süleymaniye


13-Çocuğunuzun forsuyla Sakıp Sabancı Müzesi'ni gezin.
Müzeye çocukla giden yetişkinden ücret alınmıyor. Hem çocuk hem büyük için ne hoş bir jest değil mi? İstanbul'u bir de Emirgan'dan seyredin.

14-Erguvan zamanı Rumeli Hisarı'nı kaçırmayın.
Her senenin nisan ortası-mayıs başı zamanlarında, boğazda yaşanan erguvan şölenini kaçırmayın. Bir süreliğine de olsa, işinizi gücünüzü bırakın, erguvanları seyretmeye dalın...


15-Sokak çiçekçisinden çiçek alın.
Ne büyük mutluluktur o rengarenk çiçekleri görmek, o mis kokuları içine çekerek mest olmak...Sadece bakmakla kalmayın, alın bir demet çiçek, eviniz şenlensin. Mesela şimdi nergisler çıktı, yaşasın:)

16-Kadıköy'de bir gün geçirin.
Beyaz fırından kuru poğaça ve çay alarak güne başlayabilirsiniz. Kitapçıları dolaşın. İncik cincik şeyler tasarlayan dükkanları gezin. Fazıl Bey kahvecisinde bir kahve molası verin. Kadıköy balık çarşısında dolaşın, canınıza can gelsin:) Adını unuttum ama köşedeki balıkçıda bir hamsi-salata ikilisine ne dersiniz? Balık yemeseniz Halil'de kesin 3 lahmucun yerdiniz... Arada Rexx başkasinema'da gösterilen bir filmi seyredin. Ya da Oyun Atölyesi veya Moda Sahnesi'nde bir oyuna gidin. Akşama midede yeriniz kaldıysa Çiya. Çiya'ya aç gidilmesi tavsiye olunur. Çok ağır gelmezse, Baylan'ın kup griye tatlısını yer, koşarak eve gidersiniz:)
Defne bile, kup griye için "biraz ağırmış" dedi:)
17- Bir film festivaline gidin.
"İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar"'ı söylemeye başladım içimden...İstanbul'u bana sevdiren en önemli şeylerden biridir film festivalleri. Önceden biletiniz yoksa da, dert etmeyin, kapıda mutlaka bilet bulursunuz...Ve o bulduğunuz biletle, hayal bile edemeyeceğiniz başka başka dünyaların kapılarını açarsınız...

18-Yıldız Parkı'nda sincaplarla yürüyün.
Evet şehrin göbeğinde, halaaa kendimizi doğada hissedebileceğimiz yerler var, az da olsa...Köpekler, kuşlar, sincaplar...Bu kadar rahat sincap görmedim, insandan çekinmiyorlar. Şehirli sincaplar:)Yürüyün doya doya parkta, köşklerde çay molası vermeyi de ihmal etmeyin:)

19-Açıkhava'da bir konsere gidin.
Artık zevkinize uygun hangi sanatçı varsa...Yaz vakti, hele de dolunay varsa, açıkhavanın keyfine doyum olmaz...

20-Lale zamanı Emirgan Parkı'na gidin.
Cennet var ise, böyle bir yer olmalı. Ama zamanında yani nisanda gidin. "En sevdiğimiz lale hangisi olacak?" oyunu oynayın aranızda:)

21-Anadolu Kavağı'nda şıp deniz keyfi yapın.
İstanbul'un ritmine inat, sakin bir zaman yaratın kendinize. İlle de açık havada oturun. Şıp deniz dedik ya:)Vapurlar da gidiyor artık kavağa, üşenmeyin, gidin, gittiğinize değecek...

22-Hatta Anadolu Kavağı sizi kesmesin, Anadolu Feneri'ne uzanın, Kaptanın Yeri'nde bahar zamanı bir keyif yapın.
İstanbul'un yanıbaşında, kendi halinde bir mekanda, sevdiğiniz bir kişiyle derin bir sohbete dalın:)

23-Beyoğlu'nda plansız bir gün geçirin.
Tamam öğrendim artık dediğimiz Beyoğlu her gün yeni birşey öğretir bize. O yüzden tünelden salın kendinizi, o sizi nereye isterse götürür...Sergiler, kitapçılar (Robinson'a ayrı bir özen gösteriniz), kafeler, sinemalar, barlar, meyhaneler, balık pazarı...
Narmanlı Han

8 sene Beyoğlu'nda çalıştım ama Narmanlı Han'ın kapısına asılmış bu bilgileri, daha geçen gün farkettim...
24-Fener-Balat tarafına bir tur yapın.
Fener- Balat'ın, farklı yapılarını ve kültürünü tanıyarak, İstanbul'un bambaşka bir yüzünü daha keşfedin.

25-Beyoğlu'ndaki St Antuan kilisesinde mum yakıp dilek tutun.
Hangi dine inandığınız önemli mi? Ya da inanıp inanmadığınız? Bence hiç önemli değil, sadece bana iyi geliyor arada sırada burada mum yakmak...Belki size de iyi gelir?

26-Tünel'deki Galata Mevlevihanesini gezin.
Daha geçen gün gezdim. Dışardan küçük görünen ama içine girince büyüyen bir yer:) Tarihteki tarikatlar, Mevlevilik hakkında bilgilenmek isterseniz görün derim. Mevlana'yı daha çok okumak istedim. Semazen gösterisi sadece pazarları imiş, ilgilenenlere...

27-İstanbul'da tarihi yarımadada bir gün kalın.
Artık Galata mı dersiniz, Sultanahmet civarı mı, Beyoğlu mu bilemem ama gönlünüze ve kesenize uyan sevimli bir otelde, bir günlük kaçamak yapın.

28-Galata Kulesine çıkın.
Çıkmışsınızdır muhtemelen, İstoş'a ara sıra yukarıdan bakıp onu gözüp gözetmek iyi geliyor benim bünyeme...Sonra da Galata civarındaki esnaf lokantalarına dalın.

29-Sabahın kör vakti, daha kimseler yollara dökülmemişken, Rumelihisarı veya Emirgan'da kahvaltı yapın.
Bu Fırat'ın bana yap yap diye çok dil döktüğü bir istekti ama yaptım Fıradım, merak etme sen:).
Moda Çay Bahçesi'ni es geçsem, Moda'ya ayıp olurdu. Çengelköy Tarihi Çay Bahçesi de geldi aklıma. Her iki semtte de, fırından simidinizi, bakkaldan peynirinizi, manavdan domatesinizi aldınız mı, çaylar emrinize amadee:)
Sabah vakti İstanbul bir başka güzel...

30-Caddebostan sahilinde bisiklete binin veya yürüyün, kumsaldaki salaş cafede kitabınızı, derginizi okuyun, bir şeyler yazın...
Anadolu yakasında Pendik-Fenerbahçe arası bir sahil yolu var. Ama bu yolun en güzel bölümü, arabaların arka yolda kaldığı Caddebostan sahili. Deniz kokusu çok parlak olmasa da, deniz kenarında olmanın keyfi başka...

31-Caddedeki Remzi Kitabevi'nde kitapların arasında kaybolun. 
Yanınızda çocuğunuz varsa, onu da salın çocuk kitaplarının oraya, bırakın o da kaybolsun içlerinde...Kendinize ödül olarak kitabevinin yanındaki cafede hazırlanan şahane keklerden birini hediye edin. Remzi Kitabevi'nin sürekli okuyan, ilgili, tatlı personeline de selam söyleyin!

32-Hala binmediyseniz Beyoğlu nostaljik tramvayına, Taksim-Tünel hattı tramvaya binin.
Oturarak gidin ki, etrafı daha rahat izleyin. Tramvayda yavaş yavaş giderken, dışardaki insan hallerini gözlemlemek çok keyifli. Belki bir tanıdığınızı da görürsünüz:)

33-İstanbul'un tiyatrolarına taze kan getiren, bağımsız tiyatrolardan birine gidin.
Dot, İkincikat, Altıdan sonra, Krek, Craft gibi tiyatro topluluklarının oyunlarını seviyorum. Konulara farklı yönlerden bakmamı da sağlıyor bu tarz oyunlar...İyi ki varlar, destekleyelim...(Bu toplulukların çoğu devlet desteği almıyor.)

34-Boğaz köprüsünü geçerken bir dilek tutun.
Bir zamanlar çok yapardım. Hatta boğazı geçerken, neyi okuyorsam bırakır, sadece İstanbul'u seyrederdim...Şimdi de kızıma dilek tutturuyorum zaman zaman:)

35-Kar yağdığında, gırç gırç yürüyerek İstanbul'un keyfini çıkartın.
Bu karlı günlerde, bu madde listenin alt sıralarında yer alsa da, gönlümde yeri başkadır karlı İstanbul'un. Henüz istediğim kıvamda ve şekilde yağmadı bizim yakada ama yarından ümitliyim:) Özellikle gece vakti sükunetinde, lapa lapa yağan karda sevdiklerinizle yürüyün. Birbirinizle kartopu oynayın, karın tadını çıkarın.

36-Zübeyir'de kendinize bir ocakbaşı ziyafeti verin.
Arka fonda Zeki Müren, dostlarla kebabın keyfine varın. Kebap bana uymaz diyorsanız, Yakup 2'de mezelerle coşmaya ne dersiniz?

37-Karaköy'ü Karaköy yapan güzellikleri yaşatın.
Galata'dan Karaköy'e uzanın. Tarihi hissedin. Salt Galata binasını görmek bile, sizi etkileyecektir. Karaköy balıkçılar çarşısına gidin.
Karaköy Balık Lokantası'nın turkuaz renkli canlı duvar çinilerini görün, Karaköy Güllüoğlu Baklavacısı'nda baklava yerseniz, yüzerek karşıya geçin;)

38-İstanbul hakkında yazılan kitapları, şiirleri okuyun. İstanbul için yazılan şarkıları dinleyin, söyleyin...
Sizin için önemli olan yerlerin, semtlerin sevdiğiniz yazarlar/şairler için de önemli olduğunu öğrenebilirsiniz ya da yeni yerler, duygular keşfedebilirsiniz İstanbul ile ilgili...

39-Bir kere olsun İstanbul'da denizde yüzün.
Artık boğazda mı, Kilyos'ta mı, adada mı bilemem. Denizanalarına çok takılmayın, torunlarınıza "İstanbul'da bizim zamanımızda halaa denize girilebiliyordu" demek için bile, bir kere İstoş'ta denize girilir:)

40-Yurtdışından gelen bir müzik grubunun konserine gidin. Ya da bir müzik festivaline...
Yaşınız kaç olursa olsun, festival havasında genç kalın!

41-Semt pazarından alışveriş yapın.
Hangi semtte olursanız olun, İstanbul pazarlarının zenginliğini kaçırmayın. Çocuğunuzu da yanınıza alın, onun da gözü gönlü açılsın. Hatta meyve-sebzeleri bırakın, o seçsin:)


42-Bir kere olsun boğaz turu yapın.
Boğazdaki yalıları, Kuleli'yi, İstanbul siluetini bir de denizden görmek için, akşamüstü vakitlerinde tura başlayın, İstanbul'un romantik gece halini de görerek turunuzu tamamlayın. Bir de mehtaba denk gelirseniz, yaşadınız:)

43-Müze kart alın, müzelere gitmek için bahane yaratın. 
Arkeoloji Müzesi'yle başlamaya ne dersiniz?

44-"Dün akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un" deyin, bir kez olsun sarhoş olun.
Artık nerede sarhoş olursunuz bilemem ama gerçek fasıl yapılan bir mekanda tatlı tatlı sarhoş olmak en güzelidir bana sorarsanız...

45-Kandilli'de yoğurt yiyin.
Önceki yıllarda pek sevmezdim bu yoğurdu ancak geçen aylarda gittim, pudra şekeriyle pek de güzel oluyormuş. Boğaz manzarası da cabası:)

46-Büyükada'da Aya Yorgi'ye tırmanmanın mutluluğunu yaşayın. 
Muhteşem manzaraya bakıp, yaşadığınıza tekrar şükredin:)

47-Beyoğlu Üçüncü Mevki'de yemek yiyin.
Öğrenciliğimden beri severek gittiğim kendine özgü bu minik lokantada, farklı bir yemek deneyimi yaşatın kendinize. (Yemeğin sonunda, çikolatalı muhallebisini yemeyi unutmayın.)

48-Hisar'dan Bebek'e yürüyün. 
İnsanın içini titreten Hisar'ın rüzgarını, yürürken iliklerinizde hissedin.

49-Ali Muhittin Hacıbekir'den (Beyoğlu-Kadıköy) rengarenk akide şekeri alın. Çocukluğunuzu hatırlayın. 
Favorim, fındıklı akide şekeridir. Azar azar her renkten alın, sevdiklerinizle paylaşın.

5o-Aşık olun!
Ayrı gayrı durmayın bu martılar gibi:)
Aşkın her mevsiminde size kol kanat geren başka şehir bulunur mu?

51-Vapurdan martılara simit atmayı da unutmayın tabi:)
51. maddeyi eklememe sebep olan Barış arkadaşıma, verdiği fikir ve fotoğraf için çok teşekkür ederim:)

İstanbul'da hepi topu 21 senelik bir geçmişim var. Yaşı yüzyıllarla ölçülen bir şehirde 21 sene nedir ki? Ama bu kısa zaman aralığında bile, İstanbul'un canına can katan gençliğimin mekanları birer birer yok oluyor...Benim için film festivali Emek Sineması demekti...Alkazar sessizce gitti zaten. AKM'deki programlar hep takibimizdeydi. Birçok sanatçıyı, eseri, ben buradaki gösterilere giderek öğrendim. Emek'siz, Alkazar'sız, AKM'siz bir öğrencilik hayatını gençler bilmese de, onlarsız İstanbul eksik geliyor bana...Eksiklik demişken...Ben küçükken, babam bizi İstanbul seyahatlerimizde Rejans'a götürürdü. İlginç gelirdi burası bana. Mereng adlı tatlısını ve yaşlı müzisyen teyzeyi hala hatırlarım, sarı votkaları da unutulacak gibi değil ama o da kısa tarihimde kayboldu gitti...Haydarpaşa da yandı bitti kül oldu...Daha pek çok giden değer var da...

Gidene üzülmekle, gideni geri getiremiyoruz. En iyisi; İstoş'u sevelim, İstoş'a sahip çıkalım...



10 December 2013

kim tutar füs seni?

2 sene önce aralık ayında blogumda hoş bir çalışma yapmıştım. 30 gün boyunca her gün yapmayı istediğim şeyleri listelemiş, sonra da kendimi yaptıklarım ve yapamadıklarımla ilgili değerlendirmiştim...Yaparken de çok keyif almıştım...
Bu sene için de aynı niyetim vardı ama kısmet bugüneymiş...
*
10 Aralık'ta başlamış olayım bu seneki çalışmaya...Bu sefer daha minik listem:)

-Dizimi incittiğimden dolayı aksattığım tibet egzersizlerini her sabah yapacağım..
-Blog'a her gün yazacağım...

Aslında derdim blog yazmakla. Koçluk görüşmeleri yapıyorum bu ara. Staj dönemindeyim. Başka insanlarla bu yolla bir temas kurmak çok yeniliyor beni. Başkalarıyla teması kuvvetlendirirken kendimi de ihmal etmeyim diyorum:)
Siz nasılsınız bilmem ama ben genelde düşünce balonu şeklinde dolaşırım. Çok düşünürüm. Çevremden "Füs çok düşünüyorsun!" yorumları da almışlığım vardır.
Geçen gün Mithat, "Ruhsal Astroloji" diye bir kitap okuyordu. Ben her zamanki gibi biraz alaycı bir tavırda (spritüel konulara hafif mesafeli yaklaştığımdan) "ee ben nasılmışım astroloğum?" dedim Mit'e. Bir okumaya başladı, "Yahu bu okudukların beni anlatıyor, bana mı böyle denk geldi yoksa?" dedim. Diğer burçlar da, kişinin yapısına oldukça uygun çıkıyormuş. (Belki de kişi, kendine uygun bulduklarını aralarından algılamayı seçiyor? bilemedim...). Diğer burçları okumadım ancak okuduğum ruh burcu açıklamasında kendime yakın bulduğum çok şey oldu. Detaya girmeyeceğim ama bana en çok dokunan kısımlardan biri şu oldu: Benim ruh burcumdaki insanlar, o kadar çok yönlü düşünürlermiş ki, bazen bu kadar boyutlu düşünmekten hiçbir yöne gidemezlermiş...

Yani düşün düşün...:) Çok da üstüme gitmeyim, düşünmek insan olmaya dair birşey, güzel birşey... Ancak şunu da biliyorum, düşüncelerim balon olmaktan çıkıp, yazıya aktığında daha tamamlanmış hissediyorum kendimi. Yazmaya ara verdiğimde, o balonların içimde patlatma raddesine geldiğini de hissediyorum ki, buna hiç gerek yok:) Eee seni tutan ne Füs diyebilirsiniz? İnsanı kendinden başka tutan biri olabilir mi? derim ben de size...
Kendime "kim tutar Füs seni!" diyor, yeni yıla kadar her gün yazmaya niyet ediyorum...

Uğurlar ola! Heyyamola...

Ee ne demiş ünsüzün biri;
"Eylemdir hayatı gerçek kılan!"





27 November 2013

cins olan gelsin!

Hakkında yazmaya niyetlendiğim kitaplar, yaklaşık 2 aydır saksılarla birlikte masanın köşesinde dekor olarak duruyor...Yazmayacaksan kaldır kitapları kitaplığa değil mi? Yok yazacağım bir gün diye kaldırmıyorum, onları her gün orada görüp kendime eziyet çektirmekten hafif bir haz alıyorum...
Ama bugün de onları yazmayacağım. (İşkenceye devam!)
Bu kitapları ayrıntılı yazmak istiyorum ancak o ayırmayı düşündüğüm muhteşem vakit bir türlü gelmiyor. Ucundan azıcık azıcık başlayacağım ama bugün daha light bir konu yazasım var:)
*
Geçen gece yatmadan önce, her zamanki gibi dişimi fırçalayıp diş ipi kullandım. Sonra diş ipine takılan ufak kırıntıları gördüğüm için keyiflendiğimi farkettim:) "Heyt be, iyi ki diş ipi kullanıyorum, bu sayede bütün düşmanları temizliyorum, yok ediyorum! " havalarında gördüm kendimi...
Mutlaka vardır sizin de böyle garip mutluluklarınız... (Var değil mi?:))
Biraz düşündüm, başkası için belki çok fazla anlam ifade etmeyecek ancak bana minik hazlar veren neler yapıyorum diye...
Aklıma ilk gelenleri yazıvereyim istedim...Belki siz de sizinkileri yazarsınız?

Kendime göre sevdiğim durum ve hallerden bir demet:

-Bulaşık makinesinden yeni çıkmış sıcak bardaklara, kaplara dokunmak ve onları o haliyle dolaplara yerleştirmek...
-Pazardan aldığım avakadoları odada bekletip, her gün olgunlaştı mı diye kontrol etmek ve olgunlaştığı gün keyifle elime bıçağı alıp, salataya yumuşak yumuşak doğramak...
-Metrodaki rutubet kokusunu tatlı tatlı içime çekmek...
-Seyahat ederken yolda bir koyun sürüsü görebilmek daha doğrusu koyun sürüsü içindeki kuzuları farkedebilmek...
-Sabun satan bir dükkana girdiğimde hapşuruncaya tıksırıncaya kadar sabunları koklamak...
-Klastrofobik bir tip olmama rağmen uzun tünellerin içinden geçmek ve tünellerin sonundaki gün ışığını görmek...
-Alkolsüzken trafikte alkol kontrolüne yakalanmak...
-Okumayı istediğim bir kitabın jelatinini keyifle ince ince yırtmak...(DVD için de geçerlidir.)
-Pıtırcıklı bir koruma poşeti yakalarsam, o pıtırcıkları tek tek patlatarak korumaları etkisiz hale getirmek...(bunun bir adı vardır muhtemelen ama pıtırcık diyorum ben)
-İki kişi birlikte yürürken, çaktırmadan o kişinin sağından yürümek...
-Wireless'i bulunan bir cafeye, eve... gittiğimde oranın şifresini girmek ve bu noktalardaki bir sonraki ziyaretimde otomatik olarak wireless işaretini görmek...
-Zeytinleri hep çift sayıda yemek...(Babamdan geçen bir alışkanlık, bulaşıcı olduğunu söyleyebilirim:) Kaza ile tek sayıda zeytin yersem, huzura eremiyorum...)
-Top oynayan çocukları gördüğümde, top ayaklarından kaçsa da bana gelse diye düşünmek ve gelen topa da hiç kaçırmadan şut çekmek...

"Ne cins kadınmış!" demiyorsunuz değil mi?:) Diyorsanız, hadi sizin cinslikleri de görelim...Ben ne cinslermiş demem, bilakis cinslikleri severim:)




26 November 2013

Yaşam Sevincim

Bloga yazmadan önce bazen Facebook'ta dolanıyorum. Ve Facebook'ta okuduklarımdan sonra kimi zaman yazacağım yazı tamamen anlamını yitiriyor.
Bugünkü durum:
Hadi, önce profil fotomu değiştireyim....
Onu değiştiriyorum.
Sonra sevdiğim arkadaşlarımın Facebook üzerinden bloglarını okuyorum.
Birkaç arkadaşımın fotoğrafını "like" ediyorum.
Armağan ekonomisi...
Permakültür...
Beyaz yakalılar birşey yapsa...
Bunlarla ilgili minik minik haberlere göz gezdiriyorum...
İyi şeyler oluyor...
Ama tabi göz, başka haberlere de dalmaya meyilli....
Uzun raf ömürlü ürünlerin kansere neden olması...
Nükleer santraller...
İstanbul felaket senaryoları...
Barış Atay'ın açıklaması...
Ahmet Şık'ın cemaat&akp;rte ile ilgili söyledikleri...
Kadına şiddet...
Çocuğa istismar...
Haberleri okuduktan sonra "değiş tonton" gibi olamıyorum ben. Tamam bunu okudum, sıradaki mod, olmuyor... Bu ülkede öyle şeyler oluyor ki, yenmesi yutulması kolay şeyler değil...
Kendine ait bir dünya kurmaya çalışsan da, o dünyanın duvarları sanki kağıttan...
Blog yazma isteğim tamamen kaçıyor...
Son olarak, haftasonu okuyamadığım bir yazıyı okumak istiyorum. Ayşe Arman'ın Lobna ile yaptığı röportajı. Lobna'yı biliyorsunuzdur muhtemelen, kendisi Gezi olaylarında başına gaz fişeği yiyerek 25 gün komada kalan ve 3 beyin ameliyatı geçirdikten sonra tekrar hayata dönen çok güçlü bir kadın.
Hayata dönüyor ama nasıl? Röportajı okumadıysanız, lütfen okuyun.
Ben bu gece bu röportajın etkisindeyim ve ne yazsam Lobna'nın yaşadıklarından, söylediklerinden güçlü olmayacağını düşünüyorum..."Her şeyim değişti ama birşeyim aynı kaldı: Yaşam Sevincim" diyen kadını lütfen tanıyın. Sizde mutlaka çok şey bırakacak...

Yazının tamamı için başlığa tık lütfen....

35’tim, 5 yaşıma döndüm artık Türkiye’yi istemiyorum

Gezi sırasında, kafasına gaz fişeği yiyen Lobna Allami, komadan ve üç beyin ameliyatından sonra yeniden karşımızda.
Telefonda Fatin Allami…
“Lobna, sana röportaj vermek istiyor!”
Şok geçiriyorum…
Lobna??? Konuşmak istiyor!!!
“Nasıl yani?” diyorum, “Lobna iyileşti mi? Konuşabiliyor mu? Röportaj verecek duruma geldi mi? Sağ tarafındaki felç ne oldu? Ya üçüncü beyin ameliyatı?”
“Hepsini anlatacak sana” diyor, “Üç ay önce ağzından kelime bile çıkmıyordu. Şimdi, küçük küçük konuşabiliyor. Çünkü konuşma terapisine gidiyor. Evet, hâlâ büyük zorluklar yaşıyor. Yanında erkek arkadaşı Barış olacak, Lobna’nın tıkandığı yerde, o devreye girecek. Seni aramamı Lobna istedi…”
“Tamam” diyorum, “İstediği yere gelirim…”

18 November 2013

Ortaya Karışık...

Paylaştığımız kadar paylaşamadıklarımız da değil midir hayat? Dile getirmek isteyip kelimelere dökemediklerimiz? İçimizde tuttuklarımız, yaşattıklarımız? Yaptıklarımız, yapamadıklarımız...
Eteğimizdeki taşların ne kadarını dökebileceğiz bakalım bu hayatta? Neyse, silkelemeye devam...
*
Konuya derin girdim gibi geldi bana. "Soruların cevapları herkesin kendisinde saklıdır nasıl olsa!" diyerekten, başka konuya zıplıyorum...
Bu günlerde okuyup bende bir şekilde iz bırakan sözlerden bir demet yapmak istedim size:) Aslında kendime de, çünkü bu sözler kafamda dolaşıp duruyor, yazayım da rahata ereyim istedim! Bakalım, sizde nasıl bir etkisi olacak?
*
Yaşamak bazen...burnundan nefes alırken istesen de konuşamamak...(Met-Üst)
(Denedim, olmuyor gerçekten, deneyin, eğlenceli:)
*
Güzel bir ruha aşık olan
Ona hayatı boyunca sadık kalır,
Çünkü sevdiği şey ebedidir...(Platon)
(Sadakata bambaşka bir anlam veren Platon'a saygılar!)
*
1 Japon yılda 25 kitap okurken, 6 Türk yılda 1 kitap okuyor. 
...Kitap okumak çocuğun okul başarısını arttırdığı gibi zekasını geliştirir. 
...Yazar Bastiaan Bommelje için yeni Hollanda gençliğinin tanımı...Sıfır boyutlu, kitapsız hayatından son derece memnun ve I-phone'undan kendi face hesabını like'layan yeni bir tür...(Serdar Devrim'in köşe yazısından)
(Hollanda'da kitap okuma oranları düşmüş. Bu durum ülkenin entellektüel dokusunu ve gelecek nesillerin yarınlarını tehdit eden bir kriz olarak görülüyor. Hollandalılar'a, durumu bu şekilde değerlendirebilen birilerinin olmasına bile sevinmeniz lazım demek geliyor içimden!)
*
"Yaşamınızın tanığı yoksa, bedenen var olursunuz ama ruhen olamazsınız. "
(Doğan Cüceloğlu-Onlar Benim Kahramanım kitabından)
(Bu söz günlerce aklımdan çıkmadı, sizce de çok anlamlı bir söz değil mi?)
*
Twitter ve Facebook'un geleceği yok...Sosyal medya yeni jenerasyonun obsesyonundan başka birşey değil...Bir sonraki jenerasyon "virtual reality(sanal gerçeklik) ve akıllı kıyafetlerin bağımlısı olacak. Teknolojide rekabeti Dropbox kazanacak. (Tablet, telefon, laptop gibi tüm akıllı aygıtlarınızın bulut sunucu sayesinde eşleşmesini sağlayan, birine yüklediğiniz dosyayı diğer sunuculara da otomatik olarak kopyalayan bir uygulama). Bu uygulama Google'ı devirecek.
(Digital dünyaya şekil veren Wired dergisinin kurucu editörü Kevin Kelly.)
(Beni bilen, teknolojiyle aramın çok parlak olmadığını bilir. Ama bu tür haberleri genelde keser, saklarım. Şu an böyle atıp tutuyorsunuz ama bakalım gerçekten ilerde böyle olacak mı? diye:)
*
Öğrenme hızlı olmaz, mutlaka yavaşlatılmalı. Çocuğa öğrenmenin güzel bir şey olduğu öğretilmeli. 
(Massachussets Institute of Technology profesörlerinden Edith K. Ackerman)
(O kadar inanıyorum ki söylediklerine...En güzel günler henüz öğrenemediklerimiz değil mi?)
*
Frank Zappa'nın dediği gibi, zihin paraşüt gibidir, açık değilse bir halta yaramaz! 
(Müzik aleti çalmanın insanın ruhunu, zihnini, aklını, ufkunu açmasıyla ilgili minik bir yazıdan. Serdar Devrim)
(Ne esaslı söz söylemiş Frank Zappa!)
*
Nazım'ın bu şiirini bilmiyordum. Küsmenin naifliğini bu kadar şahane tarif edebilen bir insan var mıdır? İnsanın küsesi gelir bu şiir aşkına!

*
-...Ne okuyacaksınız peki?
-Roman okuyacağım. Roman okumak demek insan olmak demek. Çok özledim roman okumayı. Roman okumak da bir lükstür gerçi.
-Nasıl bir lüks?
-Karnını doyurmaz, para kazandırmaz, aşk heyecanın olmaz. Ben mesela Dostoyevski okurken o kadar büyük zevk alırdım ki, bitmesin diye ağır ağır okurdum saatlerce...Her kelimenin tadını çıkarırdım. Her şeyi bırakıp günde iki üç saat roman okumak inanılmaz güzel bir şey ama işte lükstür de aynı zamanda. Ama roman okuyan insan daha mutlu olur...
(Radikal Kitap'ta Ali Nesin ile yapılan röportajdan)
(Tanımasam da, uzaktan sevdiğim insanlardan...Ne hoş söylemiş, roman okuyan insan daha mutlu olur diye...Anlatılmaz, yaşanır:)
*
Dişi güç sertleşmez, esner.
-Eğitimdeki kadınların çoğu, "ben çok güçlü bir kadınım" diye lafa başladı. Onların bahsettiği güç ile dişi gücü bir ayıralım.
-Bahsettikleri güç, mücadele ve rekabete ilişkin eril güç, orada kazanan ve kaybeden vardır, hedef odaklıdır, agresiftir. Dişi güç ise kuvvetini yumuşaklık, kendini bırakabilme, durumlara, koşullara esneyebilmeden alır. Sertleşmez, esner. Hiyerarşik bir yapısı yoktur. 
("Dişi Gücüne Dönüş" eğitimini veren sevgili Aylin Kafalı Deniz ile yapılan bir röportaj.)
( Merak edene, eğitim adının rahatsız ediciliğine rağmen, ben de bu eğitime gittim, mutluyum, kendimle gururluyum! "Peki döndün mü dişi gücüne?" derseniz, röportajı okuyun, hazıra konmayın derim;)
*
Sayısız insan yaşar içimizde
Hissetsem de düşünsem de bilemem
Kim düşünür içimde kim hisseder
Düşünceler ya da hisler için
Yalnızca sahneyim ben.
Ruhsa, birden fazla var bende.
Ben'se benden daha fazlası. 
Herkes kayıtsız oysa yaşadığım hayata.
Susturuyorum onları, kendim konuşurken.
(Fernando Pessoa)
(Söyleyecek söz bırakmamış Fernando, susayım:)
*
Arda arkadaşımdan öğrendiğim hoş bir müzikle eyvallah diyeyim sizlere...




12 November 2013

dile benden ne dilersen...

Monster High çizgi filmlerini biliyor musunuz? Şu sıralar Defne'nin popüler çizgi filmlerinden...Barbi ve Wings'lerin "sadece güzeller iyidir" dünyasından sonra ilaç gibi geldi bana. Buradaki kızlar da havalı ancak karakterler matrak, karakterlerin hepsi canavar kökenli:) Abbey favorim!
*
Serinin "13 Dilek" adlı yeni bir filmi çıkmış. Dvd'sini aldık. Filmi seyrederken arada şekerleme yaptığım için, neden 13 dilek olduğunu bilmiyorum ancak film Defne'nin pek hoşuna gitti. Filmden sonraki konuşmamızdan...
"Ee senin 13 dileğin ne Defne?"
"Söyleyeyim."
"Yok söyleme, yazmak ister misin? Hem bana da sürpriz olur?"
" Olur." dedi.
Oturup kendince şunları dilemiş:) 8 yaşındaki dileklerini ileride nasıl değerlendirecek merak ediyorum...

Onun dileklerini okuduktan sonra, ister istemez hayattaki kendi dileklerimi düşündüm. Sayısı azdır ancak bir şeyi yürekten dilediğim zaman, öyle ya da böyle, o dileğim hep olmuştur. Tabi benim istediğim zaman ve şekilde değil, hayatın kendi akışında...
O yüzden, güvenmek gerek yüreğin gücüne... Bu secret felan değil. Sadece, hayatta bazen kendimize bile söylemekten çekindiğimiz dilekleri, yürekte söndürmemek gerek diyorum... Kimse sana inanmasa bile, kendine inanmaya devam etmeli insan...Tabi önce kendine inanmalı insan...
Monster High, diyip geçmemek lazım, nerelere götürdü canavarlar beni:)
Sizin dilekler ne durumda diye sorayım mı?

08 November 2013

korkuyla yüzleşmek...

Dün, Şebnem'le Kadıköy'de harika bir gün geçirmiştik. Akşam da keyfim yerindeydi, bahsetmek istediğim kitapları yazmaya niyetliydim. Ancak kız-erkek öğrenci evleri ile yaşanan can sıkıcı gündemle ilgili iki satır yazmadan da geçemeyecektim.
*
Bu konuyla ilgili yazmaya başlayınca, konudan çıkamadım. Gündem değiştirme maksadıyla ortaya atıldığı söylenen konuyla ilgili yazdıkça karardım. Bütün olumlu enerjim kaybolup gitti. Başka bir konuda da yazamadım.
*
Sabah kalktığımda sanki bir vahiy geldi! Tabi yaa, yine korkularımın beni yönlendirmesine izin vermiştim. Korkularımla hareket ettiğimde, niyetimden iyice uzaklaşmıştım. Kafamdaki senaryolarla karanlık geleceğimizi yaratmıştım.
*
Halbuki hayatın kendine göre bir planı var. Biz kafalarımızda ne kadar kendi senaryolarımızı oluştursak da, hayatın başka bir dinamiği var. Oldurmaya çalışmakla olmuyor. Olan zaten olacağı şekilde oluyor. Nasıl 14 sene önce Merve Kavakçı'ya türbanla meclise geldiği için "dışarı, dışarı, dışarı" temposuyla bir dayatma yapılmışsa, bugünkü dayatma da pek farklı değil aslında. Ne ekersek onu biçiyoruz. "Benim doğrum en doğrudur" yaklaşımıyla debelenip duruyoruz. Halbuki kimse kimseye hayat tarzını dayatma hakkına sahip değil, olamaz. Neyi bastırmaya çalışırsan, o şey daha çok gösterir kendini. Bastırdıkça, yok etmeye çalıştıkça onu yaşatır, beslersin.
*
Önce olan durumu kabul etmekle başlıyor herşey sanki. Korktuğun şeyle yüzleşeceksin. Başbakan, benim hayat görüşüme tamamen zıt şeyler söylese de, bu tarz düşünen bir kesim var. Bu bir gerçek. Bunu "kadınların üzerinden siyaset yapmayı bırakın artık" diye oturduğum yerden isyan etmekle çözemem. Ama benim tarzımda düşünen de bir kesim var. Bu da bir gerçek. Ve başbakan böyle şeyler dedi diye pısacak, bu dayatmaya göre yaşayacak bir kesim değil. Aksine, böyle dayatmalar oldukça, değerlerine daha çok sahip çıkacak bir kesim. Onlar bastırmaya, dayatmaya çalıştıkça, benim sesim daha çok çıkacak. Sadece kendi çevremde değil, toplum içinde de sesimi daha çok çıkaracağım. İnandığım şekilde. Kimi yerde çocuklara kitap okuyarak, kimi yerde öğrencilere rehberlik yaparak, kimi yerde sadece fiziksel olarak bulunarak, düşüncelerimi söyleyerek, araştırarak...Elimden geldiği şekilde değerlerimi yaşatmaya devam edeceğim.
*
Ben insanların sağduyusuna da inanıyorum. Yeni bir dünya düzeni geliyor. Bakınız Gezi! Hangi siyasi güç, toplumun bütün kesimlerini bu şekilde biraraya getirebilirdi ki? Aslında en zayıf hissettiğimiz zaman, en kuvvetlenmeye başladığımız zaman oluyor. O yüzden korkuyu hissetmek iyidir. İnsanı zinde tutar. Ancak korkuya tutunmak yerine korkuyla yüzleşmeyi göze almak gerekir. Zira korkuyla bir kere yüzleştikten sonra resmi farklı algılamaya başlarız. Korktuğumuz şeyin korktuğumuz kadar ürkütücü olmadığını görürüz, kendi gücümüzün farkına varırız ve değişmek için adım atarız.
*
Bilmiyorum, siz ne düşünürsünüz ancak bu şekilde düşünmek bana daha çok hizmet ediyor. Bugün sabah yürüyüşü sonrası; Penguen, Öküz ve Bir+Bir dergilerini aldım ve sahilde oturup okudum. Hayata başka gözlerle bakabilmek bir kere daha iyi geldi...
*
Hadi iyi cumalar...


birşey yapmalı!

Kaç gündür kafam, kız-erkek öğrenci evleriyle ilgili gündeme takık.
Deminden beri konuyla ilgili yazmaya çalışıyorum ama sinirlenip sinirlenip yazamıyorum.
Kız çocukları ve kadınlar üzerinden siyaset yapmayı bırakın artık!!!
18 yaşına gelmiş gençleri kimden, neden koruyoruz? Korunması gereken birşey mi var?
Kız-erkek arkadaşlığı sağlıklı bir şekilde gelişmeyen toplumdan ne bekleyebiliriz?
*
Bu yazının devamında öyle ağır yazdım ki, yayınlamaktan vazgeçtim. Yok böyle kızarak baş edemeyeceğim durumla...
Başka birşey yapmalı...
Bu yazıyı burada noktalamalı!

31 October 2013

Bir Kitap Tavsiyesi: Onlar Benim Kahramanım

Niyet ettim, son zamanlarda beni etkileyen kitapları yazmaya...

Son okuduğum kitaptan başlıyorum...

Onlar Benim Kahramanım-Doğan Cüceloğlu

Defne'yi, psikiyatrist Prof Dr. Yankı Yazgan'ın kitaplarını okuyarak büyüttüm. Kendimi de...Daha önceki yazılarımda da bahsettim; Yankı Yazgan gibi "gerçek ve samimi insanların varlığı" beni hayat konusunda heyecanlandırıyor, umutlandırıyor, sevindiriyor.
*
Yazın, Yasmin'le Yankı Yazgan'dan konuşurken, Yasmin bana Yankı Yazgan'ın babasından bahsetti. Babası Gültekin Yazgan'ın kör olduğunu, hatta hayat hikayesini anlattığı "Kör Uçuş" adlı bir kitabı bulunduğunu söyledi. Doğan Cüceloğlu'nun da; Gültekin Yazgan ve eşi Tülay Yazgan'la yapmış olduğu sohbetlerinden derlediği bir kitabı olduğunu belirtti.
*
Yankı Yazgan'ı takip etmeme rağmen, hayatıyla ilgili bu önemli ayrıntıyı kaçırmışım. Yankı Yazgan gibi birini yetiştiren, üstelik biri kör olan, bu iki insanın hayatını çok merak ettim. "Onlar Benim Kahramanım" adlı kitabı bayram tatilinde bir solukta okudum. Kitabı okurken Yasmin gibi bir arkadaşım olduğu için de kendimi çok şanslı hissettim.

Kitapla ilgili yazılacak, konuşulacak çok şey var. Ama ben size sadece "kitabı okuyun lütfen" demek istiyorum. Tüm sevdiklerime bu kitaptan bahsediyorum. Hatta yakın çevreme kitabı alıyorum da...Yankı Yazgan'ın blogunu farklı bir gözle tekrar inceliyorum...

Hayata hakkını vererek yaşamış bu iki güzel ve güçlü insanı; herkesin okumasını, tanımasını canı gönülden diliyorum.

Aslında kitabın arka kapak yazısını okumanız bile kitabı okumak konusunda sizi heyecanlandıracaktır...

Dikkatli baktığımızda, çevremizin şikayet yarışçılarıyla dolu olduğunu görürüz. Öyle bir yarıştır ki bu, galip geldiğini sananların aslında yaptığı, ne denli güçsüz ve işe yaramaz olduklarını, hem kendilerine hem de çevrelerine kanıtlamaktır.

Elbette şikayet yarışına katılmayanlar da var; kimsenin dikkatini çekmeyen ve yapacak çok şeyi olan bu insanların gerçeğe koşulsuz saygısı vardır. Gerçeği bilmek, kabullenmek ve ona göre hareket etmek onlar için vazgeçilmez bir önkoşuldur.

Abartmayan, yalan söylemeyen, alçakgönüllü ve hoşgörülü bu insanlar, kişisel bütünlük içinde yaşama hizmet etmekten mutluluk duyar. Aslında, yaşıyor olmanın da bir sorumluluğudur yaşama hizmet etmek. Onları bilmeyiz, duymayız ama toplum akıl sağlığını ve dengesini onlar sayesinde korur. Onlar gizli, kahramanlardır. 

Bu kitap, iki gizli kahramanın yaşam öyküsünü anlatıyor. 

Doğan Cüceloğlu

Bu yazıyı, kitabı okumamı sağlayan Yasmin arkadaşıma hediye ediyorum. İyi ki varsın Yasmin:)

30 October 2013

Başka bir annem olsa ne olurdu?

Sen misin havalara girip basket oynamaya kalkan? Hala geçmedi dizimin ağrısı. Hangi tanıdığımla konuşsam, "diz ihmale gelmez!" dedi. Tırsa tırsa doktora gittim dün.
"İyice dinleneceksiniz, bu ilaçları da alın, cumaya kontrol edeceğim, geçmezse, MR"
 "Ya hemen de MR diyorsunuz!"
 "Bakın hemen MR demiyorum" dedi. Uzatmayına getirdi konuyu. Ben de MR çektirmeden, konu büyümeden iyileşmek için, evde mütemadiyen dizlerimi uzatıyorum. Hemen geçsin istedikçe, geçmiyor meret. Önce ağrının varlığını kabul etmek gerekiyor sanırım. Tamam kabul ettim!
*
Bir taraftan da, evde oturmak çok iyi geldi. Ne zamandan beri, Defne'nin resimlerini düzenlemek istiyordum. Bacaklarımı pufa uzatıp oturdum koltuğa, miniklikten beri yaptığı tüm resimlerine baktım, kimilerini eledim, kimilerini özenle dosyaya yerleştirdim.
Defne resimli hikaye yapar ara ara. Ben resimlerine bakarken, arada zımbalı boş bir kitapçık buldum. "Bak tam resimli hikaye yapmaya uygun kağıtlar, ister misin?" dedim. "Aaa dur yapayım" dedi. Ve yaptı:)
*
Sözü çok uzatmadan ona devrediyorum:)
Kapak Resmi
Hikayenin adı: Başka bir annem olsa ne olurdu?
Kırlarda gece lambası ve komodin:)

İyi cevap vermişim:)

"Defne'nin soruları ona zor gelmişti..."
Halaa gülüyorum...:)))


28 October 2013

3 güseller

Oğuz Aral, genç çizerlere "gereksiz taramalardan kaçının" diye öğüt verirmiş. Ben de yazı yazarken, gereksiz lafları budamaya çalışıyorum ama daha yolun çok başında hissediyorum kendimi...

Özetle, sizlere 3 güsel haber vererek iyi geceler dilemek istiyorum...

1. Baskasinema.com ile Bize Her Gün Festival Olacak:): Her gün bağımsız sinema izleyebileceğimiz sinemalarımız olacak:) Yıllardır bu işi, Beyoğlu Beyoğlu sineması sırtlanmış gidiyordu, bu işin büyümesi, destek bulması heyecanlandırdı beni. Muhtemelen çoğu festival filmi olacak. Festivalde kaçırdığımız filmleri bu sinemalarda izleyebileceğiz. Sayıları henüz az ancak artabilir. 1 Kasım'da Onur Ünlü'nün "Sen Aydınlatırsın Geceyi" filmiyle açılışı yapacaklarmış. Festivalde kaçırmıştım filmi, gelecek diğer filmleri de merak ediyorum!

2. Masumiyet Müzesi'nde Sesli Rehber Dönemi Başlıyor!: Hem de bu rehberde bize müzeyi Orhan Pamuk anlatacak. Yazar olarak çok sevdiğim Orhan Pamuk'un sesli rehberi nasıl seslendirdiğini çok merak ediyorum. Evet konuşmacı olarak çok akıcı bir konuşmacı olduğunu düşünmüyorum ancak bir kitabı kimse yazarından daha iyi aktaramaz diye de düşünüyorum...

Merak edenlere, Radikal'de Cem Erciyes'in Orhan Pamuk'la yaptığı söyleşisi...

Söyleşi metni için tık

3-Leyla ile Mecnun Ekibi "Ben de Özledim" ile Sahalara Döndü:): Leyla ile Mecnun'u bilenler bilir, absürd komedi deniyor yaptıkları tarz çalışmaya ama bunun da ötesinde birşeyler yapıyorlar bence:) Bu ülkede böyle kafaların olmasına seviniyorum. Geçen sene malum sebeplerden TRT'den ayrıldılar (ki bence bu kadar uzun süre orada devam edebilmeleri de takdire şayandı). Bu sene Star'da cuma saat 23.30'da "Ben de Özledim" dizisiyle sahalara döndüler. İlk bölüm biraz Leyla&Mecnun ile helalleşmek üzerine kuruluydu. İlk defa seyredenler sıkılmış olabilir, biraz hüzünlüydü de...Olsun, ben sevdim...Bakalım bu sene neler olacak?

Eskilerden...





Bu da Leyla ile Mecnun'la vedalaşılan final bölümü, merak edenlere...

yaktın beni body ekrem!

Bu yazıyı bacağımı uzatarak yazıyorum. (Genelde de öyle yazarım aslında:) Ama bu sefer bacağımı zorunlu olarak uzatıyorum, voltaren desteğiyle...Niye mi? Niyesi şöyle...
*
Kabul edelim ki, düzenli spor yapma alışkanlığı olan bir millet değiliz. Hadi millet adına konuşmayayım, kendime bakayım. Hareketli bir insanım, yürüyüşü, dansı severim ancak spor disiplini bambaşka birşey. O disiplin bende pek yok. Disiplinle yaptığım en iyi sporum, her gün yaptığım 15 dakikalık tibet egzersizleri... (ki bu da kendi adıma oldukça iyi bir aşama diyebilirim.)
*
Neyse, ağaç yaşken eğilir mantığından, Defne'ye spor alışkanlığını daha küçük yaşta vermeye çalışıyoruz. Ama Defne de anasının kızı. Geçen sene bir dönem, yüzmeye gitmişti ancak sene başında yüzmeye gitmeyeceğini, zira "serbest yüzme"yi daha çok sevdiğini buyurdu biz kullarına. Kendisine; jimnastik, aikido, voleybol gibi seçenekler sunsak da, hiç oralı olmadı. O zaman dedik ki; "Madem bunları istemiyorsun çekirge, o zaman senin spor hocaların biz olacağız." Fikir hoşuna gitti. Mithat daha artist bir spor hocası oldu da, benim çalışmalarım biraz uyduruk oluyor haliyle. Bir yerden bir yere, araca binmeden, yürümek gibi egzersizler yaptırıyorum kendisine, normalde hiç hoşlanmaz yürümekten ancak spor hocası ayağına yürüttürüyorum kendisini işte:). Tabi lafını söylemeden de durmuyor: "Mithat Hoca daha eğlenceli şeyler yaptırıyor."
*
Mesela bugün, baba-kız, kayınvalidelerin orada bulunan basket sahasında basket oynayacaklardı. "Ben de geleyim" dedim. İşte Body Ekrem'in kadın versiyonu orada cortladı!
Başta, hafif hafif koşup, gayet güsel ısınmıştık. İyi kötü topun peşinde koşturup, arada basket de atıyorduk. Sonra biraz havaya girdim tabi, ortaokulda erkek basket takımında, fasulyeden de olsa, nasıl basket oynadığımı anlatmaya başladım. Artistik hareketlerle coşuyordum. Taa ki... Bir sıra Mit'ten havalı bir şekilde topu kapmaya çalışıyordum ki, Mit'in ayağına takıldım, önce dizimle, son saniyede avuçlarımla yere kapaklandım. Uzun zamandır böyle okkalı düşmemiştim. Çok canım yandı. Tabi yaralı ceylan olarak saha kenarına çekildim.
*
Bu sırada 2-3 Alman aile de gelmişti basket sahasına. Onların da elinde basket topları; anneler-babalar-çocuklar keyifle oynamaya başladılar. Hem fiziklerinden hem de sahadaki rahat tavırlarından buraya sık geldikleri belliydi. Zaten sonra yanımıza gelip, beraber oynamayı teklif ettiler. O sıra sohbet de ettik. Orada oturuyorlarmış ve her hafta basket oynamaya geliyorlarmış. Defne'nin yaşından lise çağına uzanan bir çocuk-genç profili vardı. Düşündüm, Türkiye'de pazar sosyalleşmeleri genelde "kahvaltı" üzerinden gerçekleşir. Yer, içer, basenleri büyütürüz. Kahvaltı benim için de çok kıymetlidir ancak şu Alman ailelerin yaptığı gibi biraraya gelmek de çok doğal ve keyifli görünüyordu. Hem ailecek spor yapıyorlardı hem de arkadaşlarıyla görüşüyorlardı. Mit'le biz kimlerle yapabiliriz böyle birşeyi diye düşündük, önce bir tıkandık ama neyse ki sonradan aklımıza gelen birileri oldu:)
*
"Sen önce kendine bak!" diyor musunuz bana?:). Walla diyebilirsiniz. Saha kenarında bir süre dinlendikten sonra ağrım geçti ancak kayınvalidelere geldiğimizde farkında olmadan ters bir hareket yaptım ve işte o an ayvayı yediğimi anladım. Dizim şişmiş, haberim yok. Buz koyduk ama biraz geç kaldık sanırım. Şu an tatlı tatlı sızlıyor dizim, uyuduktan sonra düzeleceğine inanmak istiyorum!
*
Ah Body Ekrem ah, yaktın beni!



27 October 2013

güsel güsel

Ufacık bir açıklama yaparak, yazacağım yazılara geçeceğim...
*
Türkçenin doğru kullanılması benim için önemli. Mesela, bir yazıda kelimeden ayrı yazılması gereken "-de'lar, da'lar, ki'ler" birleşik yazılınca, kaşıntılanıyorum, takılıp kalıyorum orada. İlgim dağılıyor, yazıya da ayıp oluyor.
"Ulen türkçeye madem bu kadar önem veriyorsun, sen çok mu doğru kullanıyorsun türkçeyi?" diyebilirsiniz... Diyin de...Zira ben de sütten çıkmış ak kaşık değilim. Misal; bu blogda cümlelere büyük harfle başlamıyorum. Ya da bazı kelimeleri kafama göre uzatıyorum, kısaltıyorum, değiştiriyorum. Mesela; "güzel" kelimesini "güsel" olarak kullanmama çok takılan oluyor...
Düşündüm, bunlar benim kendimi ifade ediş şeklim mi? Olabilir ama evde Defne türkçeyi doğru kullansın, yazsın diye çatlayan bir yanım da var. Bir de; ben başkalarının de'sine da'sına takılırken, millet de benim bu hallerime takılıyor olabilir.
Amma uzattım yaa, kısaca, türkçenin doğru kullanılması konusunda bu kadar hassasken, en azından cümlelere büyük harfle başlayabilirim diye düşündüm. (Ne büyük bir lütuf!) O yüzden tarzımda (o neyse artık;) hafiften bir revizyona gidiyorum...Ama her an da cayabilirim.
Güsele gelince..."Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca..." diyeceğim olmayacak:). Açıkçası bu kelimede "z" harfi bana çok keskin geliyor. "Z" yerine "s"nin yuvarlık hatlı halini daha çok yakıştırıyorum kelimeye. Kelime; daha sevimli, daha sıcak, daha anlamlı gibi geliyor "s"li yazınca. O yüzden kelimeyi "güsel" olarak yazmaya devam edebilirim:)
*
Evdeki işten kaytarıp, kitap-dergi okuduğum dönemlerde babamın bana söylediği bir söz vardı: "Elin kızı kilim dokur, benim kızım roman okur" diye. Sanırım ufak açıklama diye başladığım bu yazı da, mecazi olarak, babamın söylediği söze döndü. Biliyorum Türkiye'nin, dünyanın binbir derdi, telaşı var ama işte bunu da yazasım geldi...İdare edin gaari...(türkçeye gel türkçeye..., rica ediyorum, çok büyük bir beklentiniz olmasın benden:)
*
Neyse, uzatma Füs, diğer yazılara geç...

21 October 2013

kalimera* komşu!

bayram tatilinde; arabayla, komşu topraklara, yunanistan'a gittik. uzun bir gezi yazısı yazmayacağım. sadece gezide benim için önemli olan bazı anıları ve kareleri sizinle paylaşmak istiyorum...
*
dedeağaç-kavala-tasos-selanik yolcuları...

türkiye-yunanistan arabayla çok yakınmış...gidişte, tır yoğunluğu sebebiyle ipsala'da çok bekledik ancak dönüşte hiç sıra yoktu, pırr diye geçtik sınırdan...

sakin ve huzurlu dedeağaç...
 hava bile edepli, yağmur gündüz yağmıyor, gece yağıyor sadece...
dedeağaç-bayıldık bisiklete...
kasımpatılar ve fesleğenler bisikletin sepetindeki toprağa ekili:)
dedeağaç-köftelerin yağlı kağıtta gelmesi okey de, zeytinyağlı greek salad'ı kağıtta servis etmek...epey iddialı!
salatanın yağı dışarı taşmasın diye bir ekmeği bitirmişimdir herhalde:)
benim kahvem ama defne'nin bu fotoğrafı bana çok huzurlu geldiği için paylaşmak istedim...
kavala kalesinden kanatlanan bir martı...hava mis, kurabiyeleri fazla tatlı...
muhteşem tasos! çam ağaçlarıyla kaplı, nefis sahilleri olan şahane bir ada...
bence tam zamanında gitmişiz, sakin mevsimi!
defne bu fotoda kıyıda görünüyor ama sonrasında dayanamayıp kıyafetlerle cuuuup daldı denize! o kadar mutluydu ki...beni de ikna etmeye çalıştı, ben "çık denizden" diyorum, o bana "anne gir denize, harika" diyor...sonuç? tabi ki defne'nin fendi füs'ü yendi:) bizim kıyafetler de epeyce nasiplendi denizden...
tasos- çocukluk hatta bebeklik arkadaşımı gördüğüm sahil:) dünya çok küçük!
26 no'lu plakayı görünce "aa tanıdık biri olur mu acep?" demiştim, içinden şirin çıktı:)) ne kadar mutlu oldum onu gördüğüme...
marble beach-böyle bir plaj olursa, kışın bile denize girersin...
akşamın 6.30 olduğuna, havanın serinliğine bakmadan, ben bile balıklama atladım denize...mit de dayanamadı bu sefer!
"bir şeyi yapmanın sırası onu yapmak istediğin andır" dememiş miydi çetin altan...
tutmadım kendimi, atladım denize, insanlık için küçük benim için büyük bir adımdı:)
akşama ancak sıcak çorbalarla kendimize geldik ama değerdi...
tasos'ta güne veda...
selanik- bizim için selanik farklı bir anlam taşıdı...çok masalsı bir anı bu...
mit'in babasının dedesi, zamanında bir yunan kızına aşık oluyor ve kızı kaçırıyor, anadolu'ya geliyorlar.
doğal olarak, kızın tüm ailesi yunanistan'da kalıyor. iletişim yıllar içinde ister istemez kopuyor...
yıllar sonra, bir tesadüf eseri mit'in babası, ailenin yunan tarafıyla iletişime geçiyor ve geçen sene selanik'te tanışıyorlar!
biz de selanik'te onlarla tanışıp güzel bir gün geçirdik birlikte:) çok sıcak ve çok tanıdıklardı...
hatta yaşlılar evinde yatan ailenin en büyüğünü bile ziyaret ettik. yaşlılar evini ziyaret bizi bambaşka diyarlara götürdü...

ölümlü olduğumuzu hatırlamak lazım. o yüzden de her anın kıymetini bilmek lazım. (size söylemiyorum kendime söylüyorum:)
fotoya dönecek olursak, tabi hayat devam ediyordu...mit'in akrabaları, ziyaret sonrası, bizi salaş bir balık restoranına götürdü. şimdiye kadar yunanistan'da yediğim en lezzetli mezeleri orada yedim...fotoğrafı biraz geç çektim ama idare edin artık;)
diyeceğim o ki; yunan toprakları bize çok yakın, gözünüzde büyütmeyin, vizeniz varsa, biraz zaman, biraz da nakdiniz varsa, basın gaza gidin...yemekler lezzetli, komşunun sohbeti hoş, en önemlisi toprağın sakinliği, fiyatlar şimdilik makul! fiyatlar coşmadan, kalabalık bu toprakları doldurmadan, aklınızın bir yerinde olsun bu diyarlar...

sevgiler...

*kalimera-yunanca "merhaba"

11 October 2013

charles eisenstein ile başka bir dünya mümkün...

yazmayı planladığım ve fakat yazamadığım o kadar yazı var ki, onları yazmadan başka birşey yazarsam, planladığım yazılara ayıp olacakmış gibi geliyor. "e ona da ayıp olmasın buna da ayıp olmasın" derken, hiçbirşey yazmayıp geçiriyorum günlerimi...
"yaşamaktan yazmaya vakit kalmıyor" diye kandırıyorum bazen kendimi. halbuki yazmaya her zaman vakit var. aslında yapmak istediğin şeye, her zaman vakit var...
*
buyrun bayram öncesi yazıya...
*
dün, amerikalı yazar ve konuşmacı charles eisenstein'ın söyleşisine gittik mit'le. son dakikada defne'yi ayarlayıp konuşmaya gidebildiğimiz için mutluyum:) kim bu charles eisenstein derseniz, kendisini yeni dünya düzeninin öncülerinden diye tanımlayabilirim. detay bilgi için about charles'i okumanızı şiddetle tavsiye ederim. esaslı bir zat kendileri...
*
charles eisentein'ı mit sayesinde tanıdım. yazarın "kutsal ekonomi" kitabını kutsal bir kitap gibi okumuştu mit. ben okumasam da, charles hakkında bir görüşüm oluşmuştu. dün kendisini de görünce, kitaplarını okumak konusunda daha bir heyecanlandım.


bir kere son derece gerçek bir adam. uçaktan indiği gibi söyleşiye gelmiş. (giftival adlı bir oluşumun toplantısı için gelmiş istoş'a aslında)
sade. bize öğretilen özgüvenli oturuş, havalı bakışlar... felan, yok bunlar.
doğal, çocuksu haliyle gayet güçlü bir duruşu vardı bana göre.
*
konuşmasının hepsini tek tek yazmayacağım. ancak aklımda ve kalbimde kalanları minik minik yazıyorum. o kadar doğal, o kadar içten anlattı ki, konuşmanın sonunda gidip adamı yanaklarından öpesim geldi. bu adamı takip etmekte fayda var. yeni bir kitabı daha çıkıyor. (the more beautiful world our hearts know is possible) . türkçesi de çıkacak sanırım. okuyup ırgalanak diyorum...

şimdi konuşmadan bazı alıntılar...

-şimdiye kadar hep güçlerle yönetilen bir dünyada olduk. para da bu güçlerden biri. "artık bu işten para kazanmayacaksınız" denilse, kaçınız "ama benim hayat amacım bu işti" diyerek işine gitmeye devam eder?

-evet doğru, umutsuzluk var. bana göre umutsuzluğun 2 sebebi var:
1-ben tek başıma bütün güçlere karşı ne yapabilirim ki?
2-içten gelen yas enerjisi

-çocuklara bakın. çocuk, bu dünyanın daha güsel yaşanabilecek bir yer olduğunun farkındadır. onlar için herşey mümkündür.

-size doğal olarak verilen içinizdeki mükemmel hediyeyi keşfedin ve bu hediyeyi etrafınızla paylaşın. minicik görünen, hiç kimse için birşey ifade etmez diye düşündüğünüz birşey, farklılık yaratabilir.

-sistemde, genel olarak; "ben iyiyim ama tüm bu kötülükler başkalarından kaynaklanıyor" diye bir düşünce şekli hakim. amerikan filmlerinde de hep kötüler-iyiler savaşı var ve iyiler filmin sonunda hep bir şekilde kazanıyor. bu hikayenin değişme vakti gelmedi mi? karşımızdaki kişi kabul etsek de etmesek de, "bizim aynamız". hepimiz biriz. kendimizi doğadan, insanlardan ayrıştıramayız. 

-naif bulabilirsiniz beni. evet naifim ancak şu an başka yolları deneme dönemi olduğuna inanıyorum. gezi'de farklı kesimleri biraraya getirebilen doğal güç, birçok silahlı/örgütlü gücün yapamayacağı birşeyi başardı. kalbimiz daha güsel bir dünya olduğunu biliyor ancak zihnimiz nasıl olabileceğini henüz tam bilmiyor.

-bana kahramanlarımın kimler olduklarını soruyorlar. (burada birkaç hikaye anlatıyor...)
-amerika'nın bir şehri, suç oranının oldukça yüksek olduğu bir mahallede, panço isimli bir adam "barış evi" açıyor. evin kapıları herkese sürekli açık. 
bir gün panço'yu yolda hırsızlar soymaya kalkıyor. o sırada polis sirenleri çalmaya başlıyor. hırsızlar panço'yu bırakıp koşmaya başlarlarken, arkalarından panço'nun da koştuğunu görüyorlar. "sen niye geliyorsun?" diye sorduklarında "ben de bu mahallenin sakiniyim" diyor. (yani "yok birbirimizden farkımız"a getiriyor durumu.) onları bırakmıyor. ne yapacaklarını şaşıran hırsızlar, "sana ne yapsak da bizi bıraksan?" durumuna geliyorlar sonunda. o da "benimle el sıkışırsanız giderim" diyor...nihayetinde el sıkışıp birbirlerinden ayrılıyorlar...
panço'nun yaşamış olduğu mahallede her geçen gün suç oranı düşüyor...
-x ülkesinde, bir kadının 2 yaşlarındaki kızı parkta düşüyor. anne evde. o sırada onun nasıl bir sarsıntı yaşadığını anlamayan bakıcı, çocukla akşamüstü eve geliyor ancak her şey için, iş işten geçmiş oluyor. küçük kız beyninde yaşadığı bir sarsıntıdan dolayı bitkisel hayata giriyor. annesi hiçbir ses çıkarmadan sevgiyle, çocuğuna 15 sene bakıyor. 15 sene sonunda da çocuk ölüyor. anne bir kere bile çocuğundan bir geri dönüş alamadan ona sevgiyle bakıyor...sabırla...

-bu insanlar bu davranışları başkaları takdir etsin diye yapmıyor. başka bir dürtüyle yapıyorlar. siz de eminim ufak ufak birçok şey yapıyorsunuz. karşımızdakini paralize edecek bir davranış şekli(olumlu manada) ortaya yeni düşünce şekilleri çıkarabilir. (füs: aklıma bu sırada"duran adam" eylemi geliyor.)

-bu sırada soru geliyor. "biz deniyoruz, mesela eylemler zamanı polislere çiçek attık ancak provokasyon olarak adlandırıldı. buna yorumunuz ne olur?" 
"60'lı yıllarda bu tür eylemlere farklı yanıtlar verilebilirdi ancak şu an bu tür davranış kalıpları kategorize edilmiş durumda. karşımızdakinin insan tarafına dokunacak eylemler yaratmak durumundayız. mesela polisle karşı karşıya kaldığınız bir durumda " en aydınlık polis, bizim polisimiz" tarzı yazılı bir pankart çıkarttığınızda, o polis durur. birbirimizden farklı değiliz.

-acı var. ama güsellik de var. yüreğimizde acının ve güselliğin birlikte var olacağı mantığını kabul etmek durumundayız. (füs: yani bu dünya içinde birlikte dönüşeceğiz manasını çıkarıyorum dediklerinden...)

-birçok lokal olması gereken şey, global oldu. mesela yiyeceğimizi daha yakın çevreden edinmeliyiz. bahçede istemediğimiz ot mu bitti, hemen ilaçla onu yok ediyoruz. ondan başka bir ot daha mı çıktı? onu da yok edecek bir ilaç buluveriyoruz...
dünyada global olacak şeyler de olacak. teknoloji gibi...  
doğayı anlamak, doğaya uyumlanmak durumundayız. 
birlikte daha çok şarkı söyleyebilmeliyiz...

kısacası, ayakları yere basan, uçup gitmeden, bu dünyadan bildiren bir kişiydi charles... charles eisenstein'ın "kutsal ekonomi" ve hayat ile ilgili görüşlerini belirttiği kısa bir film var. 12 dakikalık etkili bir video, seyretmenizi öneririm. belki bazılarınıza ütopik gelebilir, olsun seyredin, ne düşüneceğinize bakarsınız...



konuşmaya giderken, bir kitapçıya uğramıştım. kitabın kapağında yazan söz çok hoşuma gitmişti, hemen not almıştım. dün charles'ın konuşmasından çıktıktan sonra hala bu sözü düşünüyordum...düşünmeye değer derim, siz ne dersiniz?

"hayatta önemli olan, nasıl düşünüleceğini öğrenmektir."
(atlar kadar özgür-jeannette walls)