Geçen aydan bir yazı daha vardı ancak onu geçtim şimdilik...
*
Sabah Açık Radyo ile güne başladım. Ekonomik olarak "büyümeme" üzerine bir hayatın mümkünlüğü üzerine konuştular Ömer Madra ve arkadaşları(diğer isimleri kaçırdım maalesef). Kapitalist sistemin sürekli büyümeye dayalı yaklaşımının sürdürülemezliği ve sürdürülebilir yaşam koşulları üzerine konuştular...Telefon çaldı, sonra araya başka işler girdi, tüm programı dinlemeyedim ancak kapitalist sistemin ehlileştirilmesi gereken bir dönemde olduğumuzu bir kez daha duymak, hissetmek, iyi geldi bana...
*
Son bir sene, hayata bakışımın oldukça farklılaştığı bir sene oldu. Sanki başka bir ben çıktı içimden. Anlatması güç, belki de bir kitap yazar, anlatırım ilerde:) Hala da bu süreç içinde olduğumu hissediyorum. Detaya girmiyorum şu an ancak yaşadığım bu farklı dönemi, acısıyla tatlısıyla kabul ederek, hayata devam ediyorum. "Kabul" içinde hazineler barındıran, çok kıymetli bir değermiş. Bu yaşlarda öğreniyorum.
*
Neyse uzatmayayım, bu süreçte yazmayı kesmek, kendimden vazgeçmek olacakmış gibi geldi bana. O yüzden yazmaya devam...Hoş bir yazı yazdıktan sonra "ay yayınlamasaydım, yanlış anlarlar mı insanlar? şöyle mi yazsaydım, böyle mi yazsaydım" durumlarım oluyor gene zaman zaman ama bir arkadaşımın dediği gibi ;"Yazı sen yazdıktan sonra senin olmaktan çıkar, herkes o yazıdan kendi alacağını, anlayacağını anlar. Tabi alacağı birşey varsa..." O yüzden durumu abartmadan, çıkar kafadakileri, olsun bitsin Füs diyorum kendime...İnsanın kendine ettiğini başka kimse ona etmiyormuş walla:)
*
Öğlene kadar vaktim var, artık o zamana kadar ne yazabilirsem...
*
Aklımdaki konu başlıkları:
-Müzeyyen Senar'a veda
-2 film, 1 kitap
-40 yaşından sonra üniversiteli olmak
-Sürdürülebilir yaşam üzerine...
-Para para para...
-İletişim özürleri üzerine...
*
Bugün konuya zor girdik, 2 film ve 1 kitapla yazıyı noktalayayım...
1 kitap:
Terapi Olarak Sanat
Bu kitabı Alain de Botton benim için yazmış sanki:) Kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitap, her gece yatmadan önce başımın ucunda beni bekliyor. Sanatı, sanatçıyı genelde toplumdan kopuk, hayatın gerçeklerinden uzak, romantik insanlar olarak görme eğilimi var çoğu insanda. (Bu benim yorumum tabi.) Halbuki sanatçılar bana göre, hayata karşı çok duyarlı insanlar, dünyadaki güçlüklere, çirkinliklere, zalimliklere sanat aracılığıyla çare bulmaya çalışıyorlar. İnsanı katman katman açarak, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlıyorlar...Dünyanın güzelliklerini, insanların görmesine gayret ediyorlar...
*
Alain de Botton ve John Armstrong, Sanat'ın hayata yaptığı katkıları; "Aşk, Doğa, Para ve Siyaset" konu başlıklarında örnekleriyle anlatıyor. Kitabı okudukça, sanat çalışmalarına farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Kendi biricik gözlerinizle:). Alain de Botton ve John Armstrong, sanata çok samimi bir yaklaşımda bulunmuş. Sanatı, sade vatandaşın anlayabileceği, hayatına katabileceği basitlikte anlatmışlar...
Çok söze gerek yok, birkaç metin yazayım kitabın içinden, ne demek istediğimi anlayacaksınız...(Kitap çok ucuz bir kitap değil, almayı düşünürseniz, internetten indirimli almanızı tavsiye ederim.)
"Dünya daha nazik bir yer olsaydı, herhalde güzel eserlerden ne o kadar çok etkilenir ne de onlara o kadar çok gerek duyardık. Sanatın bize kendini hissettiren en tuhaf yanlarından biri, bizi zaman zaman ağlatma gücüdür; yürek paralayıcı ya da ürkütücü bir görüntü sunarken değil, müstesna bir sevimliliği ve zarafeti olan bir eserle, biran için yüreğimizi dağlayabilir. Güzellik karşısında, yoğun bir duygulanım yaşanan bu özel anlarda bize ne olur?"
"Sanat sıklıkla çektiğimiz sancıları gözden geçirmek için önemli ve ciddi bir bakış noktası sunar. Yıldızlar ile okyanusların, büyük sıradağların ya da kıta yarıklarının resmedildiği, romantik anlamada yüce sanat eserleri için bu özellikle geçerlidir. Bu eserler, değersizliğimizin farkına varmamızı sağlayarak bizde tatlı bir huşu uyandırır, insanların yaşadığı felaketlerin, sonsuz ihtimallerle kıyaslandığında nasıl da önemsiz olduğunu hissettirerek, bizleri hayatın başımıza sardığı anlaşılmaz trajedileri tevekkülle karşılamaya biraz daha istekli kılar. Hiçe sayılan varlığımızın öneminde ısrar ederek, incinen gururumuzu onarmak yerine, bir sanat eserinin yardımıyla, özümüzdeki hiçliği idrak etmeye ve böylece değerini kavramaya gayret edebiliriz.
"Kendimize karşı şeffaf değiliz. Sezgilerimiz, kuşkularımız, önsezilerimiz, belirsiz derin düşüncelerimiz ve tuhaf bir biçimde birbirine girmiş duygularımız var; hepsi de basit tanımlara karşı direnç gösteriyor. Halden hale giriyoruz ama gerçekten nedir bu haller bilmiyoruz. Derken, zaman zaman, daha önceden hissetmiş olduğumuz ama asla açıkça kavrayamadığımız bir şeye değinen sanat eserleriyle karşılaşıyoruz. "Sıkça düşünülmüş ama asla o kadar güzel ifade edilmemiş" düşünceler. Başka bir deyişle; kendi düşüncemizin, kendi deneyimimizin, elle tutulmaz, tarifi zor bir parçası alınıp kurgulanıyor ve bize öncesinden daha iyi bir şekilde iade ediliyor, bizler de sonunda kendimizi daha iyi anladığımızı hissediyoruz."
2 Film:
Whiplash
Bir bateri öğrencisiyle hocasının ilişkisinin anlatıldığı filmin konusu başta sıradan gelebilir size. Ancak seyredenler bilir, bir gerilim filmi tadında seyrediyorsunuz filmi. (Biz filmin sonunda oldukça gerilmiş olduğuzu farkettik Mithat'la:) Hocanın aşırı sert tavırları, öğrencinin sınırları zorlayan azmi, soluk soluğa seyrettiriyor filmi. Birşeyi başarmak için denemenin sınırı nedir? Hangi noktada bırakmak, hangi noktaya kadar zorlamak gerek? Tamamen kişinin iç dünyasına göre değişir bence...Filme gitmeyi düşünenler olabilir, o yüzden ayrıntı vermeyeceğim ancak bu güzel müzikler bu aşırı disiplinde nasıl ruh bulur, ortaya çıkar ondan çok emin olamadım. Neyse, güzel film, özellikle Whiplash ve Caravan müziklerini dinlemek hoştu...
Buyrun filmin fragmanına;
Being There
Peter Sellers'ın bu filmini yazar birilerinden duymuştum ancak kimdi hatırlamıyorum. Peter Sellers'ın olgunluk döneminde çektiği filmlerden biri. Hayatında sadece bahçe ile uğraşmış, bahçıvanlık yapmış, az ve kesik kesik konuşan, dünyadan kopuk, tuhaf bir karakteri canlandırıyor Peter Sellers. Filmdeki adı; Chance Gardener.
Film, yazar Jerzy Kosinski'nin romanından uyarlanmış. Hatta Peter Sellers, bu romanı okuduktan sonra Kosinski'ye, "Benim bahçemden veya bahçemin dışından temin edilebilir" notuyla bir telgraf göndermiş adını belirtmeden. Yani role talip olduğunu böyle gizemli bir şekilde Kosinski'ye bildirmiş. Kosinski verdiği numarayı aradığında, karşısına Peter Sellers çıkmış. Ve sonunda da, Peter Sellers rolü kapmış. (Gerçekten ondan başka kim oynardı bu rolü bilemedim:)
Bu tuhaf bahçıvanın enteresan olaylar neticesinde, kendi dünyasından çıkarak, dış dünyayla buluşması ve burada yaşanan komik olaylar anlatılıyor filmde. Ne yaşanırsa yaşansın, bahçıvanın her şeyi, bahçıvanlıktan bildiği, doğanın kanunları ile basitçe açıklayabilmesi, insanlarda müthiş bir hayranlık uyandırıyor ve ortaya hiciv dolu bir komedi çıkıyor. Film yavaş yavaş açılıyor, başta biraz sabırlı olmakta fayda var. Kahkahalar atmıyorsunuz belki ama film boyunca yaşanan ironik durumlar sizi kıs kıs güldürüyor...Doğanın gücüne de, bir kez daha saygı duyuyorsunuz:)
İyi seyirler...
Featured Post
12 February 2015
11 February 2015
Kamelyalı Kadın'dan La Traviata'ya...
Bu da geçen aydan bir yazı...
*
Genelde şanslı bir insan olduğumu düşünürüm. Misal...Bu sene gösterime giren, "La Traviata" operasına gitmek istediğimde, La Traviata operasındaki solistlerden biri arkadaşım çıkıyor, üstelik kendisi, sağolsun bizi operaya da davet ediyor:) Operaya davet etmekle kalmıyor. Bana opera öncesinde okumam için de, bir kitap önerisinde bulunuyor: Alexandre Dumas Fils'in "Kamelyalı Kadın" kitabı.
*
Acayip seviniyorum! Uzun dönemdir, bu kadar hızlı okuduğum bir kitap olmamıştı. O kadar akıcı bir kitap ki, bir solukta okudum. 1848'de yazılmış olmasına bakmayın, tüm zamanların en tanınan aşk romanlarından biriymiş. Adını bilirdim de, okumak bu günlere kısmetmiş. Üstelik kitap, Verdi'nin "La Traviata"'sına da ilham kaynağı olmuş.
*
Alexandre Dumas Fils; 24 yaşındayken, bir aşkı nasıl bu kadar sade ve içten anlatabilmiş, bravo doğrusu...Yaşanan aşkı, tüm basitliği ve derinliğiyle okuyucuya(yani bana:) hissettirebilmeyi başardı, öyle ki, okurken gözümden yaşların süzüldüğü kısımlar oldu...
*
La Traviata operası da, haliyle daha kıymetli oldu benim için. Bir konuyu derinliğine bildiğim, öğrendiğim zaman, o konudan aldığım tad artıyor. Hüzünlü bir aşk hikayesi de olsa, gerçek bir aşk hikayesini okumanın, izlemenin tadı başka...
*
Gündemdeki konulardan edebiyatla, müzikle biraz uzaklaşmak ve biraz soluklanmak isterseniz buyrunuz...Başka bir versiyon izlemek isterseniz de lütfen tık...
*
Genelde şanslı bir insan olduğumu düşünürüm. Misal...Bu sene gösterime giren, "La Traviata" operasına gitmek istediğimde, La Traviata operasındaki solistlerden biri arkadaşım çıkıyor, üstelik kendisi, sağolsun bizi operaya da davet ediyor:) Operaya davet etmekle kalmıyor. Bana opera öncesinde okumam için de, bir kitap önerisinde bulunuyor: Alexandre Dumas Fils'in "Kamelyalı Kadın" kitabı.
*
Acayip seviniyorum! Uzun dönemdir, bu kadar hızlı okuduğum bir kitap olmamıştı. O kadar akıcı bir kitap ki, bir solukta okudum. 1848'de yazılmış olmasına bakmayın, tüm zamanların en tanınan aşk romanlarından biriymiş. Adını bilirdim de, okumak bu günlere kısmetmiş. Üstelik kitap, Verdi'nin "La Traviata"'sına da ilham kaynağı olmuş.
*
Alexandre Dumas Fils; 24 yaşındayken, bir aşkı nasıl bu kadar sade ve içten anlatabilmiş, bravo doğrusu...Yaşanan aşkı, tüm basitliği ve derinliğiyle okuyucuya(yani bana:) hissettirebilmeyi başardı, öyle ki, okurken gözümden yaşların süzüldüğü kısımlar oldu...
*
La Traviata operası da, haliyle daha kıymetli oldu benim için. Bir konuyu derinliğine bildiğim, öğrendiğim zaman, o konudan aldığım tad artıyor. Hüzünlü bir aşk hikayesi de olsa, gerçek bir aşk hikayesini okumanın, izlemenin tadı başka...
*
Gündemdeki konulardan edebiyatla, müzikle biraz uzaklaşmak ve biraz soluklanmak isterseniz buyrunuz...Başka bir versiyon izlemek isterseniz de lütfen tık...
14 January 2015
Çocuklar için Süper Penguen!
Uzun süre yazmayınca, bloguna bile yabancılaşıyor insan (yani ben:). Ama tabi yazma yazma nereye kadar...İçimdeki yazma meraklısı Füs, yazmayınca homurdanıyor. En iyisi, geçen ay yazdığım birkaç yazıyla başlayayım ısınmaya...İlk yazı, zaman içinde biraz değişti ama yazma amacım aynı...
*
Annem çalıştığı için, çocukluğum daha çok anneannemlerde geçti. O zamanlar, çocuklar için şimdiki gibi renkli, resimli, eğlenceli kitaplar, dergiler yoktu. Vardıysa da, anneannemlerde yoktu. Dedem, Cumhuriyet gazetesi alırdı. Cumhuriyet, az fotoğrafı bol yazısıyla, bir çocuk için son derece sıkıcı bir gazeteydi. Neyse ki, imdadıma, dayımın aldığı "Gırgır" dergileri yetişiyordu. Karikatürlerin bazılarını elbette anlamıyordum ama o çizgiler bile, beni bambaşka dünyalara götürmeye yetiyordu.
Bir çocuğu mizahla tanıştırmak, çocuğa hayat için verilebilecek en güzel, en değerli hediyelerden biri bence...Dayım, belki bana verdiği hediyenin çok farkında değildi ama şu an hayatta daha çok gülebiliyor, hayata farklı açılardan bakabiliyor, daha çok "insan" hissedebiliyorsam, dayıma ve mizaha çok şey borçluyum...
*
Kendi çocukluğumdan Defne'nin çocukluğuna hızlı bir geçiş yapayım.
Defne de, eve aldığımız Penguen'i, zaman zaman bize çaktırmadan okumaya çalışıyordu. Bu durum hoşuma gidiyordu ancak yaşına uygun olmadığını düşündüğüm bölümleri, tek kişilik sansür kurulu olarak uçuruyordum önünden. Tabi bu zangoçluk işi de hoşuma gitmiyordu. (Nerede benim çocukluğumdaki özgür günler...) Neyse ki; Penguen çocuklara bir güzellik yaptı ve "Süper Penguen" dergisini çıkardı!
*
Açıkçası 3. sayısında(Ocak 2015) yakalayabildim dergiyi. Defne dergiyi aldığımda, benden önce okumuş ve "güzel bir dergiymiş, sevdim" demişti. Sonra bir gün, Defne'yi dersi sırasında beklerken, göz gezdirmeye başladım dergiye, bazı esprilerde öyle çok güldüm ki, bazı karikatürleri çevremdeki insanlarla bile paylaştım. Yazılar da matrak. Bırakın çocukları, bence bizim için bile, gayet keyifli bir dergi olmuş Süper Penguen. Bir kere, çocuk dilinden konuşan bir dergi! Şahane esprilerinin yanında, öğretmeye çalıştığı konuları da, hiçbir didaktikliğe kaçmadan, eğlenceli bir yoldan veriyor.
Kendime not: Her ay bir tane Defne'ye, bir tane Efe'ye, Süper Penguen alınacak.
Mizah dolu günler diliyorum hepinize...
*
Annem çalıştığı için, çocukluğum daha çok anneannemlerde geçti. O zamanlar, çocuklar için şimdiki gibi renkli, resimli, eğlenceli kitaplar, dergiler yoktu. Vardıysa da, anneannemlerde yoktu. Dedem, Cumhuriyet gazetesi alırdı. Cumhuriyet, az fotoğrafı bol yazısıyla, bir çocuk için son derece sıkıcı bir gazeteydi. Neyse ki, imdadıma, dayımın aldığı "Gırgır" dergileri yetişiyordu. Karikatürlerin bazılarını elbette anlamıyordum ama o çizgiler bile, beni bambaşka dünyalara götürmeye yetiyordu.
Bir çocuğu mizahla tanıştırmak, çocuğa hayat için verilebilecek en güzel, en değerli hediyelerden biri bence...Dayım, belki bana verdiği hediyenin çok farkında değildi ama şu an hayatta daha çok gülebiliyor, hayata farklı açılardan bakabiliyor, daha çok "insan" hissedebiliyorsam, dayıma ve mizaha çok şey borçluyum...
*
Kendi çocukluğumdan Defne'nin çocukluğuna hızlı bir geçiş yapayım.
Defne de, eve aldığımız Penguen'i, zaman zaman bize çaktırmadan okumaya çalışıyordu. Bu durum hoşuma gidiyordu ancak yaşına uygun olmadığını düşündüğüm bölümleri, tek kişilik sansür kurulu olarak uçuruyordum önünden. Tabi bu zangoçluk işi de hoşuma gitmiyordu. (Nerede benim çocukluğumdaki özgür günler...) Neyse ki; Penguen çocuklara bir güzellik yaptı ve "Süper Penguen" dergisini çıkardı!
*
Açıkçası 3. sayısında(Ocak 2015) yakalayabildim dergiyi. Defne dergiyi aldığımda, benden önce okumuş ve "güzel bir dergiymiş, sevdim" demişti. Sonra bir gün, Defne'yi dersi sırasında beklerken, göz gezdirmeye başladım dergiye, bazı esprilerde öyle çok güldüm ki, bazı karikatürleri çevremdeki insanlarla bile paylaştım. Yazılar da matrak. Bırakın çocukları, bence bizim için bile, gayet keyifli bir dergi olmuş Süper Penguen. Bir kere, çocuk dilinden konuşan bir dergi! Şahane esprilerinin yanında, öğretmeye çalıştığı konuları da, hiçbir didaktikliğe kaçmadan, eğlenceli bir yoldan veriyor.
![]() |
| okuduğum ocak sayısı, bulursanız kaçırmayın! |
![]() |
| henüz okumadım ama defne beğenmiş gene:) |
Mizah dolu günler diliyorum hepinize...
30 December 2014
1-2, 1-2...Biriktirerek bitirdim seneyi...
Seneyi 1-2, 1-2 birikenlerle kapatayım...
Buyrunuz...
1 rüya:
Çok oldu ama yazacağım dedim diye, yazıyorum. Geçen aylarda bir gün, Özdemir Asaf'ı rüyamda gördüm. Rüya bu ya, sinemaya gidiyormuşum. O da 5-6 yaşlarındaki oğluyla sinemaya gidiyormuş.
Sinemanın önünde "Merhaba, ben Özdemir Asaf" diyerek kendini tanıtıyor. Ben de kendimi tanıtıyorum. Sinemadan önce, hoş sohbet ediyoruz. Sonra film başlıyor, birbirimize "iyi seyirler" diyerek ayrılıyoruz.
Rüya burada bitti, rüyaların bilinçaltımızla yakın bağlantısı olduğunu biliyorum. Ertesi gün biraz şiirlerine baktım bu yüzden. Acaba bana bir mesaj mı var diye:) ama her şiir başka bir dünya haliyle...İşin içinden çıkamadım. Aklıma gelen ilk şiirini yazarak, rüya anlatımımı bitireyim en iyisi...
Altıncı Gün
"Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz." Özdemir Asaf
2 film:
Interstellar
Mit'in oldukça beğendiği, benim için 2. defa seyrettiği Interstellar filmi. Kabul etmeliyim ki, benim için anlaması çok kolay bir film değildi. Filmden sonra Mit, filmdeki zaman geçişlerini gösteren bir şema paylaştı da, film, biraz daha oturdu kafamda:) Ama zamanın göreceliliği, 4. 5. zaman boyutları gibi kavramlar beni oldukça etkiledi. Filme gitmek isteyenler olabilir, o yüzden detaya girmeyeceğim ancak özellikle baş karakterin bir boyutta takılı kaldığı zamanki çaresizliği ve sonrasında geliştirdiği yöntemle, sevdiklerine başka bir boyuttan ulaşabilmesi, aklımda en çok yer eden sahnelerden biri oldu...
Words&Pictures
Henüz vizyona girmedi, vizyona girdiği zaman; özellikle edebiyata, resme, sanata düşkün olanlar bu filmi seyretsin isterim...Juliet Binoche, gene döktürüyor ve bu kadın gerçekten güzel yaş alıyor...
Filmden bir kuple...
Why art?
If our senses and consciousness were entirely in tune with nature, if we could communicate and understand each other, then there wouldn't be any need for art.
In fact, we would all be artists. Because we would all be as one!"
1 deney :
Japon araştırmacı Dr. Masaru Emoto'yu bilir misiniz? Su kristallerinin; kendilerine söylenen sözlere, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl değişim geçirdiğini deneylerle gösteren kişidir kendisi... ("What do we bleep know" filmini seyredenler belki filmdeki kristal sergisini hatırlarlar...)
Bugün bahsedeceğim deney, bu değil. Benzer deneyi pirinçler için de yapmış Emoto. Önce haberini okumuştum bu pirinçlerin, videosu da varmış, buldum, buyrun izleyin, pirinç bile böyle oluyorsa...
Dr. Emoto ve Pirinç Deneyi by e-motivasyon
2 söz:
Ajandama 2014'te yazdığım ünlü sözlerden 2'si...
"Hiçbir insanın bilgisi, öğrenmiş ve görmüş-geçirmiş olduğunun ötesine geçemez. "
John Locke
1 takvim:
İletişim Yayınları'ndan Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi (maarif takvim)
Bu takvimi, facebook'tan edebiyatı seven bir arkadaşım önermişti. Ben de takvimi kendime sipariş etmiştim. Edebiyatı seven başka bir arkadaşım da, bana yılbaşı hediyesi olarak bu takvimi almış:) Ben de sipariş ettiğim takvimi, edebiyatı seven başka bir arkadaşıma hediye edeceğim. Edebiyatın gücüne bakar mısınız?:)))
2 şiir:
Seneyi kapatmak öyle kolay değilmiş. Haydi bakalım, sevdiğim 2 şiiri yazıyorum:
1 tiyatro ve 1 şarkı:
Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi.
Geçen seneden beri gitmek istiyordum, senenin son günlerinde oyunu yakaladık...Sumru Yavrucuk'un bir transseksüeli canlandırdığı 80 dakikalık oyun, su gibi akıp gidiyor. Tabi verilen mesajlar taş gibi midenize oturuyor, o ayrı, ama otursun zaten...
Anlattığı hikaye hüzünlü de olsa, ülkemde bu konular gündeme getirilebildiği için, Sumru Yavrucuk gibi sanatçılar yetişebildiği için hala umutluyum. Lütfen bu oyunu kaçırmayın. Oyun birçok farklı mekanda oynuyor. Biletix'ten mutlaka size yakın bir tiyatro salonu bulursunuz.
İyi bir yıl geçirmemiz dileğiyle...
Sevgiler,
Füs
Buyrunuz...
1 rüya:
Çok oldu ama yazacağım dedim diye, yazıyorum. Geçen aylarda bir gün, Özdemir Asaf'ı rüyamda gördüm. Rüya bu ya, sinemaya gidiyormuşum. O da 5-6 yaşlarındaki oğluyla sinemaya gidiyormuş.
Sinemanın önünde "Merhaba, ben Özdemir Asaf" diyerek kendini tanıtıyor. Ben de kendimi tanıtıyorum. Sinemadan önce, hoş sohbet ediyoruz. Sonra film başlıyor, birbirimize "iyi seyirler" diyerek ayrılıyoruz.
Rüya burada bitti, rüyaların bilinçaltımızla yakın bağlantısı olduğunu biliyorum. Ertesi gün biraz şiirlerine baktım bu yüzden. Acaba bana bir mesaj mı var diye:) ama her şiir başka bir dünya haliyle...İşin içinden çıkamadım. Aklıma gelen ilk şiirini yazarak, rüya anlatımımı bitireyim en iyisi...
Altıncı Gün
"Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz." Özdemir Asaf
Interstellar
Mit'in oldukça beğendiği, benim için 2. defa seyrettiği Interstellar filmi. Kabul etmeliyim ki, benim için anlaması çok kolay bir film değildi. Filmden sonra Mit, filmdeki zaman geçişlerini gösteren bir şema paylaştı da, film, biraz daha oturdu kafamda:) Ama zamanın göreceliliği, 4. 5. zaman boyutları gibi kavramlar beni oldukça etkiledi. Filme gitmek isteyenler olabilir, o yüzden detaya girmeyeceğim ancak özellikle baş karakterin bir boyutta takılı kaldığı zamanki çaresizliği ve sonrasında geliştirdiği yöntemle, sevdiklerine başka bir boyuttan ulaşabilmesi, aklımda en çok yer eden sahnelerden biri oldu...
Words&Pictures
Henüz vizyona girmedi, vizyona girdiği zaman; özellikle edebiyata, resme, sanata düşkün olanlar bu filmi seyretsin isterim...Juliet Binoche, gene döktürüyor ve bu kadın gerçekten güzel yaş alıyor...
Filmden bir kuple...
Why art?
If our senses and consciousness were entirely in tune with nature, if we could communicate and understand each other, then there wouldn't be any need for art.
In fact, we would all be artists. Because we would all be as one!"
1 deney :
Japon araştırmacı Dr. Masaru Emoto'yu bilir misiniz? Su kristallerinin; kendilerine söylenen sözlere, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl değişim geçirdiğini deneylerle gösteren kişidir kendisi... ("What do we bleep know" filmini seyredenler belki filmdeki kristal sergisini hatırlarlar...)
Bugün bahsedeceğim deney, bu değil. Benzer deneyi pirinçler için de yapmış Emoto. Önce haberini okumuştum bu pirinçlerin, videosu da varmış, buldum, buyrun izleyin, pirinç bile böyle oluyorsa...
Dr. Emoto ve Pirinç Deneyi by e-motivasyon
2 söz:
Ajandama 2014'te yazdığım ünlü sözlerden 2'si...
"Hiçbir insanın bilgisi, öğrenmiş ve görmüş-geçirmiş olduğunun ötesine geçemez. "
John Locke
1 takvim:
İletişim Yayınları'ndan Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi (maarif takvim)
Bu takvimi, facebook'tan edebiyatı seven bir arkadaşım önermişti. Ben de takvimi kendime sipariş etmiştim. Edebiyatı seven başka bir arkadaşım da, bana yılbaşı hediyesi olarak bu takvimi almış:) Ben de sipariş ettiğim takvimi, edebiyatı seven başka bir arkadaşıma hediye edeceğim. Edebiyatın gücüne bakar mısınız?:)))
2 şiir:
Seneyi kapatmak öyle kolay değilmiş. Haydi bakalım, sevdiğim 2 şiiri yazıyorum:
1 tiyatro ve 1 şarkı:
Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi.
Geçen seneden beri gitmek istiyordum, senenin son günlerinde oyunu yakaladık...Sumru Yavrucuk'un bir transseksüeli canlandırdığı 80 dakikalık oyun, su gibi akıp gidiyor. Tabi verilen mesajlar taş gibi midenize oturuyor, o ayrı, ama otursun zaten...
Anlattığı hikaye hüzünlü de olsa, ülkemde bu konular gündeme getirilebildiği için, Sumru Yavrucuk gibi sanatçılar yetişebildiği için hala umutluyum. Lütfen bu oyunu kaçırmayın. Oyun birçok farklı mekanda oynuyor. Biletix'ten mutlaka size yakın bir tiyatro salonu bulursunuz.
İyi bir yıl geçirmemiz dileğiyle...
Sevgiler,
Füs
19 December 2014
Kafa Can'dır! Bedri Rahmi Kafası
Evet bahsedeceğim 2. konu da...Kafa Dergisi!
Kafa dergisini okumanızı hararetle tavsiye ederim...
Şahane kafalar var içinde, mutlaka ilginizi çeken birkaç kafa bulursunuz içinde...
Beni geçen sayıda etkileyen en güzel kafalardan biri "Bedri Rahmi" kafasıydı...Ezgi Cankurtaran "Hangi aşk daha büyük?" adıyla nefis bir yazı yazmış Bedri Rahmi'nin hayat hikayesiyle ilgili...
"Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar" dediği şiirlerinin ilham perisi Mari'yi, Bedri Rahmi ile Mari'nin müthiş aşkını ve bu müthiş aşktan belki de daha müthiş aşkla, kabullenişle kocasını sevmeye devam eden Eren Eyüboğlu'nun aşkını bir solukta okudum...
Mari, Eren'den sonra Bedri Rahmi'nin hayatına giriyor ama öyle bir giriyor ki, öldükten sonra bile Bedri'nin aklından çıkmıyor...Eren tekrar hayatında olsa bile...
İşte Mari'nin ölümünden 3 yıl sonra, bir davette istek üzerine okuyup yine gözyaşlarını tutamadığı şiiri ve ikisini resmettiği "At üstünde aşıklar" tablosu...Eren'in bu olaydan sonra eşine yazdığı içten mektubunun içeriği de, meraklı okuyucunun araştırma konusu olsun:)
Karadut
![]() |
| Kasım 2014 sayısı |
Şahane kafalar var içinde, mutlaka ilginizi çeken birkaç kafa bulursunuz içinde...
Beni geçen sayıda etkileyen en güzel kafalardan biri "Bedri Rahmi" kafasıydı...Ezgi Cankurtaran "Hangi aşk daha büyük?" adıyla nefis bir yazı yazmış Bedri Rahmi'nin hayat hikayesiyle ilgili...
"Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar" dediği şiirlerinin ilham perisi Mari'yi, Bedri Rahmi ile Mari'nin müthiş aşkını ve bu müthiş aşktan belki de daha müthiş aşkla, kabullenişle kocasını sevmeye devam eden Eren Eyüboğlu'nun aşkını bir solukta okudum...
Mari, Eren'den sonra Bedri Rahmi'nin hayatına giriyor ama öyle bir giriyor ki, öldükten sonra bile Bedri'nin aklından çıkmıyor...Eren tekrar hayatında olsa bile...
İşte Mari'nin ölümünden 3 yıl sonra, bir davette istek üzerine okuyup yine gözyaşlarını tutamadığı şiiri ve ikisini resmettiği "At üstünde aşıklar" tablosu...Eren'in bu olaydan sonra eşine yazdığı içten mektubunun içeriği de, meraklı okuyucunun araştırma konusu olsun:)
![]() |
| Bedri, Mari'yi kaçırırken... |
Karadut
Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem Agaç isem dalımsın salkım saçak Petek isem balımsın a gülüm Günahımsın, vebalimsin. Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan Yoluna bir can koyduğum Gökte ararken yerde bulduğum Karadutum, çatal karam, çingenem Daha nem olacaktın bir tanem Gülen ayvam, ağlayan narımsın Kadınım, kısrağım, karımsın. II Sigara paketlerine resmini çizdiğim Körpe fidanlara adını yazdığım Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam Sıla kokar, arzu tüter Ilgıt ılgıt buram buram. Ben beyzade, kişizade, Her türlü dertten topyekün azade Hani şu ekmeği elden suyu gölden. Durup dururken yorulan Kibrit çöpü gibi kırılan Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum N'etmiş, n'eylemiş, n'olmuşum Cömert ırmaklar gibi gürül gürül Bahtın karışmış bahtıma çok şükür. Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum. Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam Sensiz bana canım dünya haram olsun. |
Bedri Rahmi Eyüboğlu
|
Şimdi Reklamlar!
Geçen ay, 3 konudan bahsedeceğimi yazmışım. Onun üzerine ne konular birikti ama önce onları yazayım...
Önce reklamlar...
*
Uzun yıllar iletişim sektöründe çalıştığım için mi bilmiyorum ancak reklamlara pek dayanamıyorum son zamanlarda... Subniminal subniminal mesajlar gırla gidiyor çoğu reklamda. Hatta subniminali geçtim, markalar, artık insanın gözüne sokarak, açık açık vermeye başladılar mesajlarını...
Beni rahatsız eden 2-3 reklam ve beğendiğim 2 reklam çalışmasını paylaşarak, reklamlar bölümünü geçeceğim.
1-Lav Cam: Olmamış!
Reklamını seyreden var mı? Evdeki eski cam bardağından, cam kabından kurtulmak isteyen ev hanımları, çaktırmadan (sanki kaza ile olmuş gibi) camın olduğu yerden düşmesini sağlıyor, cam tuzla buz tabi... Ee noluyor sonra? Yenisi alınıyor. Yani Lav! Bu mudur vereceğimiz mesaj?
-Sıkıldık mı? Yenilik mi istiyoruz hayatımızda? Kır gitsin, tüket gitsin, yenisi gelir nasıl olsa...
-O zaman o ev hanımının çocuğu da, ayakkabısından sıkıldı diyelim, oh kirlet gitsin, yırt gitsin, yenisi alınır nasıl olsa...
Nasıl bir marka konumlandırmadır bu? Senin diğer markalardan farklılığın bu mudur? Buysa, kusura bakma arkadaş ben senden her daim kaçarım...Haydi ben kaçtım diyelim, diğerleri ne olacak?
Önerim: Bu reklamı hayata geçiren reklamcıların ve pazarlamacıların evlerinde bu tarz bir uygulamayı 1 ay süre ile yapalım. Aile bireylerinin(çocuklar dahil) evde memnun olmadıkları her şeyi yok etme, kırıp dökme, atma hakkı olsun...Sonra da yenileri gelsin...Bakalım sonra ne olacak? Özellikle kredi kartı ekstresi geldikten sonra... Bir müsibet bin nasihattan iyidir nasıl olsa...
2-Koton: Hiç olmamıştı!
O zamanlar yazmamıştım ama Koton da tüketimi körükleyen şımarık kampanyasıyla beni sinirlendirmişti. Ne diyordu çocuk manken billboard'da? "Bir sene giydiğimi bir daha giymem!" "Modayı ben belirlerim" tarzında insanı çileden çıkaran sloganları vardı. Tepki sonucu onları yayından kaldırdılar ama bir kere kafaya işlendi. O zaman da; "o reklamcılar, pazarlamacılar; yarattıkları çocuk karakterleriyle 1 hafta vakit geçirseler, nasıl bir tohum attıklarının farkına varırlar mıydı acep?" diye düşünmüştüm...
3-Yapı Kredi: "Sınırsız Ülkeye Sınırsız Hizmet" Olmamış!
Yapı Kredi, bak diğer yazıda, sergi için ellerinize sağlık dedim size. Ama lütfen "sınır"ımızı bilelim! Sınırsız ülke deyip, vermişsiniz coşkuyu reklamlarda...Siz o kadar coşturunca da milleti, millet sınırsız hizmet bekliyor bankaya gidince. Sonra o hizmeti alamayınca, olan o reklam panosunun önünde oturan bankacı kıza oluyor! Tecrübeyle sabit! Lütfen abartmayalım...Sınır çok kötü birşey de değildir.
Şu sıralar çok reklam seyretmediğim için, olumlu reklam örneğini bizden bir markadan veremiyorum ama aklıma yurtdışından 2 tane beğendiğim reklam geliyor. Yapacaksak, böyle reklamlar, böyle pazarlama iletişimi çalışmaları yapalım...Çok etkileyici iki reklam, izleyin, bana hak vereceksiniz...
1-Volkswagen
2-Orkid
Önce reklamlar...
*
Uzun yıllar iletişim sektöründe çalıştığım için mi bilmiyorum ancak reklamlara pek dayanamıyorum son zamanlarda... Subniminal subniminal mesajlar gırla gidiyor çoğu reklamda. Hatta subniminali geçtim, markalar, artık insanın gözüne sokarak, açık açık vermeye başladılar mesajlarını...
Beni rahatsız eden 2-3 reklam ve beğendiğim 2 reklam çalışmasını paylaşarak, reklamlar bölümünü geçeceğim.
1-Lav Cam: Olmamış!
Reklamını seyreden var mı? Evdeki eski cam bardağından, cam kabından kurtulmak isteyen ev hanımları, çaktırmadan (sanki kaza ile olmuş gibi) camın olduğu yerden düşmesini sağlıyor, cam tuzla buz tabi... Ee noluyor sonra? Yenisi alınıyor. Yani Lav! Bu mudur vereceğimiz mesaj?
-Sıkıldık mı? Yenilik mi istiyoruz hayatımızda? Kır gitsin, tüket gitsin, yenisi gelir nasıl olsa...
-O zaman o ev hanımının çocuğu da, ayakkabısından sıkıldı diyelim, oh kirlet gitsin, yırt gitsin, yenisi alınır nasıl olsa...
Nasıl bir marka konumlandırmadır bu? Senin diğer markalardan farklılığın bu mudur? Buysa, kusura bakma arkadaş ben senden her daim kaçarım...Haydi ben kaçtım diyelim, diğerleri ne olacak?
Önerim: Bu reklamı hayata geçiren reklamcıların ve pazarlamacıların evlerinde bu tarz bir uygulamayı 1 ay süre ile yapalım. Aile bireylerinin(çocuklar dahil) evde memnun olmadıkları her şeyi yok etme, kırıp dökme, atma hakkı olsun...Sonra da yenileri gelsin...Bakalım sonra ne olacak? Özellikle kredi kartı ekstresi geldikten sonra... Bir müsibet bin nasihattan iyidir nasıl olsa...
2-Koton: Hiç olmamıştı!
O zamanlar yazmamıştım ama Koton da tüketimi körükleyen şımarık kampanyasıyla beni sinirlendirmişti. Ne diyordu çocuk manken billboard'da? "Bir sene giydiğimi bir daha giymem!" "Modayı ben belirlerim" tarzında insanı çileden çıkaran sloganları vardı. Tepki sonucu onları yayından kaldırdılar ama bir kere kafaya işlendi. O zaman da; "o reklamcılar, pazarlamacılar; yarattıkları çocuk karakterleriyle 1 hafta vakit geçirseler, nasıl bir tohum attıklarının farkına varırlar mıydı acep?" diye düşünmüştüm...
3-Yapı Kredi: "Sınırsız Ülkeye Sınırsız Hizmet" Olmamış!
Yapı Kredi, bak diğer yazıda, sergi için ellerinize sağlık dedim size. Ama lütfen "sınır"ımızı bilelim! Sınırsız ülke deyip, vermişsiniz coşkuyu reklamlarda...Siz o kadar coşturunca da milleti, millet sınırsız hizmet bekliyor bankaya gidince. Sonra o hizmeti alamayınca, olan o reklam panosunun önünde oturan bankacı kıza oluyor! Tecrübeyle sabit! Lütfen abartmayalım...Sınır çok kötü birşey de değildir.
Şu sıralar çok reklam seyretmediğim için, olumlu reklam örneğini bizden bir markadan veremiyorum ama aklıma yurtdışından 2 tane beğendiğim reklam geliyor. Yapacaksak, böyle reklamlar, böyle pazarlama iletişimi çalışmaları yapalım...Çok etkileyici iki reklam, izleyin, bana hak vereceksiniz...
1-Volkswagen
2-Orkid
Top 10 - Zeki Müren
Dün, Zeki Müren'in Yapı Kredi'deki sergisine gitmek üzere vapura bindim. Vapurun kalkmasını beklerken, martılara takıldı gözüm. Martılar, büyük bir ahenkle denize konup konup, tekrar uçuyorlardı, oyun oynuyorlardı aralarında adeta...Onları seyretmek iyi geldi bana...Koptum bir süreliğine herşeyden...
Vapur hareket ettikten sonra, Ot dergisini okumaya başlamıştım ki, Can Yücel'in "Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin..."mısrasıyla karşılaştım...Eşzamanlılık bu olsa gerek. Can Yücel sanki cevap verdi bana öte taraflardan..."Denizin sokak çocukları martılar"...Ne güzel bir tanımlama değil mi?
*
Neyse, girişi martılarla yapmış olalım...Ama asıl anlatacağım Yapı Kredi'deki Zeki Müren sergisi. Serginin süresi yıl sonuna kadar uzatılmış...
*
Kısa kısa yazıyorum...
*
Sergide size Zeki Müren'in taş plak yıllarındaki güzel şarkıları eşlik ediyor. Tüm sergiyi arkılarını mırıldana mırıldana dolaştık arkadaşımla tüm sergiyi...
*
Sene sene kendini ortaya çıkarışı ve kendini ortaya çıkardıkça gerçekten güneş gibi parlaması inanılmaz!
*
1958'de ilk şortlu çılgın sahne kıyafetlerini giymeye başlamış.
*
Türk milleti kendi bastırılmışlıklarını en şık şekilde dışarı vurabildiği için belki de, Zeki Müren'i bu kadar baş tacı edebildi diye düşündüm sergiyi gezerken...
*
Seyirciye daha iyi ulaşabilmek için, T şeklindeki sahne düzenini gazinolara ilk o getirmiş. Onun zamanında gazinolar en şaşaalı dönemini yaşamış.
*
Orkestraya hep çok önem vermiş. Gerçekten konser duyurum ilanlarında hep orkestra isimleri Zeki Müren'in fotoğrafının yanında yer alıyordu. Diğer sanatçı fotoğrafları ilanın daha alt kısımlarındaydı...
*
18 senede 18 filmde oynamış. Yarısını seyretmişimdir sanırım...
*
Sergiyi gezerken, 1980'den sonra fotoğraflarında yüzüne, gözüne düşen bir hüzün gördüm. Belki o yasaklanmalar, belki yaşadığı acılar...Bilmiyorum ama o şen şakrak, dişlerini göstere göstere verdiği neşeli pozlar gitmiş, yerini acı dolu bakışlar almış sanki...Ona biraz üzüldüm...
*
Zeki Müren ayrıca, Robert Anderson'ın cinsel kimliği konu edinen "Çay ve Sempati" adlı bir tiyatro oyununda oynamış. O zamanlar için Broadway'de bile büyük yankı uyandıran bir oyunu Türkiye'de oynamak cesaretli bir işmiş...Helal olsun sana Zeki Müren!
*
Daha çok ayrıntı var da, kısa kesiyorum, sergiye gidip o havayı almak lazım...
*
Özellikle kıyafetlerinin sergilendiği 2. kat çok görkemli...Ellerinize sağlık Yapı Kredi!
*
Ben özellikle Zeki Müren'in ilk yıllardaki sesini, şarkı söyleme şeklini beğenirim. Bir zamanlar "En sevdiğim Zeki Müren şarkıları" gibi bir liste yapmıştım kendime. Ee şimdi zamanı gelmişken, yazıvereyim...
Dost ortamında, 2 kadeh rakıyla iyi gider;) (Daha damardan musiki isterseniz, Zeki Müren'in taş plak kayıtlarını öneririm...)
Top 10 /Zeki Müren
1-Manolya
2-Bir yangının külünü...
3-Ben gamlı hazan
4-Söyleyemem derdimi
5-Beklenen şarkı
6-Bahçevan
7-Ayrılık ateşten bir ok
8-Gülünce gözlerinin içi gülüyor...
9-Geçsin günler haftalar
10-Bir demet yasemen
Vapur hareket ettikten sonra, Ot dergisini okumaya başlamıştım ki, Can Yücel'in "Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin..."mısrasıyla karşılaştım...Eşzamanlılık bu olsa gerek. Can Yücel sanki cevap verdi bana öte taraflardan..."Denizin sokak çocukları martılar"...Ne güzel bir tanımlama değil mi?
*
Neyse, girişi martılarla yapmış olalım...Ama asıl anlatacağım Yapı Kredi'deki Zeki Müren sergisi. Serginin süresi yıl sonuna kadar uzatılmış...
*
Kısa kısa yazıyorum...
*
Sergide size Zeki Müren'in taş plak yıllarındaki güzel şarkıları eşlik ediyor. Tüm sergiyi arkılarını mırıldana mırıldana dolaştık arkadaşımla tüm sergiyi...
*
Sene sene kendini ortaya çıkarışı ve kendini ortaya çıkardıkça gerçekten güneş gibi parlaması inanılmaz!
*
1958'de ilk şortlu çılgın sahne kıyafetlerini giymeye başlamış.
| Mini etekli uğur duvağını ilk giyişi-1970 Taşlık Gazinosu |
Türk milleti kendi bastırılmışlıklarını en şık şekilde dışarı vurabildiği için belki de, Zeki Müren'i bu kadar baş tacı edebildi diye düşündüm sergiyi gezerken...
*
Seyirciye daha iyi ulaşabilmek için, T şeklindeki sahne düzenini gazinolara ilk o getirmiş. Onun zamanında gazinolar en şaşaalı dönemini yaşamış.
*
Orkestraya hep çok önem vermiş. Gerçekten konser duyurum ilanlarında hep orkestra isimleri Zeki Müren'in fotoğrafının yanında yer alıyordu. Diğer sanatçı fotoğrafları ilanın daha alt kısımlarındaydı...
*
18 senede 18 filmde oynamış. Yarısını seyretmişimdir sanırım...
*
Sergiyi gezerken, 1980'den sonra fotoğraflarında yüzüne, gözüne düşen bir hüzün gördüm. Belki o yasaklanmalar, belki yaşadığı acılar...Bilmiyorum ama o şen şakrak, dişlerini göstere göstere verdiği neşeli pozlar gitmiş, yerini acı dolu bakışlar almış sanki...Ona biraz üzüldüm...
*
Zeki Müren ayrıca, Robert Anderson'ın cinsel kimliği konu edinen "Çay ve Sempati" adlı bir tiyatro oyununda oynamış. O zamanlar için Broadway'de bile büyük yankı uyandıran bir oyunu Türkiye'de oynamak cesaretli bir işmiş...Helal olsun sana Zeki Müren!
*
Daha çok ayrıntı var da, kısa kesiyorum, sergiye gidip o havayı almak lazım...
*
Özellikle kıyafetlerinin sergilendiği 2. kat çok görkemli...Ellerinize sağlık Yapı Kredi!
*
Ben özellikle Zeki Müren'in ilk yıllardaki sesini, şarkı söyleme şeklini beğenirim. Bir zamanlar "En sevdiğim Zeki Müren şarkıları" gibi bir liste yapmıştım kendime. Ee şimdi zamanı gelmişken, yazıvereyim...
Dost ortamında, 2 kadeh rakıyla iyi gider;) (Daha damardan musiki isterseniz, Zeki Müren'in taş plak kayıtlarını öneririm...)
Top 10 /Zeki Müren
1-Manolya
2-Bir yangının külünü...
3-Ben gamlı hazan
4-Söyleyemem derdimi
5-Beklenen şarkı
6-Bahçevan
7-Ayrılık ateşten bir ok
8-Gülünce gözlerinin içi gülüyor...
9-Geçsin günler haftalar
10-Bir demet yasemen
Subscribe to:
Posts (Atom)











